Kelimelerin Sihirbazı'ndan
ESKİ BİR HACKER'İN
SIRADIŞI ANILARI


BİLMELİSİNİZ Kİ (!);
Bu kitap 2012 - 2014 yılları arasında kaleme alındı.
Anlatılanlar ise tümüyle 1995 - 2010 yılları arasında yaşadıklarımdır.
Takdir edersiniz ki o yıllarda internet dahi emekleme dönemindeydi ve Yapay Zeka'nın Y'si bile yoktu ama benim yaptıklarım bugünün Yapay Zekalarından bile daha üst seviyede şeylerdi.
Okudukça teknoloji, edebiyat, kadın ve insan psikolojisi konusundaki yeteneklerimi siz de takdir edeceksiniz...
Unutmadan; aşağıdaki mail adresimden,
Facebook'ta Kelimelerin Sihirbazı sayfası ya da Whatsapp'dan bana 7/24 ulaşabilirsiniz.
Kritik yaparız, aklınıza takılanları konuşuruz.
Çünki bu kitap milyonlarca "SIR" barındırır...
DeViL oF hæCqé®
***

Herhangi bir zaman ve mekanda, içinden veri akışı yapılan kablolu ya da kablosuz aparatlarla World Wide Web (www) denizinde kulaç attıysan; Emin ol ki bu kitapta o ya da bu surette sen de varsın!. Ve, DoH'un kutlu bakışlarına muhakkak maruz kaldın...

Geleceğe yönlendirilen düşünceler huzursuz,
geçmişten kurtarılamayan düşünceler mutsuz eder.
Bu kitapla "AN" yakalamam zor olmadı...
Sami DÜNDAR
Muhteşem bir işe imza atılmış...
Volkan SEVERCAN
Çok Çok Güzel.
Ezel AKAY
Dinlendikçe lezzeti artan şarkılar gibi bir kitap.
Defalarca okudum, yine okuyacağım.
Olağanüstü...
Okan BAYÜLGEN
ESERİN KISA ÖZETİ
*************************
ECHELON'u delme ve dinleme becerisine sahip bir HACKER
***

{1} ECHELON, dünya medyası ve populer kültürde AUSCANZUKUS olarak bilinen; Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanan; UKUSA anlaşmasına dayalı bir istihbarat sinyalleri toplama ve analiz ağı işletimini açıklarken kullandıkları isimdir.
Günümüz (NSA) Ulusal Güvenlik Dairesi, (National Security Agency) yani ABD'nin en çok istihbarat toplayan teşkilatının geçmişteki halidir…
ECHELON dünyanın gözleri ve kulaklarıdır.
Elektronik-Digital istihbaratın en gizli ve en fazla konuşulan sistemidir. Dünya yörüngesinde dolanan 5 stratejik uyduyu kullanır, ve her uydunun da yeryüzünde iletişim halinde olduğu bir istasyonu vardır. Takviye olarak 100'den fazla küçüklü büyüklü uydudan da veri alınabilir.

Bilgisayar - Telefon - Cep Telefonu - EPosta - Faks ve Telefaksları dinlemek ve izlemek için okyanus altındaki iletişim hatları dahil, herşeyi "her an" kontrol altında tutuyordu sistem.1998 - 2000 yıllarında, dakikada 2 milyon - günde 3 milyar telefon görüşmesini izleyip dinleyebiliyordu ECHELON.
Bilgisayarlar arası yazışmaların da takip edildiğini söylemeye gerek yok.
Dinlenen herhangi bir kişinin dünya üzerindeki net koordinatlarını da,
yani evinizin adresini de tespit edip kayıt altına alabiliyordu…

{2} "Kadın nedir ?" sorusuna;
yanıtları;
onun bütün "dişilik ve doğurganlığıyla" hep bir adım "ayrı" oluşundan dem vurarak;
"akıl almaz biçimde eril ve güçlü" oluşuyla, "kendini tek hamlede tüketebilecek derecedeki zayıflığını" tam manasıyla dile getirebilecek, "edebi ve felsefi" anlatım gücüne sahip mükemmel bir HACKER.
Öyle ki, kudsiyetleri ve heybetleri bakar bakmaz hissedilen, okuyanın ruhuna anında akseden, göğsü alabildiğine "doldurmuş" seslerle telaffuz edilmiş "Sihirli Kelimeler" tüm kitap boyunca nikah üstüne nikah tazeler maruz kalan her insanla…

{3} Çoğu sanat eserinde cevabı aranan
"İnsan Psikolojisi Nedir, Ne değildir?" sorusunu perişan eden HACKER...





Okurken;
(.) Nokta: Sana 4 birimlik duraksama yapmanı tembihler.
(,) Virgül: Sana 2 birimlik duraksama yapmanı tembihler.
(;) Noktalı Virgül: Sana 3 birimlik duraksama yapmanı tembihler.
(-) Tire: Bu işaretle ayrılmış parçaların her birini, o cümlede tek başına okuyarak,
bazen farklı bazen de eşanlamlı sonuçlara ulaşırsın.
('') Tırnak: Bu işaretin arasındaki cümlemsi ifadeler bağlaçlarla desteklenmiş tasvirlerdir.
Ağırlık bakımından anlam yükseltmesi için bu halde yazılmışlardır.
VE BU KİTABI;
- Canın sıkkınsa, keyfin fazlaca yerindeyse, boşluktaysan; OKUMA!
- Uzun zamandır duşa girmediysen, miskinsen; OKUMA!
- Yavaş yavaş, tane tane, duraksamalara riayet ederek okuyamayacaksan; OKUMA!
-' 'Okumak'' uğraşıyla meşgul olacak kadar toparlayamıyorsan iradeni; OKUMA!
-Yüreklerinizi tutuşturacak korkunç bir arzuyla bakışıyorsanız,
ama ruhlarınız birbirine dokunmaktan sakınıyorsa; OKUMA!
NoT : "Çünkü" kelimesi yerine "Çünki" kullanışımı çok eleştiren oldu ve bir açıklama yapmak zorunluluğu doğdu. Hatta; siteye girer girmez böyle bir yazım yanlışını(!) gören bazı "usta" edebiyatçılarla tartışıldı bile konu. İşin özüne gelince ;
"Çünkü" Kelime Kökeni:
~ Farsça; çūn ki چون كه açıklama bağlacı § Farsça; çūn چون böyle, şunun gibi+ Farsça; ki كه ilgi edatı.
Tarihte En Eski Kaynak
Çün ki;
1. Ne zaman ki,
2. Madem ki,
3. Öyle ki,
[ (1400 yılından önce) ]
Kelime Kökeni
Farsça; çūn ki چون كه "açıklama bağlacı" deyiminden alıntıdır. Farsça deyim. Farsça; çūn چون "böyle, şunun gibi" ve Farsça; ki كه "ilgi edatı" sözcüklerinin bileşiğidir.
Ek Açıklamalar
Karşılaştırırsak; Ermenice; cagnteğ, Gürcüce; cagundela,
Kürtçe; (Kurmanci) çavandar (aynı anlamda).
Nihai kökeni belirsizdir. Köprülü nihai kaynağın Türkçe olduğunu ileri sürerse de Ramstedt ve Gerhard Doerfer, (Türkische und Mongolische Elementen im Neupersisch III.75) aksi görüşü savunur.
Ve kendini tanınmış bir yazar olarak ifade eden kişi ile yaptığımız polemiğin kayıtları da aşağıda. :)
(Dipnot : "Polemik" sadece yazı ile olur. Günlük konuşma dilinde yapılanına hasmane bir tutum varsa "Münakaşa", uzlaşı ve doğruyu bulmaya götürücü tutumlar sözkonusu ise "Münazara" denir.)
***
Ütopya Kontu: Çünki değil çünkü diye yazılır, bağlactan sonra virgül konulmaz. Bu hatalar gerisini okumamam için kâfi oldu. Gramerinizi gözden geçirin ve öyle yazın.
Kelimelerin Sihirbazı: Ahkam kesmeye bayılıyorsunuz. :). Gramerde tarz olmaz mı ?
Kelimelerin Sihirbazı: Tarzım bu. Bütün "Çünkü"'lerim "Çünki"'dir. Ve, 1 Türkçe. 1.1 Yanlış. / 2 Azerice. 2.1 Ad. / 3 Osmanlıca. 3.1 Bağlaç./ 4 Türkmence. 4.1 Ad. olarak kullanılır. Bağlaçtan sonra virgül konmaz ahkamınızı da siz gözden geçirin. Hiçbir kitap tüm sırlarını bir anda vermez. Sizin şu an yaptığınız, "tam manasıyla bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak"...
Ütopya Kontu: Dostum senin bu dergilerden öğrendiklerini biz Muharrem Erginler'den öğrendik. Bunları internetten değil açıp Mehmet Kaplan'dan, Efrasiyap Gemalmaz'dan, Orhan Okay'dan, Muharrem Taşdemir'den, Muharrem Ergin'den öğreneceksin. Gramerde Meb'in, Ösym'nin verdiklerinin yüzde kırkı akademik bilgiyle uymaz.
Ütopya Kontu: Ayrıca verdiğin makale konumuzla ne alaka? Biz burada virgül bahsini konuşuyoruz. Çünkü kelimesini konuşuyoruz.
Kelimelerin Sihirbazı: :) Okudunuz mu vakit ayırıp verdiğim linkteki bilgileri. Yanlışsa, yanlışlığı konusunda bilgi sahibi oldunuz mu? Olmadan yanıt vermeye, ahkam kesmeye devam. Sağlık olsun. "Öğrendikleriniz" size yetiyorsa sorun yok. Öğrendiğini sanmak da birşeydir. Hiç yoktan iyidir...
Ütopya Kontu: Arkadaşım bak akademik geçerliliği olan makalelerin başında özet kısmı olur, oraya bakarsanız ve ne hakkında olduğunu anlarsınız. Makalene baktım ve bağlactan sonra virgül kullanılır diye bir bahis görmedim.
Ütopya Kontu: Bir sanat adamı tenkide açık olur ve fikirlere saygı duyar karşısındakini aşağılarcasına konuşmaz. Bu sanatına sanat katar ama görüyorum ki sende buda yok.
Kelimelerin Sihirbazı: :) Bunca hızla hiçbirşey göremezsiniz. Bu konuyu kitabımda işlemiştim. Sizin beğenmediğiniz kitabımda. Şöyle ki ;
Şu güne dek hayatın insanoğlu için "hızlı" oluşunu konu eden kitaplar, hatta cilt cilt ansiklopediler yazıldı. İşin ucu da muhakkak cennet ve cehenneme dayandırıldı.
Öyle ya, bunca kusursuz bir varlığın yok olma ihtimali korkunçtu, yakışmazdı.
Sonuçta "yüksek hız" ile "kısa ömür" birleştiğinde, insanlar din veya felsefe sayesinde cennete mutlaka ulaşmalıydı.
Benim cennetimse bilinen ve iddia edilenlerden farklıydı :
Hayatın bu çok hızlı geçişi esnasında birçoklarının yapamadığını yapıp,
"durup etrafına bakındığın" anlar var ya, işte onlar insanın cennetidir.
Sürüklenip gittiği ve süratten dolayı kendini bile kaybettiği zaman dilimleriyse,
insanoğlunun cehennemidir. Zaten bu anlattıklarım da birkaç salise içinde olup bitiyor, ve zavallı "insan" çoğu zaman farkına varamıyor. Saliselerin arasına duraklar sıkıştırabilmek de, bırak zavallılarını, vasat SÖ.'lerin bile boyunu fazlasıyla aşıyor.
İşte FGCMx, benim o kısacık zaman dilimlerine sıkıştırabildiğim "cennet bahçelerini andıran" duraklarımdı" demiş, ve yıllarca seks arkadaşı olan kadını bu şekilde tariflemişti…
Kelimelerin Sihirbazı: Doğru olan herşey kabulüm. Negatif Eleştiri de.
Ütopya Kontu: Oooo biz virgül diyoruz adam nerede ya... Kusura bakma ama bağlactan sonra virgül atan adamın hatta bunu doğru birşey gibi savunanın yazdığını okumam! Sen böyle devam et edebiyat tarihi kimleri yazacağını iyi bilir, iyi akşamlar.
Kelimelerin Sihirbazı: Siz "Çünki" ve "Virgül" dediniz, şimdi gönderdiğimin tümünü okumadan virgüle sığındınız. İkisi de çürütüldü söylediklerinizin. :). Tüm yazışmalarımızı tekrar inceleyiniz. :)
Ütopya Kontu: Çünki kelimesinde de aynı fikirdeyim değişen birşey yok. Bak sana onuda izah edeyim Türkçe'de ki ünlü uyumuna göre -ki bu Ana Altayca'dan beri bu şekildedir- darlık-incelik, kalınlık- yumuşaklık nazarında kelimeler vücut bulur. ''Çünkü" kelimesi de bu ...
Kelimelerin Sihirbazı: -"ı,i" karşılığıda olduğu için yazımı klişeleşmistir. - .Bu sizin son yazdığınız paragraftaki bir cümleden alıntı bay ahkam. Önce -de -da eklerinin doğru kullanılışını öğrenin sonra tekrar gelin :)
Ütopya Kontu: Dostum yazım klişelemistirden ne anlıyorsun? Telaffuz demedim farkındaysan. Onları biliyorum merak etme iki saat de onu anlatmayacam
Kelimelerin Sihirbazı: :). "anlatamayacağım" olacaktı. :D
Ütopya Kontu: Evet haklısınız. Gerçi bununda dilde ekonomi kuramıyla izah ederim ama gerek yok.
Kelimelerin Sihirbazı: :)
{01}
**********
-Yıl 2029-
**************************

"GECE" DENİLEN ŞEY YANIBAŞLARINA UZANMIŞTI VE;
"GÜLÜŞLERİ BİRER MERMİ OLSA
SİLAHLARI MUHAKKAK TUTUKLUK YAPACAK OLAN" İKİ ADAMIN;
TAA "CEPLERİ GAZOZ KAPAKLI ÇOCUKLUKLARINDAN" BAŞLAYIP DA,
"DÜNYA ÜZERİNDEKİ YANLIŞLIKLARI DÜZELTMEYE KALKTIKÇA
ONLARA YENİLERİNİ EKLEDİKLERİNİN FARKINDALIĞINDAKİ"
ŞU İHTİYAR HALLERİNE GELİNCEYE DEK YAKMIŞ OLDUKLARI
"SÖZCÜK ÇIRALARINI"
BİRBİR SÖNDÜRMEYE DURDUKLARINI SEYREDİYORDU...
***
Ne zamandır uyuyordu, kestiremiyordu.
Daha doğrusu ne kadardır "şu sızmış haliyle" karavanın ortalık yerinde uzanmış yatıyordu?
Ve, yoldaş olsun diye küçücükken alıp da büyüttüğü Zeus, hangi cüretle kendi bölmesinden çıkmış, karavanın içine kadar girmiş, habire kolunu dürtüyordu.
Bir de Alman Kurt Köpekleri çok akıllı olur derler!
Al işte, yiyeceği fırçalara rağmen nasıl da uyandırmaya çalışıyor onu,
sözümona, "akıllı" bilinen şu ahmak!
"- Bir can dostu gerek bana o karavanda yaşarken" demişti cezaevinden çıktığında.
Karavanda yaşayacaktı bundan sonra ve köpeği de Alman Kurdu olmalı.
Çünki zekidirler.
Adını da Zeus koyacaktı.
Üniversite yıllarında tanıdığı kurt gibi.
O da çok zeki idi.
Güzel köpekti.

Hasan'ı gördüğü an fırlayıp ayağa dikilen ve peşine düşüveren, sevindiğini de elini yüzünü yalamak suretiyle ifade eden, ısırıverecekmiş gibi yapıp da asla dişlemeyerek aklınca oyun oynayan, Hasan ona kızmış - küsmüş - sinirlenmişse de gönlünü almak adına türlü şirinlikler eden, ve haksızlığa uğrayarak azarlanmış ya da tokatlanmışsa da "kalbi kırgın çocuklar gibi" boynunu büküp arkasını dönen, ve Hasan yatıştığında da özür mahiyetinde "-Gel ulan buraya kerata" deyip okşadığında sözleriyle, yılışarak yanında bitiveren bir "alman kurt köpeği" karavan yaşantısında kesinlikle ona eşlik etmeliydi…
Çare yok, sarhoşluktan balona dönmüş gözlerinden birini zar zor açtı Zeus'a fırça atmak için…
Uh! O da ne? Zeus'un günahını almış.
Çünki dürtüp duran o değil, bizzat kendisiydi...
Evet, kendisi!
Koluna hızla bir çimdik attı.
Karşısındaki "Ben" kaybolmuyor, ve canı da yandığına göre demek ki hayal değil!
"İyi de, nasıl ?" diye düşünemeden daha, konuştu "Öteki Ben" ve gözleri de olabildiğine kötü bir ışıkla parıl parıl parlıyordu :
- Kalk bakalım Hasan Efendi!
Azıcık laflayalım seninle bu gece!
Onun sesindeki hemen hissedilen otoriter tondan hafifçe bir rahatsızlığa kapılan Hasan :
- O, o, olur, diyebildi kekeleyerek.
"Öteki ben" birebir kendi mimikleri ve paradokslarıyla destekleyerek konuşmasına başladı.
Şaşkınlığını atamamış oluşunu bira içmeyişine bağladı ve ikisine de birer tane açtı Hasan.
Yorgun bir sesle sormuştu "Öteki Ben" :
- Pazarlık yapıp da birleşme kararı aldığımız geceyi anımsıyor musun?
- Hatırlamaz olur muyum, tabii ki hatırlıyorum.
Çünki dün gibi hala. Neden çıktın içimden, hani kalıcıydın?
- Sabırsız olma Hasan Efendi!
Sıradan Ölümlü (SÖ) olduğunu zırt pırt belli etme!
Hasan, ellerini yumruk yapıp kalçalarına dayayarak :
- Bak sen! Eh, öyle olsun bakalım, konuş hadi, dinliyorum!
Bakışlarında müthiş bir acı ve perişanlık sezilerekten sordu "Öteki Ben" içini derinden bir çekerek :
- Birlikteyken "güzel ve insana layık" bir ömür geçirdik mi sence? Bak 55 bitiyor ve neredeyse 56 yaşındasın. Son 30 yılımız, sana göre, Tanrı ve Nuhoğullarına yakışır biçimde geçti mi?
Hasan duraladı. Her iki gözü de sanki birer melanet kuyusuna dönüşmüş, ve tüyleri ürperten birer hareketli yuvarlak haline gelmişti :

- Yahu bir de karşıma geçmiş soruyor musun DoH? Mahvettin hayatımı o birleştiğimiz geceden sonra be! Öyle gaddar ettin ki beni; "iyilik" üzerine tek bir duyguyu bile hissedemedim içimde onca yıl.
Yaptıklarımın acısını bile çekemez - yaşayamaz halde geçti tüm ömrüm!”
Hafifçe gülümseyerek ve Hasan'ı temin edecek bir şekilde başını yavaşça sallayarak cevap verdi DevilofHacker :
- Sana bir sır vereyim mi? Birleşme gecesi falan yoktu ki!
Birkaç kez yutkunup, kurumuş ağzında dilini harekete geçirmeye çalışarak dedi ki Hasan:
-"Saçmalama. O gece de şu anki kadar gerçekti ve sen beni içime girerek esir aldın.
Sen ki, sen de o "muamma" insanlardandın.
Yaşamındaki hiçbir şeyden hoşnut olmayan, yaratılış hatalarını asla kabul etmeyen, mantık - felsefe - vicdan kurallarını en yanlış biçimde uygulayarak kendi kendini mutsuz eden tiplerdendin.
Evet, belki diğerlerinin tümünden bilmemkaç gömlek üstündün, ve diğerlerinin asla sahip olamayacağı kabiliyetlere sahiptin.
Gelgelelim hayattan da, kusursuzluğuna denk biçimde, sana, herşeyi ama herşeyi "en mükemmel şekliyle" vermesini bekledin.
Sıradan Ölümlü'lerden (SÖ) beklediklerin gerçekleşmeyince ve onları "kapasitelerinin üzerindeki bir halde" eğitemeyince, tuttun düşman oldun.
Çünki, hayal kırıklıkların o kadar çoktu ki, ve içindeki hınç öyle güçlüydü ki, intikam almadan yatışmayacaktı. O yüzden döndün dolaştın kötülükler yaptın.
İşin içine beni de kattın. İyi dinle zavallı DoH, ki sana bu şekilde hitap ederken kalbimin çok büyük bir acıma hissiyle ezildiğini de bilmelisin.
Çünki dünya üzerinde hiçbir insan senin kadar layık değildir acınmaya, olamaz..."
Hasan devam edecekti ki, DevilofHacker sıkılı yumruklarını birden karavanın direksiyonuna vurarak araya girdi :
_jfif.jpg)
"- Kötü olduğum konusunda haklı olabilirsin!
Vicdan doğru beslenmezse bir süre sonra insan kötü, hatta "en kötü" bile olabilir.
Ama dedim ya, "doğru beslenme" gerçekten çok önemli.
Öyleyse bu bizi "insanın kötü olarak doğmayacağı" gerçeğine götürür.
Çünki kötüyü kötü eden toplumdur. Buna anne - babasının yanlış ve tutarsız hareketleriyle şiddet içerikli davranışlarını da eklersek, evlat tabii ki kötü olur.
Öyle bir hale ulaşır ki bir zaman sonra bu duygu, "kötülükten" başka herşey o insana anlamsız ve komik gelir. Vicdanı donuklaşır, yaşamına sürdüğü kara lekeleri de hiçbir fedakarlık - dürüstlüğün de temizleyemeyeceğini iyi bilir.
Ezbere bildiği bir şey de şudur; o konuma vardıktan sonra artık bir alçaktır.
Şerefsiz - aşağılık ve belki de çukurdur.
Çünki, alçağın bile yere göre bir yüksekliği vardır.
İşte ben de tüm bunlarla alnımdan damgalanmıştım ve artık kazımak mümkün değildi.
Oysa çok zeki, belki de en zekiydim ve kötülüğü bildiğim derecede iyiliği de bilirdim.
Eğer beni mecbur etmeselerdi - kendi halime bırakmış olsalardı, sence yine kötülük yanlısı mı olacaktım?
Hı, sevgili Hasan?
Yine insanlara yalanlar - hakaretler - zulümler mi layık görecek, yine katil olacak mıydım?
"Evet" dediğini duyamadım!
Yoksa demedin mi? Diyemezsin ki!
Çünki insanoğlunun kötü - aşağılık olarak doğmadığını sen de iyi biliyorsun.
"Kötülük" hayatın içindedir. Hayat bebeği kucaklar, ve bebek nasibini "iyi veya kötü" sıfatıyla mutlaka alır, sonra da yolunu kendine sunulanla çizer, yaşar..."
Sustu DoH ve kollarını göğsünde birleştirip yine soğuk bir ifadeyle Hasan'ın yanıtını bekledi. Hasan, dişlerini tümüyle gıcırdatan vahşice bir fısıltıyla :
"- İyi de, bunca akıllıyken, ve zekan tüm diğerlerinin çok üstündeyken, kendine telkinlerde hatta tehditlerde bulunamaz mıydın?
Mantığının ve yüreğinin sana okkalı bir "şefkat tokadı" atmasını sağlayamaz mıydın? Bunu istemiş olsaydın, pekala başarırdın!!!"
Hasan da çok zekiydi ve DoH'un iddialarının tümünü son sorusuyla tuzbuz edip dağıtabilmişti.
DevilofHacker düşüncelere daldı, beyin muhakemesi yapmaya başladı.
Bunca alçak - bunca aşağılık - bunca vicdansız - bunca gaddar ve acımasız oluşu gözler önündeyken nasıl da yüzü zerre kızarmıyor, nasıl da SÖ'lerin de sık sık başvurduğu "suçla kurtul" basitliğinin ardına saklanıyor, nasıl da o an, Hasan "haklılığını onaylayıverse" sanki vicdanı huzura kavuşacakmış hissine odaklanıyordu. Mümkün müydü peki, asla!..

Yüreğinde, derecesini kendisinin bile tasvir edemeyeceği bir acı hissetti.
O güne dek hiçbir acıyı birkaç saniye dışında barındırmamış olan yüreği titriyordu.
Bu acı DevilofHacker'ı biranda geçmişe sürükledi.
Kendini anca bilmeye başladığı 5'li yaşlarına.
Öyle net öyle detaylı anımsıyordu ki herşeyi.
Bahçede gezinen karıncaları, annesinin konserve kaynattığı gün, eline geçirdiği kor haldeki bir odun parçasıyla önce bacaklarından sonra da çelimsiz bedenlerinin arka kısımlarından başlayarak, aşama aşama, ta kafalarına kadar kızartarak öldürdüğü güne dönüvermişti…
"Peki ya, askerliğim esnasında da hem kendime hem de başkalarına bu denli acımasız oluşuma ne demeli?" diyerek, bir yıldırımdan daha hızlı bir şekilde düşünmeye başladı bütün hayatını...
{02}
**********
ASKERLİK
TEKNOLOJİ
TESKERE
****************************

YAPTIĞI İTİRAZDA BİR EĞRİLİK OLSA,
SIRF MANEN GÜÇSÜZ OLDUKLARINDAN
KURNAZLIKLARA VE RÜTBESEL CÜRETKARLIĞA SAPANLARA
HİÇ SÖZ HAKKI TANIMADAN DOĞRULTUR;
İÇİNDEKİ DENİZİ TAŞIRMAZ,
VE LÜTUFTAN GAZABA DOĞRU BİR HAREKETE YÖNELMEZDİ.
ÖYLE YA;
KÜFÜR DAHİ ALLAH'ÇA YARATILDIĞINDAN,
ÇİRKİN KABUL EDİLMEMELİYDİ;
ÇÜNKİ, O'NUN GEREKSİZ VE ZULÜM ÜZERİNE
TEK BİR HALKETMESİ OLAMAZDI.
GELGELELİM
KÜFRÜN KARŞISINA İMAN ÇIKARILIVERİNCE,
ÇİRKİNLİĞİ ORTALIK YERE BOYLU BOYUNCA YAYILIR,
BARDAĞI DA OKYANUSU DA TAŞIRIRDI...
***

"- Burası özel şirket değil ve sen de işçi değilsin! Ne demek ulan, ben lojistik şubede, Muhittin Yarbay'ın yanında çalışamam, ha! Oraya bir masa koyar, ananı oturtur, onu bile çalıştırırım istersem! Kendini bil ulan asker, haddini bil!"
Eskiden beri bazı olaylar karşısında öyle hırslanırım ki tarifsiz bir öfkeyle karşımdaki kişiye, "sessizliğin olanca sarmalamasıyla kopacak fırtına öncesinde" suskun dudaklarım bembeyaz oluverir, ve sanki o mahlukata değil de çok uzağa bakarmışçasına, betimin benzimin atmış olduğu yüzümün ortasından fışkıran "gözlerime" acı ve saldırı yüklü bir bulut çöker, ense kökümden ta topuğuma dek bir alev topu iner, geçen her saniyede de yavaş yavaş kendi içime gizlenmeye çalışırım. Haddini bilmeyen o kişi fren yapar da yanlışını sürdürmezse, amenna.
Tanrı - Şeytan - Melekler ve tüm evren yardımcı olsun aksi durumda...
Fren yapmamıştı işte. Ne de olsa koskoca Kolordu Komutanlığı'nın Kurmay Başkanı'ydı, yapar mıydı? Geçmişte bu ülkede, o rütbedeki birçok asker darbeleri becermişti yahu, o kalkıp bir "bilgisayarcı asker'e" pabuç bırakır mıydı?...
"- Anneminkinin yanına bir masa da ben atarım, senin annenle yanyana çalışırlar! "
Emir Subayı - Emir Astsubayı -Emir Eri ve ona eşlik eden diğer rütbelilerin "şaşkın ve panikten ne yapacağını bilemez" halde, sergilemiş olduğum bu çıkışı ve olası sonuçlarını kestirmeye çalıştığı o kısacık zaman diliminde, bir kükremeyi andıran haykırışında "götürünn şunuu" kısmını zar zor duyabildiğim o koca komutanın keskin ve net emriyle, soluğu önce Kolordu'ya ait bir cipte sonra da kış aylarında nöbet sürelerinin 15 dakikaya kadar düştüğü Çanakkale Boğazı'nın soğuk ötesi rüzgarlarına maruz kalan insanın "donmuş sümüklerini resmen kırarak yere atabildiği" Yıldırım Kışla'da almıştım.
Orada beni, komutandan gelen telefon üzerine "acilen" karşılayan ve sonrasında da 3 ay eziyet edecek olan Alay - Tabur - Bölük Komutanları, evlerinden "apar topar ve eşofmanlarıyla" gelmiş halde ve "Kurmay Başkanına küfür eden o cesur(!) asker sen misin la?" tarzı söylemlerle teslim aldılar. Canımdan bezdirip canıma okuyacaktılar...

Cesaret?
Cesaret dediğin; barındırdığını adın gibi bildiğin onca tehlikeye rağmen, sürekli olarak kullanmaya devam ettiğin patika yolu, hiç girmemek yerine, inat edip asfaltlamaktır bana göre.
Ve aslında cesaret, "içinde korku hissi yok" manasına da gelmez.
Aklında korku barındırmayan insanlar, kendilerinin yenilmez olduğunu zannedip, bu büyüklük hissiyle de, yürüdükleri yolda mevcut olan "yol gösterici işaret ve fikir verici detayları" es geçerek, muhakkak surette yenilirler.
Cesaretin bendeki tezahürü korkaklığın aksi değil, sıradanlığın - tekdüzeliğin tezatıdır.
Emir komuta zincirinde "elbiseden geçmez" mantığıyla, inandığı bütün manevi değerlerini de sisteme kaptırmış bir asker, sadece "Emredersiniz Komutanım" der, KORBİS (Kolordu Bilgi İşlem Servisi)'te yanyana çalışıp dururken, sürekli olarak burnunu karıştırmak ve PC (Personel Computer) ekranı dahil heryere sümüklerini bulaştırmak gibi bir tik sahibi olan Muhittin Yarbay'ın şubesine verilmeyi, ve elektronik harp planlarını "bu çıldırtıcı olaya maruz kalarak da olsa" hazırlayarak askerliğini bitirirdi.
Öyle ya, Kolordu Komutanlığı'nda yataklar yataş puffy - koğuş 10 kişiydi. Kripto, merkez telefon santrali, telem ve bilgi işlem gibi "özel" kısımlar da yine "özel ve seçilmiş" muhabere personelinden oluşmuş kişilerle meydana getirilmişti.
Ayrıca, hamam yerine elektrikli şofbenden "her an" gelen sıcak suyla banyo yapılabilen bir koğuşta askerlik yapabilmek kaç kişiye nasip olur ki?..
Bana uymadı!
Yahu ben, profesyonel bir bilişimci olduğumun istihbaratını nereden aldıklarını hala anlayamadığım, ama, Türkiye çapında seçilen 4 kişiyle birlikte, dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'nın kalem müdürlüğünde, "lüks ve konforun" hat safhada olduğu Genelkurmay Başkanlığında, salt sigaramı bina içinde ve dilediğim an içemeyeceğimi öğrendiğim zaman, kıytırıktan yapılmış birkaç "ters ve batıcı" hareketten sonra hem kendimi eletmiş hem de en okumuşu ilkokul terk olan ve çoğunluğu da "Ali okulu" denilen okuma yazma kursuna devam etmiş askerlerden kurulu "tankçı taburuna" sürgün edilmiştim daha acemi askerliğimin ilk ayında.
Takar mıydım rahat koğuşu - Korbis'i - Lojistik şubeyi - ve sümüklerin efendisi Muhittin Yarbay'ın sultası altında "konforlu (!)" bir askerlik yapabilmeyi...

Bilindik bütün efsane - destan - hikaye - masalların gayeleri(!), çoğu zaman birbirleriyle çelişkiye düşseler bile, insanı kendi özüne ve içindeki kalitesine odaklamak - kusursuz insan olmaya zorlamak - şahika veya nirvanaya varmak adına telkinlerde bulunmaktır.
Bu yönde harcanacak emeklerin en büyük çelmecisi - engelliyicisi ise, önce, paradır, sonra da, diktadır. Para veya diktanın varolduğu yerde "insan" artık "hiç" sayılmaktadır.
Hal bu olunca, savunma ve korunmaya geçen insanoğlu "duygu ve ruh hali" bakımından, sıkı sıkıya kapatılmış ve çifte kilitlenmiş çelik kapıların ardındadır. O kapıyı aşmak ve ardındaki "insan"'a ulaşmak ise hatrı sayılır bir seziş - öngörü - ikna kabiliyeti gerektirir. Mayası da kelimelerin sihrini mükemmel şekilde algılamak ve kullanabilmektir.
Dikkate değer yanıysa; o kapıdan çıktıktan sonra, elinde "işe yarayan ve doğru seçilerek alınmış" doneler olmasıdır. Zordur, fakat imkansız değildir.
Akabinde iş, eldeki bu veriler ışığında, o insanın eksik - aciz kaldıklarını tamirlemek, ya da, haketmiyorsa layık olduğu kötü hareketi ona bir çırpıda sergilemektir.
Çoğu insanın ömrü boyunca "zavallı" etiketi ruhuna ilişmiş şekilde yaşıyor oluşunun sebebi; herkesin ondan beklediği kişi olmak için çırpınmasıdır.
Mükemmele yakın bir hayırlı evlat - müstakbel doktor - mühendis, hemşire, yönetici - vericiliğin üst limitini yeniden tanımlayan bir yakın arkadaş - gösterdiği samimi duygularıyla en kötü anlarda bile gülümsetip güvende hissettirebilen bir sevgili ya da eş - küfre maruz kalsa da sineye çekebilen alt rütbeli bir asker!
Her ne olacaksa olsun, ucunda kusursuzluk ve mümkünse çokça da "pasif itaat" olsun.
Ancak kişi, yaşamındaki herkesin bu "farklı ve uçsuz bucaksız" beklentilerini karşılamaya çalışmakla o derece meşguldür ki yıllar yılı, tümünün acizlik ve soytarılıktan ibaret oluşunu anlaması neredeyse bir ömre malolur. Doğal olarak kendi "şahika ve nirvanası" bu süreçte heba olur...
Aylarca iki panço'dan yapılma bir çadırda, boğazın soğuk kıyısında, "boy çukuru" kazarak ceza çekmiş;
ve, zamanımın çoğunu subay - astsubayların eş ve çocuklarına bilgisayar dersleri vererek geçirdiğim "konfor cenneti kolordu karagahında" yaşamayı kaybetmiş olsam da;
komutanımın küfrüne boyun eğmemiş ve birçok acılar çekmiş olsam da;
kışlada kendime hep, "mütevazi ve kabulkar olma, aptallar gerçek sanırlar; kavga çıkarsa da vur durma, bilmezler korkak sanırlar. Aferin sana Hasan, aferin sana!" diye söylendim…
Sonra ne mi oldu?
_jfif.jpg)
Kavranabilir ne varsa alır - işler ve kendimce sonuçlar çıkarır;
kesinlikle hükmedemeyeceğim veya hiçbir zaman değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek, ve ortamın "gönlümce" hale çabucak gelebilmesi için de Tanrı'dan şans veya uygun fırsat anı dilenirdim hep. Yine öyle yaptım.
Çok geçmeden gözlerimde "optik nöropti" oluştu ve uzun süren tetkiklerden sonra G.A.T.A'ya (Gülhane Askeri Tıp Akedemisi) sevkedildim. Kör olabilirdim.
İlk bakışta hastalığım can sıkıcı gibi görünse de;
12 Nisan 1993'te Türkiye'nin İnternet'le tanıştığı ve 64 Kbps. kapasiteli kiralık hat ile, ODTÜ (Ortadoğu Teknik Üniversitesi) Bilgi İşlem Daire Başkanlığı Sistem Salonu'ndaki yönlendiriciler kullanılarak ABD.'deki National Science Foundation Network'e bağlandığı günlerden sonra, askere gelip de kakılıp kaldığım "internet bağlantısı" olmayan kuru PC ortamlarından kurtulmuş, harika sayılabilecek bir bağlantıya sahip GATA Göz Anabilim Dalı'nda, görevli tüm Komutanların yurtdışı ve yurtiçi işlemlerini internet üzerinden yaparken aylarca, altyapımın üzerine "en güncel verileri" ekleme fırsatını bulmuştum askerlik sonuna dek…
İlkgençliğimde birşey farkettim ve ömrümce de uygulayıp lüksünden faydalandım :
Herhangi birşeyi "nasıl arzuluyorsam ve hangi kıvamda hayal ediyorsam", ilk muhattap olduklarıma sanki olmuş - bitmiş gibi anlatır, konu kendimle ilgiliyse de sanki becermişim gibi aktarırdım. Sonra beklerdim.
Bahsi geçen şey her ne idiyse, Tanrı onu tam da benim "tasvir ve hayallerime" uyan şekilde olduruverirdi.
Yine aynı şey olmuştu.
Yıldırım Kışladaki arkadaşlarımın hepsine, "çok yakında gelmemek üzere gidip kurtuluyorum buradan" demiştim ve işte gerçekleşmişti.

GATA'da her şey çok güzeldi ve "Teknoloji" benden ileriye hiç gitmedi, beni peşinden koşturarak hiç üzüp terletmedi.
Sonra da bir gün kapıya teskere çıktı geldi...
{03}
**********
HASBİM - BEBİM
KAYSÜT - BALYEM
**************************

BEYAZ ADAM PARAYI VE GÜCÜ ELİNDE TUTTUĞUNDAN,
SİYAH ADAMI HEP AŞAĞILAYABİLECEĞİNİ SANDI.
FAKAT O GARİBİM,
MANEVİ VE RUHİ HÜRRİYET İÇİN
KÜTLE VE HACİM DENİLEN ŞEYLERİN
ÖNEMSİZ OLDUĞUNUN ÇOK FARKINDAYDI.
HİÇ BIKMADAN, HİÇ USANMADAN,
GÖZ KAPAKLARI OLMAYAN BALIKLARLA
"GÖZ KIRPMAMA" YARIŞI YAPTI, YAPTI, YAPTI, VE KAZANDI!
İÇ DÜNYASINDAKİ AZABI
KÖLELERE HÜCUM İLE ÖRTEBİLECEĞİNİ SANAN
SÖZDE "EFENDİ" DE
SONRALARI BİR ÇOK ŞEYİ ANLADI,
GELGELELİM;
YAPMACIK VE CÜRETKAR GÜLÜŞÜ
SONSUZA DEK ZENCİ KALDI.
***

Askerlik dönüşü "memuriyet tarzı" bir iş arayışına girişmedim hiç. Başkasının emri altında - tekdüze birşekilde çalışmak külfet gelirdi. Sonra birgün yolda lise arkadaşıma, Erdinç'e rastladım. O da işsizdi ve 17 metrekare de olsa, babasına ait bir dükkanları vardı. Boştu. Allem kullem ikna ettik babasını ve HASBİM'i (Hasan'ın Bilgi İşlem Merkezi) resmen kurduk. Dükkana 2 masa koyduk, 4 de sandalye.
Dolmuştu :)
Erdinç radyo-tv tamiri yapabilirdi ama bilgisayarın b'sinden anlamazdı. Çünki ben lise 1. sınıftan sonra Elektronik bölümünden Bilgisayar Teknik Liseye geçmiştim, o kalmıştı.
Dükkanda ufak tefek işler yapıyorsak da, o dönemde PC'ler yeni olduğundan güzel paralar kazanabiliyor, gelecek vaadediyorduk.
Ağustos'un insanı hezimete uğrattığı en sıcak günlerinden biriydi ve Erdinç haftasonunda bir akrabasının düğünü için köyüne gitmiş, her ne hikmetse de 8 gündür dönmemişti. Telefon ettim, ama, günlerdir o küçücük dükkanda kan ter içinde - tek başıma pineklediğimin hesabını sormak değildi niyetim. Öyle ya, insan başına herşey gelirdi.
Üstelik kentin tek bilgisayar kursu olan BEBİM (Bursa Elektronik - Bilişim Merkezi) de bana bir araştırma sonucu ulaşmış, Balıkesir'de "Bilgisayar Programcılığı" kursu verebilecek "bilgi ve resmiyeti olan bir eğitim belgesine sahip" usta öğretici (öğretmen) bulamadıklarından gelip, yeni açılacak sınıfta ders vermemi teklif etmişti.

Dükkandaki işlerimi bitirince, hemen dersaneye koşup, gece yarısına kadar da öğrencilerimle haşır neşir oluyordum.
Mersin'de, Üniversite'deyken bulaşmıştım bu öğretmenlik işine de ilk.
Tabelasını gördüğüm an içeriye girerek "Turbo C eğitimi veriyor musunuz acaba?" sorusunu yönelttiğim babacan kurs müdürü,
"- Evladım, neden bahsettiğini bilemedim, ama, sen BASIC ve LOTUS123 biliyorsan, bir de herhangi bir sertifikan varsa elinde "bilgisayar bildiğine dair", gel seni bu dershaneye öğretmen yapalım." deyivermişti.
Şaka sanmıştım, gerçekmiş.
Üniversite hayatım boyunca hem eğitmenlik yaptım o dersanede, hem de lojmanında paşalar gibi barındım. İyi ki lise yıllarımda herkes sadece BASIC ve TURBO PASCAL eğitimi alırken 4 yıl boyunca, ben, FORTRAN - MSCOBOL - RMCOBOL - DBASE - CLIPPER ve birçok modül programı herhangi bir dökümana ihtiyaç duymadan, ticari - kişisel yazılımları da zihinden - hemen yazabilecek derecede öğrenmiş, yalayıp yutmuştum.
Zaten konu "bilgi" olduğunda, "birikim ve tecrübelerin" tamamı geçmişe ait iken, eğer yoksalar ve geleceğe dair planlar yapılıyorsa, bunu, arka lastiği olmayan bir bisikletle caka satarak yol katetmeye çalışmaya benzetirdim hep.
Önce edineceksin bilgi ve tecrübeyi, fırsat çıkınca da kullanıp keyfini süreceksin.
Dersane ve şirket arasında mekik dokurken, karşıma, "- Valla Hasan, bu sıcaklarda bizim köyün deresi harika, bir hafta daha gelmeyeceğim ben." yanıtıyla çıkan Erdinç'e cevabım, üç gün içinde hem resmi olarak hem de fiziki manada kapanışını yapmak olmuştu HASBİM'in…
İnsanlar, daha önceleri - sıkı dost - iyi arkadaş - dava yoldaşı saydığı birini çok kolay kaybediveriyor. Öyle ki, belki birbirine hasım bile olabiliyor. Altındaysa, kişiye yüklenecek kıymet - verilecek değeri belirleme aşamasındayken, muhattabını doğru test ve denemelere tabi tutamayış yatıyor. Bu yanlış yapıldığındaysa kırmızı çizgiler haliyle, abartılı - eksik - hatalı çiziliyor.

Erdinç'inkine benzer bir vakıayı yüksekokuldayken de yaşamıştım.
Beraberce şirket kurduğumuz arkadaşım Yavuz'la birlikte, piyasaya yeni çıkmış olan Opel Vectra ve özel şoförle gidip geliyorduk okulumuza ehliyet yokluğundan.
Büyük şirketlere bilgisayar sistemleri kuruyor ve bilumum teknoloji hizmetlerini veriyorduk. Parayı koyacak yer bulamıyorduk.
Birgün, bir ihale konusunda tartışırken telefonda, tuttu telefonu yüzüme kapattı.
Sahibi olduğum yarı hissesini anında çocuk esirgeme kurumuna bağışlamıştım şirketin, ve yerel medyada manşet olmuştum günlerce "Hayırsever genç işadamı" diye…
Öyle anlar gelir ki, insan bilinçli ya da bilinçsizce çok büyük bir yanlış yapar sevdiği insanlardan birine. Sonra bekler. Onunla karşılaşacağı an için hazırlar kendini.
Bu süreçte beyni ruhuna öğütler aktarmakta ve haklı olduğu yönleri sıralamaktadır.
Din çerçevesinde takılanlar bunun adını nefs - şeytan olarak tanımlar.
Batı dilindeyse Ego'dur adı.
Beyin ve Ruh, bahsedilen yanlışı yapan kişiyi o yüzleşme anına "olabildiğince somut ve gerçeğe en yakın biçimde de soyut olarak" hazırlar. An gelir.
Karşılaşmanın ilk saniyesinden itibaren büyük bir öfke - yoğun bir aşağılama" beklenen çehrede "kayıtsızlığın çiçek açtığını" gören suçlu kişi, canının çok daha fazla yandığını hissettiğinde şaşalar, ve diğeri kendisine bomboş gözlerle bakmaya devam ederse de, kalp krizi sürecindeki sıkışmayı hisseder göğsünde.

Kızdığım insana "sonsuz bir mutsuzluk içeren öylesine bir bakış" attıktan sonra ardımı döner ve çeker giderim.
Maddi - Manevi bütün ilişkilerimi de bitiririm.
Çünki o insanı darp edemeyecek kadar severim.
Zaten o halde bıraktıktan sonra, bütün yaşamınca duyacağı suçluluk hissi de ona yetip artacak bir cezadır.
Erdinç'e de Yavuz'a yaptığımın benzerini yapıp çekip gitmiştim ve doğal olarak da şirketsiz - işsiz kalmıştım...

Üzüntü - Kaygı - Pişmanlık üçlüsü insana aynı anda musallat olursa, kişiliği - tabiatı hiç umulmayacak derecede değişir bireyin - çaptan ve güçten düşer manevi olarak - acizleşir, ama asıl şaşırtıcı olan;
hiçbir şekilde anlayamadığı bir anda eski haline dönüverir. Altyapı asla değişmez.
Bunun bilinci ve içinde bulunduğum çaresizliğin de etkisiyle, porno film eşliğinde bira içebildiğim Börü'nin yerine yalnız gitmek istemedi canım, ve eski iş arkadaşım olan, abim kadar sevdiğim "bira ortağım - içki arkadaşım" Bekir'i aradım. Kırmaz beni, kırmadı ve geldi. Yedik içtik dertleştik.
Üniversiteyi yarım bırakıp geldiğim dönemlerde, kendi evimin inşaatında sineklenip de harçla - kumla vakit geçirirken, yan komşumuz Ümmügül Hanım'ın ''- Hasaan! Sek Süt'ü satmış devlet. Satın alan adam da çok işçi alacakmış, gidip başvursana" diye seslendiğinde, tozuna çimentosuna hiç aldırmadan yırtık pırtık kıyafetlerimin, bisiklete atlayıp KaySüt'e gittiğimde tanışmıştık Bekir'le.
Fabrika sahibi, zaten çirkin olan bana, üstümün başımın perişanlığını da ekleyince, sanırım, "sıkı bir bilgisayarcı" olabileceğimi hiç kondurmamış, Muhasebe Müdür'ü Bekir'e yönlendirmişti. Konduramama bir yana, koca şirkette tek bir bilgisayar vardı ve onu kullanmayı bilen tek kişi de Bekir'di.
Bilgisayarın başına oturtup birkaç soru sordu, sonra afalladı, şaşırdı, telefonu kaldırıp, "- Kemal Bey, tamam, aradığımızın da fazlası bu genç adam. Alalım işe" deyiverdi.
PW (Professional Write) isimli programda tek paragraflık bir yazı yazdırırken, başlık kısmını Pull-Down menüyü hiç açmadan - sadece kısa yol tuşlarıyla Bold / Italic / Underline yapışım şoka sokmuştu onu :)
Gerçi o yıllarda sadece Bekir değil, hemen hemen hiçkimse bilişim konusunda emekleme dönemine bile gelememişti.
Fakat Bekir'in benim içimdeki Profesyonel'i kestirişi de taktire değerdi.

Kısa süre sonra bütün fabrikayı, günümüzde artık kolay kolay göremeyeceğimiz ve "koaksiyel kablo" olarak bilinen (tv anteni kablosu) kablolarla,
yeri geldiğinde kalın (thickNet), yeri geldiğinde de daha ince (thinNet) olanlarını kullanarak donatıp,
herbirini NIC (network interface card - ağ bağdaştırıcı)'ler ile canlandırıp da "birbirleriyle haberleşir" hale gelen bilgisayarları her odaya yerleştirdiğimde, Bekir'in haklılığı ve ileriyi görebilen bir idareci olduğu herkesçe takdir edilmişti.
Akabinde, o dönemin en zor işlerinden birini de kısa zamanda yapıvermiştim. Fabrika'da sadece Bekir'in kullanabildiği LMS (Logo Moduler Sistem) isimli muhasebe programını, onun dehşete düştüğü anlarda, "çoklu olarak kullanabilir" hale getirip, yani kırıp, diğer muhasebe elemanlarının da başka PC üzerinden veri girişi yapabileceği hale getirmiştim.
"Kırmak" kelimesi, Türkçe ve Dilbilgisi gözönüne alındığında "bozmak-zarar vermek" manasını da barındırır.
Fakat bilgisayar dünyası için geçerli olmayabiliyor bu eylem çoğu zaman.
Çok yukarılarda bir Matematiksel yetenek sergileyerek daha önceden yazılmış bir programı çözüp de, mevcut kısıtlamalarını ortadan kaldırdığında onu bozmuş olmadığın gibi, yüksek çözümleme becerisine sahip beynini ortaya atarak, ne derece bilgi ve yetenek sahibi olduğunu kanıtlamış olursun.

Uzakdoğudaki birçok ülke, üretilmiş olan herhangi bir çip'i mühendislerine verip, yazılımları da onlara her türlü desteği sağlayarak teslim edip, kendi yöntem - metod - bilgi birikimleri vasıtasıyla çözümleyerek aynısını yapmak ya da imkan tanınandan daha geniş sınırlarda çalıştırabilmek amacıyla "Reverse Engineering" alanını devasa boyutlara taşımışlardır.
Sonuçta "KIRMAK", bir suç olarak algılanmamalıdır bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde...
Abartıp, biçok işletmecinin adını dahi duymadığı biçimlerle, Fabrika merkeze kurduğum LAN'ı (Local Area Network) genişletip, İstanbul - Ankara - Bursa'daki şubelerle anlık iletişime sokabilecek bir WAN (Wide Area Network-Geniş Alan Ağı) haline getirmiştim Leased Line'lar ile (Kiralık telefon hattı).
Bekir benim bir teknoloji ilahı olduğumu her fırsatta dile getirip uluorta konuşuyor ve maaşımı KaySüt'deki en yüksek maaş seviyesine getiriyorsa da, ben, "- Yahu, sesleri açıkça ve net bir şekilde aktarabilen ilk telefon makinası Charles Sumner Tainter ve Alexander Graham Bell tarafından 15 Şubat 1880'de kullanılmış. Biz 1994 yılındayız. Yapamazsak bu tip şeyleri, ayıp olur" deyip geçiştiriyordum.
O yılların Türkiyesi düşünüldüğünde de "ne yaptığımı ve kıymetini" çok iyi biliyordum. Sonra askere gitmiştim ve KaySüt'e geri dönmemiştim. İlişik kesilen bir işyerine tekrar dönülmezdi, tat vermezdi. Ama Bekir'le dostluğumuz bakiydi.
Gerçi biralarımızı yudumlarken onun da oradan ayrılıp, bir Yeminli Mali Müşavir'in yanında çalışmaya başladığını, ona Kaysüt'teyken öğrettiğim LOTUS 123-Quattro Pro ve Excel'in ilk sürümlerinin artık ekmek kapısı haline geldiğini, tablolamanın "ileri muhasebede" en önemli şey oluşunu vs. de öğrendim. Maaşı ve konumu iyiydi...
Mesleğini ve ele aldığı işi, çevredekilerin ilgisini çekecek - takdirlerini ve güvenlerini kazanacak kadar iyi yapan biri, uzun süre çaresiz kalmıyor. Bir zaman sonra Bekir aradı ve Balyem isimli, kentin en köklü ve kurumsallaşmış "hayvan yemi" fabrikasında çalışıp çalışmayacağımı sordu. Bilişim konusunda hem revizyon hem de yeni girişimleri olacakmış.
Gittim başladım.

Muhasebe departmanında bir masa ayarladılar bana, ve mevcut UNIX sistemi kullanan personelin de hiç bilişimciye ihtiyacı varmış gibi görünmüyordu. Çünki yazılım özeldi ve şıkır şıkır çalışıyordu.
Tam işi bırakmayı - "iş yapmadığım yerde oturup durarak vakit geçiremem ben", diyerek istifa etmeyi düşünmeye başlamıştım ki on gün kadar sonra, içtiğim birayı da yarım bırakıp evde, fabrikaya götürüldüm şirketin şoförü tarafından bir gece vakti.
Genel Müdür'ün emriydi, "Hasan bir baksın" idi.
Baktım, Ve, "silo altı" denen devasa düzeneği - kumanda paneli - BASIC ve MAKİNA DİLİ (ASCII) karıştıralarak hazırlanmış yazılımıyla birlikte PLC (Programable Logic Control) çiplerini yöneten ve silolardaki hareketi de denetleyen PC ile karşılaştım fabrikanın üretim bölümünde. Arızalanmıştı.
Normalde Ankara'daki bilişim firmasından çok yüksek ücretler karşılığı bir eleman gelirmiş, ama, işte madem ki bir bilgisayarcı işe alınmıştı, o bir baksın'dı.
Öyle demişti bayram üstü stop eden koca fabrikanın Genel Müdürüne İşletme - Pazarlama - Teknik Müdürleri. Akabinde fabrikanın Veteriner hekimi tüm idarecilerin sözcüsü olup da bu devasa sorunu anlatmak için aradığında, o da olur vermişti.
Hepsi PC'nin başında yandık - mahvolduk süzüşleriyle karışık bana bakıyorlardı.
Öyle ya, daha bir haftalık elemanken "ne bilirim - ne yapabilirim" hiçbir fikirleri yok ve şüphe içindeler...
Bilgisayar kullanmaya çocuk denebilecek yaşta başladım.
Öyle ki, yaşadığımız taşra kentine gelen ilk bilgisayarın tuşlarına dokunmak bana nasip olmuştu sahibinden ve nice mühendisten önce.
Yanısıra Beko - Arçelik Yetkili servisinde de çalışıyor, meslek lisesinde aldığım elektronik - bilgisayar eğitimlerini an be an pratiğe çevirebiliyor, hiç zorlanmadan TV - Radyo - Kasetçalar - Yazarkasa - Video (Vhs-Beta) tamir edebiliyordum.

Bilgisayar bağımlısı olduğumda 14 yaşımdaydım. Lise birinci sınıfa yeni başlamıştım.
Kendime ait bir bilgisayarım üniversite ve askerlik bitene dek hiç olmadı ama, hiç de bilgisayarsız kalmamıştım.
Hatta, günde sadece 2-3 saat uyumaktan yorgun bile düşerdi bedenim. Mutlaka klavyelerdeydi ellerim.
Fiziksel problemlerin değişik türleri de başgöstermişti bir süre sonra ve insomnia denen uyuyamama hastalığının yanısıra, sürekli oturmaktan kaynaklanan hemoroid bile geçirdim. Aşırı kilo aldım bir dönem, ve, "karpal tünel" denilen dandik sendrom mouse'a sürekli tıklaya tıklaya oluşmuştu kolumda.
Sonra, bu bağımlılıktan kurtulmanın yolunu Tanrı ve Camii'de görüp, birkaç yıl camiye bile gittim ve topluma karışmaya çalıştım, ama, PC'yi yenmeyi birtürlü başaramadım.
Bu bağımlılığı deştiğimde ise; gerçekte, geçmişimden ve oradaki problemlerden kaçtığımı farkediyorum. Bilgisayar, yani programcılık, beynimin dopamin salgılamasını sağlıyor ve bu etki de tıpkı alkol gibi. Bu yüzden, "bağımlı olmayan kişilerin ve bağımlı yakınlarının" bir bağımlının beynine girip gözatabilmesi ve onu tam manasıyle anlayabilmesi imkansız.
Ve benim bağımlılığım da bir PC oyununa ya da sadece keyif veren bir meşgaleye olandan farklıydı zaten. Bilirdim ki, el becerileri çok olan kişiler pratikten gittikleri için "öğrenimi" hor göreceklerdir. Vasat kişilerse "öğrenim" denen şeye sadece hayranlık duyarlar.
Ondan layıkıyle yararlanan tek zümreyse bilgelerdir.
Ve "öğrenim" denen şey "kişiye sağlayacacağı yararın ne olduğunu asla gösteremeyecektir" ama gelecekte biryerlerde "öğrenimi beyninin içine almış kişinin" kazanımları kendi "gözlem ve kavrayış" niteliğine paralel bir şekilde dirilip hayata geçecek, işine mutlaka yarayacaktır.
Bu bilinçle, hem elektroniği hem de bilgisayarı öğrendim, öğrendim, öğrendim. Kendimi öğrenmeye bağımlı ettim.
İnsanoğlunca kullanılan ilk metaller altın ve bakırdı, tarih de İ.Ö. 4000'leri gösteriyordu.
İlk "alaşım" ise, tamamen rastlantıya dayalı olarak İ.Ö. 3500 yılında Mezopotamya'da bulundu. "Bakır ve Teneke" istemdışı birşekilde karışmış, "Bronz" adı verilmiş, ve bu buluştan sonra da "Bronz Çağı" başlamıştı.
Yani Bakır'ın biliniyor oluşundan tam 500 yıl sonra!
Bense, kendi bronz çağımı rastlantılara, gecikmelere bırakamazdım.
Hep okudum, hep öğrendim, hep çalıştım. Bıkmadım.
Taşrada yetişmiş ve yıllarca süren mütevazi bir hayat eşliğinde "öğrenime" devam etmiş insanlarda, dünya üzerindeki alelade şeylerin kolayca yıkamayacağı bir "sabır ve karşı koyabilme iradesi" gelişir.
Asi olduklarından değil, başkaldırmaya meyilli olduklarından hiç değildir bu halleri, ama, bilirler ki, o edaları ve harcanmış çabaları, er geç, "kendilerine uyan ve mutlu olacakları bir dünya kurabilir" pozisyona sokacaktır onları...
Hemen işe koyuldum. Özel tasarım bir arabirim ile devasa kumanda paneline "seri ve paralel portlardan" bağlanmış 80286 bir PC karşımda duruyordu.
Onunla aramızdaki iletişim;
1985 yılında üretilen ve "şifrelemelerin kontrolünün tam anlamıyla sağlanmaya çalışıldığı ilk kripto çipi olan Clipper" ile, onu geliştiren mühendislerinki kadar aşinalık taşıyordu.
Yem üretimini detaylarıyla bilmesem de, dev kantarlara hükmeden kumanda panosunun ardındaki binlerce transistör - triyak - direnç - tristör ile, olaya digital boyut katan "PC ve işleyişleri" vakıf olduğum şeylerden ibaretti.
Yalnız bir sorun vardı : Çok bira içmiştim.
Ağzımda içki kokuları resmen ağdalaşmış ve gözlerim bulutlanmıştı.
Bulutlanmakla kalsalar iyi, ayakta sallanıp duran beynime uyarak, bir çukurlaşıyor - bir küçülüp büyüyorlar ve park edecek bir mekan arıyorlardı.
Gözlerim bir türlü tutunamıyor, hedefi tam olarak tutturup da odaklanamıyor, ters dönüp de bir türlü doğrulamayan tosbağalar gibi didinip duruyorlardı, ki, odada bulunan müdürlerden biri konuştu :
"- Hep böyle çok mu içersin, perişan haldesin?!".
Gerçekten de, bitkin - solgun - ahiretten yeni dönmüşçesine sefil bir haldeydim, ve bu insanlar beni henüz tanımıyorlardı.
Hafifçe sırıtarak : "- Meraklanmayın, vücudumda mide bir tane ve o da karnımda. Bulanacak bir midesi yok beynimin. Bu arızanın üstesinden gelebilirim!"
Yazılım dahil herşeyi inceledim - ölçtüm - biçtim - söktüm - taktım ve lehimledim.
İşim bittiğinde ortalık savaş alanını andırıyordu.
Odadaysa sadece kumanda panosunu kullanan işçiyle ben kalmıştım.
"-Tamam, bir parti yem üret bakalım" dedim işçiye.
Biraz çekingen bir tonla : "- Abi, bu müdürler var ya, neden kaçtı biliyor musun? İşe daha yeni başlayan bir personel bu bilgisayar sistemini yanlış bağlar da silolardaki binlerce kilo arpa - buğday - melas vs. kantarların kapaklarından yerlere akarsa şu bayramüstü, onların yeniden yukarı taşınması en az 20 gün sürer ve fabrika kapanır o süreçte. Zarar zarar üstüne. Aha bundan dolayı kaçtılar. Hani hiçbirisi suçu ve suçluyu denetler pozisyonda olmamak için."
Gülümsedim ve; "- Unutma birader. Dünya kahramanları her zaman sever. Sen üret bir parti yem. Silolar boşalırsa yerlere komple, ben bastım kumanda panelinin düğmelerine derim, seni korurum. Cesaretin temel taşı, ödenecek bedeli kayıtsız şartsız kabul etmektir. Merak etme, öyle bir durumda işten kovulan ben olurum."…

Ustalığımın kaynağını her zaman bildim : Yapılan idmanlar, uygulanan asıl şeyden daha zorlu olursa, kişiye pürüzsüz bir ustalık kazandırır.
Ve ben; o ustalığı da cebine koymuş, hayat denilen oyunu tek başına göğüslemek için doğduğunun farkında olan biriydim...
BIT (Binary Digit), büyüklük bakımından verilerin en küçüğünü teşkil eder ve 0 ya da 1 olarak sadece iki değer alabilir.
Kısaltma olarak da "b" harfiyle gösterilir. Bir de BYTE (Binary Term) vardır ki, 8 bitten oluşur ve "B" kısaltması ile tasvir edilir. Son dönemlerde QUBYTE (Quantum Byte) diye birşeyden bahsetse de bilim insanları, henüz çok taze ve somut sonuçları yok.
Sözde; adını, atomaltı parçacıklar düzeyini inceleyen ve o düzeydeki fizik kanunlarını ortaya koyan bilim dalından alıyor, ve özellikle de dolaşıkfotonların birbirlerinden kilometrelerce uzakta olsalar bile "eşzamanlı biçimde birbirlerini uyarabilmeleri" esasına dayanıp, bilginin bir yerden başka yere belirli bir "süper hızla" aktarılmasını, dahası, süperpozisyon prensibiyle de hem 1 hem 0 bilgisinin aynı anda barındırılmasını sağlayabiliyor.
Bir diğer cazibeli yanı ise, üçüncü şahısların Qubyte'lara ulaşması durumunda, bilgi anında değişime uğrayıp bozuluyor. Yani kendinden şifreli ve teoride kırmak çok güç. Qubyte'ı geçelim, çok yeni. Ama ben; bir "b" ve "B" akışını doğru yaptırıp da, şu PC - PLC - Kumanda Paneli üçlüsüne yem ürettiremiyorsam bu fabrikada, yazık bana.
İşçi düğmelere bastı, sistem sorunsuz çalıştı, yemler üretildi.
Bana getirisi; henüz 15 günlük bir personel bile değilken maaşa %400 zam, hertürlü insiyatifi kullanabileceğim "Bilişim ve Teknoloji Müdür'ü" ünvanı, bir bilgi işlem odası, ve internet bağlantısı. Üstelik havam ve biram da her an yanıbaşımdaydı o şirkette çalıştığım yıllar boyunca. Akabinde, mevcut UNIX sistemi kaldırmış, heryanı fiberoptik kablolarla donatmış, PC ve NTSERVER mantığıyla çalışan LAN'ı kurmuştum…
Kendini bilmek için önce donanmak lazım, hiç olmadı bilgiye hürmet lazım.
Bir de; birkaç bilgiyi alıp kanıksayarak "kültürel manada sınıf atlayıp uçmaya çalışan" birçok taklitçinin kanatlarının, onu, hiç hesaba katmadığı "köklerine" dolanarak yerlerde yuvarlatacağını hiç unutmamak lazım.
Örneğin; Berke Üzrek isimli oyuncu, Behzat Ç. dizisinden sonra meşhur olmuş ve bir röportajda din konusunu kendince araştırdığını belirtmiş.
Şöyle ki; "- Bu bir eğitim. Namaz kılmıyorum ve orucu da şöyle tutuyorum : Oruç tutulan dönem, güneş patlamalarının olduğu döneme denk geliyor. Her 9 yılda bir tavan yapar, her yıl 10 gün sarkar. Güneş patlamaları manyetik alan olarak çok güçlü, ve sarsıcı olabiliyor. İnsan vücudunda en çok enerji tüketen yer mide. Sen güneş patlaması olduğu sırada yemek yediğinde, manyetik alanın güçsüz kalıyor ve bu da fiziksel olarak sarsıcı olabilir. O yüzden Ramazan'da güneş batana kadar yemek yemiyorum ve su içiyorum."
İşte bunları demiş ama, insanın aklına hemen şu soru geliyor : Bu kardeşimiz inançsızlıkta ısrar ediyor, fakat, Hz. Muhammed (S.A.V) 1400 yıl öncesinde bu tip teknik bilgilere nasıl sahip, ve, sıradışı önlemler de alarak, insanlığa, güneşin o kritik dönemlerinde oruçla aç kalmalarını nasıl önerebiliyor?...
Ben Peygamber değildim ve bütün kainatı Tanrı vahiyleriyle öğrenemezdim.
1980'den sonra, teknolojik döküman kıtlığının en üst seviyede olduğu taşrada, bilgi için resmen dilendim, hınç ve hırsla didindim.
Mesela, okulda Basic eğitimi veren öğretmenlerimizde de yeterli bilgi olmadığından, Balıkesir'de sorup soruşturduğum ve zor da olsa ulaştığım "Boyacı Uğur" lakaplı birinden öğrenmiştim RANDOM dosyalamada otomatik kayıt numarası verebilmenin yolunu.
Sohbet sohbeti açtığında, ATTRIB +h komutunun dosyayı silinemez hale gerçekten getirdiğini zannetmiştim ilk anda, ve defterime "silinmez sonsuza gider" diye not almıştım :)
Peki ya RMCOBOL öğrenip de program yazmaya çalıştığım günlerde, bu dili çok iyi bilen Ali Naci isimli birine, "veri girişi sırasında Enter tuşuna her basışta" öten PC'nin "ses çıkarmaması için gerekli olanı" bana söylemesi için, 7 kişilik şirketteki herkese 1,5 porsiyon yoğurtlu iskender döner ve kola ısmarladıktan sonra (ki param yoktu ve aile olarak da fakirdik), her veri giriş accept - input satırının sonuna NOBEEP yazmam gerektiğini öğrendiğimde, onlara zerre kadar kızmadan, aksine, bir "bilgi" edinmişliğin sevinciyle minnet duyguları besleyişime ne demeli?
Yine o dönemlerde; gittiği bilgisayar kursu vasıtasıyla edindiği RM COBOL kitabını (Adnan Mazmanoğlu - Kırmızı kapaklı bir kitap), bana sadece 1 haftalığına verebileceğini söylediğinde Neşat isimli mahalle arkadaşım, besmele çekmiş ve 400 küsür sayfalık kitabı noktasına - virgülüne kadar yazmıştım eski bir ajandaya.
Fotokopi icat edilmişti, evet, ama dedim ya paramız yoktu!...
_jfif.jpg)
31 Mart 1930'da, Başbakanlık konutunun oturma odasındaki mobilyaların arasına yerleştirilen Televizyon için bir teşekkür mektubu yazıyor Başbakan Ramsay Macdonald;
ve şöyle diyor :
"- Yayınlar başladığında gözlerimin önünde bir mucizenin gerçekleşmesine tanık oluyorum.
Odama öyle bişey yerleştirdiniz ki, ona baktığım sürece, ne denli garip ve bilinmeyenlerle dolu bir dünyada yaşadığımızı unutmam olanaksız.".
Mesai harcayarak çalıştığım ya da proje bazında hizmet verdiğim her şirket sahibi ya da yöneticisinden benzeri övgüleri aldım. Ve bu lüksü, bir peygamber olmadığım için vahiy yoluyla değil de, söke söke edindiğim "bilgi" yaşatıyordu bana hayatımın her aşamasında.
Yolculuğun ortasında bozulan araba teybini "- Kaptan ben bir bakayım mı?" diyerek, kısıtlı birkaç aparatla tamir ederek, hem bilet parasını geri alan hem de otobüs yetkililerinin yemek masasında dilediğince ağırlanan kaç genç vardır şu dünyada? Üniversite'ye ilk kayıt için giden, yeni kazanmış bir liseli hem de. Abi kardeş ilişkisine dönen tanışıklık sayesinde de, yıllarca, o firmanın otobüslerinde ücretsiz yolculuk yapışımı da alın göz önüne...
Büyük firmaların kendi bünyelerinde bulundurup yüksek maaşlar ödedikleri Ağ ve güvenlik uzmanları - Sistem Mühendisleri - Veritabanı Yöneticileri - İnternet Teknoloji Gözetmenleri ve hatta ilaveten onlara anlaşmalı hizmetler sunan Sistem Entegratörü konumundaki danışman firmalar vardır, ve işyerinin hem lokal hem global ağlarını korumak bu kişilerin görevidir.
Bense, bütün hepsinin görevini eşzamanlı ve tekbaşıma üstlenebildiğimden, görev yaptığım firmalarda keyfim hep yerindeydi. Ama hiçbir zaman yükseklerden uçmadım. Havalara gireceğimi hissettiğim an teknoloji manasında, hemen Tesla'nın yaşadıklarını anımsadım.
1885 yılında Nikola Tesla, AC akım teorisinin patentini Westinghouse Electric Company'e sattığında, elinde sadece, DC akımının en büyük temsilcisi olan eski işvereni Edison ile yaptıkları güç - bilgi savaşını kazanmışlığı vardı.
1893'teyse, yani Marconi'den tam 2 yıl önce, radyo dalgalarıyla iletişim konusunu enine boyuna deşmiş olmasına rağmen, ve bunu da layıkıyle gerçekleştirebileceği "teknik bilgi ve ekonomik güce" sahipken, radyo dalgalarıyla "haberleşmeyi" değil de "enerjiyi taşıma" sevdasını bir tutku haline getirmişti.
Mali yönden çok ağır olan projeleriyse bu sevdada diretmesi yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Abartıp, başka gezegenlerden sinyaller aldığı veya bir öldürücü ışın bulduğunu falan anlattı medyada.
Ve aslında, teoride, o bilgisi de vardı. Fakat, "yarım yamalak bir yalanın hem karşıdakini hem de sahibini vuracağını" hiç hesaplayamadı, ve iş çevrelerinden gördüğü ekonomik desteği yitirdi.
Sonrası tam bir hüsran.
Tesla'nın o teorileri manyetik alanla ilgili binlerce çalışmanın temelini oluştursa da, o, içine düştüğü mali bunalımdan sonra otel odalarında - yapayalnız - toplumdan uzak ve aç öldü.
Önümde buna benzer örnekler varken, mesleğimin inceliklerini en derin noktalarından yakalayıp öğrenmiş olmama rağmen "temkin ve kanaati" hiç uzak tutmadım kendimden...
Balyem'de hem rahatım hem de 7/24 yetkim vardı, ve akşamları Bekir'le buluşup bira içmenin dışında sürekli PC başındaydım. Jarko Dikarinan 1988'de herkesin "Chat" diye andığı IRC'yi (Internet Relay Chat) hediye etmişti bizlere ve vaktimin çoğunu chat odalarında geçirirken bir yandan da, programcılık üzerine dökümanlara gözatıyordum internette.
Teknik kullanıcıların çoğuysa veri paylaşımlarını BBS (Bulletin Board Systems - İlan Tahtası Sistemleri) ile yapıyordu. Sonraları, kullanıcıların bir araya gelerek, "görüşlerini paylaştıkları ve tartışabildikleri" forum sitelerinin sayısı hızla artmaya başladı, ve ben düzenli olarak takip ediyordum bazılarını.
İnternet henüz çok aktif olmadığından, yine 1988 yılında "Standartlar Topluluğu" tarafından "nasıl güvenli bir hale getirilebileceği" konusunda uzlaşma sağlanamamış olan SNMP (Simple Network Management Protokol - Basit Ağ yönetim Protokolü), "hızlı ve basit" felsefesiyle, herhangi bir güvenlik özelliği olmadan kullanıma sunulmuş olmasına rağmen çok sorun teşkil etmiyordu.
Asıl meselemiz; varlığı 1982 yılında ortaya çıkan, Apple DoS işletim Sistemini ciddi manada tehdit edebilen "Elk Cloner" isimli ilk virüsten sonra;
daha 20MB kapasitenin üstüne bile çıkamadığı dönemlerde sabit disklerin (Harddisk), 3,5 ve 5,25 inch'lik disketler vasıtasıyla bile olsa,
cüretleri ve sayıları hızla artan, başta MBR (Master Boot Record - İlk Sektör) virüsleri olmak üzere,
bütün .EXE-.COM-.BAT uzantılı dosyaları perişan edebilen VİRÜS'lerdi...
_jfif.jpg)
Virüslerin "benle ilgili" unuttuğu birşey vardı :
Mesleki anlamda, hiçbir zaman mutlu olmadım!..
"Mutluluk" denen şey, hele de dozu yükseldikçe, ve özellikle de "ilk adım - ilk intiba - ilk tecrübe" olmak üzere, her olay ve eylemde insanın boş bulunmasına, gayr-i ihtiyari olarak da olsa, acısı o an hissedilmemiş "yaralar" almasına yol açar.
Mutluluk lokal anestezi gibidir.
Farketmezsin belki acıyı - sızıyı, ama, çürük de olmuş olsa, artık dişinin yerinde koca bir oyuk vardır. Mutluluk, temkin ve tedbiri zayıflatır.
'80'li yıllarda varolan ve hızla gelişerek sayıları artan zararlı yazılımlar, bilgisayarın içindeki belge ve çalıştırılabilir programlara saldırıp, onları bozmak için tasarlanmaktaydı.
Ve o yıllarda günümüzün gelişmiş ve bol çeşitteki güvenlik yazılımları yoktu.
Çoğu sistem REAKTİF YÖNTEM ile tehdit ve tacizden kurtulmaya çalışırdı.
Bu yöntem, tehdit gün yüzüne çıkıp da bilgisayardaki dosyalarda hasar meydana getirdikten sonra uygulanabilen tedbir ve eylemleri içerirdi.
Oysa ben, günümüz teknolojisinde bolca kullanılan PROAKTİF YÖNTEMİ, yani;
henüz bilinmeyen fakat öngörebildiğim bütün tehditlerin ortaya çıkmasından önce, digital manada güvenliğin sağlanması adına, onlarca güvenlik yazılımını kendim yazar - geliştirir ve uygulamaya sokarak fabrikadaki her PC'ye enjekte ederdim.
Burada bir hatırlatma yapmalıyım.
O dönemlerde zararlı yazılım üretip yüksek güvenlikli ağları bile delerek korsanlık yapan birçok programcı taraf değiştirmiş, bunlarla savaşır haldeki oluşumlara katılıp, güvenlik yazılımları üretir hale gelmiştir.
Gerçi o zamanların "zarar verme" amaçları da günümüzde "bilgi ve para" hırsızlığına dönüşmüştür, bu ayrı bir konu…
O dönemlerin tırmanışının en hızlı hale gelişiyse, 1998 senesinde, 56Kb.'lik modemlerden 45 bin kat süratli bir erişime sahip internet-2 ve WebTv.'ler ile oldu.
1999 yılında iş, WAP (Wireless Aplication Protocol - Kablosuz İleişim Kontrolü) ile cep telefonlarıyla bile internete erişilebildiğinde çığrından çıktı.
İntel firması '99 da PIII, 2000 yılındaysa 42 bin transistörlü P4 işlemciyi piyasaya sürdü ve şu güne kadar da delinemeyen; "Aynı boydaki bir silikon üzerine yerleşecek transistör sayısı, her 18 ayda ikiye katlanacaktır." yasasını, kurucularından Gordon Moore'u utandırmayarak ispatladı.
Moore Yasası olarak anılan bu tespit hala geçerlidir ve geçerliliğini yitirmesi zor görünüyor...
{04}
**********
JAKABO - METALMİLİTAN
İZZET YASİN - ICQ
FGCM
******************************

İSTER YILAN MİSALİ KIVRAN
İSTER KUŞLAR MİSALİ ÇIRPIN,
BİR ŞİİRİ BİNBİR MAKAM VE TONDA OKUYABİLİYOR OLSAN DA,
ONU YAZAN ŞAİRDEN ÜSTÜN OLAMAZSIN.
TANRI ETİNİ HARAM KILDI DİYE
DOMUZU SUÇLAYAMAZSIN.
HÜKÜM YÜCE ALLAH'TAN ÇIKMIŞSA EĞER
VAKTİ GELİNCE "OL!" EMRİ İŞLESİN DİYE;
HANGİ SEVDANIN FERHAD'I OLDUĞUNA BAKMADAN
KENDİ ÇAĞININ DAĞLARINI ARŞINLAYACAK,
ANLAMANIN BAŞKA ŞEY
ÇÖZMENİN BAMBAŞKA BİR ŞEY OLDUĞUNU
AVAZ AVAZ HAYKIRACAKSIN...
***

Balyem'de herşey yolundaydı ve hayatım rutine dönmüştü. Fabrikadaki 30 kadar PC sorunsuz çalıştığı sürece, benim çalışmama gerek kalmıyordu ve zaten gerekli bütün önlemleri almıştım.
"Dünya üzerinde binlerce virüs ve bir o kadar da kötü niyetli insan olsa da beni ırgalamaz, çünki, bir aslanın umrunda değildir ceylan sürüsünün çok kalabalık oluşu yahu" diyerek, vaktimi Süperonline'nin Chat Server'in de Kilise kanalında, Metalmilitan Nick'li kişisiyle laflayarak ve Jakabo nickimin de ününü odaya girenlerle "matrak ve neşeli sohbetler" yapmak sayesinde arttırarak geçiriyordum.
İlginç bir çocuktu Müslüm.
Yani, Metalmilitan.
Henüz lise talebesiydi, asiydi, metal müzik dinlerdi. Kilise kanalının sahibiydi.
Adana'lıydı. Tembeldi.
Okulu sevmezdi ve sadece kızlarla takılmak adına varolduğuna inanırdı okul denilen yerin.
Fakat ilginçtir ki, yıllar sonra, üniversite sınavlarında Kırıkkale Üniversitesi Fizik Bölümünü kazandı. O zekilikte birinden umulurdu ama o haytalığa pek yakıştıramamış ve şaşırmıştım doğrusu.
Bir gün sörf esnasında, "eski okul arkadaşlarınızı bulun" mantığıyla çalışan, Türkiye'deki her okulu Veritabanlarına (Database) ekleyerek, gayet pratik çözümler sunmuş olan bir websitesine rastladım.
Birçok eski okul arkadaşımı bulmuştum ama İzzet Yasin'in bendeki değeri birbaşkaydı.
Akıllı bir insan ve lise yıllarımızda da birçok güzel bilgisayar programına imza atmış, becerikli bir yazılımcıydı. Sitenin ilan panosuna bıraktığı telefon numarasını hemen çevirdim ve uzun uzun konuştuk.
Ege Üniversitesi Üni-Pa'ya (Bilgi İşlem Dairesi) sorumlusu olmuştu ve hiç şaşırmamıştım.
Konuşurken arada telefonu bırakmak ve gelip soru soran diğer mühendislere cevap vermek zorunda kalıyordu.
"- ICQ numaran kaç Hasan? Ekleyeyim seni ve ordan 7/24 yazışalım" dediğinde, kısa zaman önce "yahu biriyle konuşmak için, hele de tanımadığın biriyle konuşmak için program yazmışlar adını da ICQ (I Seek You - Seni Arıyorum) koymuşlar, eksik olsun" diyerek bilgisayarıma kurmadığım o programı hemen kurmak zorunda kalmıştım.


İzzet Yasin'le günün her saati yazışabiliyorduk artık ve her konuda fikir alışverişi yapıyorduk. Arada da ICQ çöplüğünde takılan diğer insanların profillerini inceliyor, "About - Hakkında" kısımlarında ilginçlikler gördüğümde de, "Slm - Nbr" tarzı başlayıp, laflıyordum.Sonra bir şeyi farkettim :
ICQ - MSN - IRC'de takılan hemen herkes;
"Böyle saklı kalmak gibi bir ayrıcalığı varken, henüz gençken, fırsat bulmuşken, bolca eğlenmeli ve dertleri dirseklemeli, çok derin ve kasvetle düşünmemeli.
Çünki yaşam içinde "felekten gece çalmak" deyimi her an kol gezer durur. Peşine takılınacak tek gerçek budur ve mümkünse insanın her gecesi bu düsturla yoğurulmalı, ve hayata böyle tutunmalıdır. Yaşlanınca bu işler azalır, tadı tuzu kaçar.
İhtiyarlıktan en büyük çile payını da kadınlar alır.
Çünki, gençlik - güzellik onları çok çabuk boşayıp gider, talep azalır ve hayat zulmetmeye başlar. Bir kocakarı veya bunak bir herifle kim ve hangi tarzda eğlenip, gününü gün etmeye çabalar?", mantığıyla balıklama dalıyordu bu ortamlara. İşin ucu partner bulmaya dayanıyordu yani.
İnsanoğulları gerçek yaşamda da kendi putlarını kendi yapar.
Gazino - disko - pavyonlar da bu tip düzenlemelere maruz kalmış yerlerdir mesela. Düzenekler özenle kuruludur. Yan taraftaki deniz veya havuza kırmızı - sarı - mavi ışıklar akıtırlar ve oradaki kadınların hepsi kadınlıklarını tamamen soyunmuş, erkeklerse uçsuz bucaksız erkekliklerini giyinip gelmişlerdir. Bed sesli şarkıcıysa bu ikisinin arasında bir cinsiyettedir çoğunlukla.
Bu tip yerlerin ışıklandırması fevkalade incelikler taşımalı, alacakaranlıklar mekandaki bütün eşyayı sımsıkı örtmeli, hatlar bütün belirginliğini kaybetmeli, ve müşterilerin paraları alkolün de desteğiyle, ceplerinden kolayca alınmalıdır.
İşte, sanalın sohbet ortamları, gerçek hayatın bu karanlık eğlence mekanlarını hiç aratmaz, çünki, sanal zaten uçsuz bucaksız ve kapkara bir güzergah. Karşıdaki "kendini anlattığı derecede" ışır ortalık, ve onun ancak o kadarını görebilirsin.
Oysa öyle güçtür ki kendin olabilmek. Bu, olduğu gibi görünebilecek insanın devasa erdemler barındırmasını gerektirir. Katıksız ve az bulunan madenlerin çok kıymetli olması gibidir.
Savunma mekanizmalarımızın ve "kalkanlar açık halde" dolaşmalarımızın çoğu, bilindik "vasat SÖ" kültürünün baş köşesini işgal etmiş olan "zayıf görünmeme öğretisinin" genç nesillere "hiç hissettirmeden" aktarılabilmesindendir. Durum bu olunca, yanyana gelen ademoğullarının hiçbirisi "kendisi olma erdem ve cesaretini" gösteremez.
Zaten çok az "Sıradan Ölümlü" güçlü olduğu şeylerde buluşur. Büyük kısmı ise, zayıf yönlerinin benzerliğiyle orijinde müttefik olur.
Sonuç mu : Kalabalıklar içinde enine boyuna yaşanan, ve bazen sapkınlık sınırına dayanan "yalnızlık ve onun getirisi sıkıntılar" ile doludur artık cepler. Eğer daha da köşeye sıkıştırılırlarsa bu küçük beyinler, kendilerine fütursuz bir dille "mağdur" bile diyebilirler.
Az sayıda insan ise bu tip bilinçaltı eğitimleri, almışsa defeder - almamışsa "farkındalıkla" reddeder…

Normal bir konuşma esnasında, sanki söylenmemesi gereken bir şeye sıra gelmiş de, "söylesem mi söylemesem mi tereddütü yaşıyormuşcasına" devam ederseniz sözlerinize, işte o duraksama anında havaya saçılan soru işaretleri karşınızdaki insanda "sizi daha bir ilgiyle dinleme ve size tümüyle odaklanma" hissi uyandırır.
Bu tarzda toplu mesajlar atardım ICQ'daki diğer kullanıcılara ben de, ve mutlaka doyurucu sohbetlere sürükleyecek birilerini de bulurdum gün içinde.
Fakat birgün, özü "bil bakalım ben kimim?" e dayalı bir mesajıma,
"- Kimsin, yoksa Hacker mısın?" diye bir yanıt alınca hem şaşırmış hem de bu soruyu soran kadına "Evet" deyivermiştim.
Güvenlik ve güvenlik açıkları konusunda çok ama çok bilgiye sahip olmama rağmen, medyada Hack ile ilgili forum sitelerinde sidik yarıştırıp duran, bazısı amatör ama özenti, bazısı da işin ilmine gerçekten hakim olanlar gibi, ismimin önüne "Hacker - Cracker" sıfatı koymak da hiç aklımdan geçmemişti...
Bilişim suçları işlenmeye başladığında çok sık olarak gündeme gelen bu iki terim, medyada magazin malzemesi olarak kontrolsüzce kullanılmış, ve çok basit iletişim - yazılım ihlalleri yapanlar bile Hacker - Cracker olarak tanınmıştı.
Aslında çok yakınmış gibi görünseler de birbirinden çok farklıdır.
Her ikisi de eşit düzeyde bir bilgi birikimine ihtiyaç duysa da, bir Hacker'ı bir Cracker'dan ayıran şey;
Hacker'ın "özde iyi niyetli" oluşudur.
Yani, bir Hacker bilişim korsanlığı yapmaz fakat sistemdeki açık - zayıf noktaları bulmakta ustadır. Çoğu da bu işi büyük firmalarda güvenlik hizmeti vererek yapar. O şirkette çalışmasa da, herhangi bir sistemdeki açıkları hobi olarak bulup, bunları sistem sahiplerine haber verse de "hacker" ünvanını alır.
Cracker ise, bilişim suçlarını işleyene verilen isimdir.
Bunlar, bilişim sistemlerine izinsiz erişimde bulunur, verileri çalar veya bozar. Asıl eylemleriyse, yazılımları kırarak sınırlı kullanımdan kurtarmaktır.
Mesela, Pentagon'un Bilişim Teknolojileri Müdürü Art Money bu konuyla ilgili olarak, gençlerden, hangi teknoloji alanında olursa olsun Cracker değil Hacker olarak faaliyette bulunmalarını istemiş, ve ikisi arasındaki farka işaret etmişti.
Bu bağlamda Hacker'lık; kötü emeller eşliğinde, ve her iki manasıyla da bir Cracker olunmadıkça, bilgisayar dünyasında "bilginin zirvesine çıkabilmek" anlamına gelmekte...
Sanal ya da gerçek yaşamda, arkadaşlığın bir sonraki pozitif sonucu "dostluk". Bu dostluk farklı cinsler arasında gelişirse, sonraki adımlarda onları haliyle "cinsellik" bekler. Birçokları cinselliğin dostluğu bitirdiği saçmalığını savunur, şiddetle de destekler.
Ve ben derim ki onlara; dondurmanın lezzetini çikolata kabına sokup çıkarmakla yok edebileceğinizi iddia ettiğiniz kadar gülünç duruma düşersiniz bu konuda. :).
Dostluğumuz her geçen gün derinleşiyor, sohbetlerimiz, artık neredeyse hiç kapatmadığımız PC monitörlerimizde günbegün perçinliyordu ilişkimizi.
Bir oğlu vardı FGCM'nin ve bir de köpeği. Uzaktık.
İstanbul'da yaşıyordu. Babası emekli bir öğretim üyesiydi İstanbul Üniversitesi'nden, kocasıysa uluslararası bir şirketin üst düzey yöneticilerinden biri. Lise çağındaki oğlu okul ve eve yaymışken delikanlılığın getirdiği yaramazlıkları, boxer cinsi köpeği Asya da hep evde, hep başındaydı.
Hani bir yalan atıp da "- Hacker'im, evet, hem de en iyisi" demiştik ya, bu yönde çalışmalar yapıp da, birgün ICQ'nun konuşma balonuna "- Evde bir köpeğin var mı senin, ismi de Asya mı?" yazdığım an yaşadığı şoku sevgili olduğumuz dönemlerde de ballandıra ballandıra anlatır, bana olan ilgisinin "süper bir hacker" oluşumla tavan yaptığını söylerdi.
Oysa zor olmamıştı mail adresine girerek orada ne varsa okumam. Kocası ve eczacı arkadaşıyla Asya'nın gazı - hastalığı - ilacıyla ilgili birçok mail gönderip almışlar ve silmemişlerdi. Şakayla karışık, bir başkasının mailine izinsiz ilk girişim ve password - güvenlik duvarı vs. denilen şeyleri ilk aşışımdı bu, ve bana "sanal da olsa" bir sevgili - bir kadın kazandırmıştı.
Aradan 4 ay geçmişti. İnternetten resim göndermeyi bilmediğinden PTT ile göndermişti fotoğraflarını bana. Yeni boşanmıştım, kadınsızdım. FGCM'nin de durumu hiç iyi değildi evliliğinde, ve resmen olmasa da teoride çoktan boşanmışlardı eşiyle.
Bir gün ona; "Yuvayı dişi kuşun yaptığı su götürmez bir gerçek, fakat eksik. Doğrusu; dişi kuş sadece yuvayı yapmalı. Jeoloji mühendisi olmana rağmen evde durman çok mantıklı bu yüzden. Hele de iş ülke kurmaya veya kurulan ülkeyi ömürlendirmeye geldiğinde fiyasko kaçınılmazdır çünki.
Bu tezim iş hayatı için de geçerlidir. Mükemmel bir eğitimin ardından, 1921'de eline bir cetvel alarak bugünkü Irak - Suriye sınırını kendi başına çizen, sonra da kurulan yeni Arap devletlerinin her birine krallar atayan Desert Queen yani Çöl Kraliçesi lakaplı İngiliz hatun Gertrude Bell, bazı özel yazışmalarında dostlarına "Faysal canımı sıkmaya başladı. Bu adamı kral yapmakla acaba hata mı ettim?" tarzı özeleştirilerine bile birkaç yıl geçmeden başlamış. Yani bugünkü Ortadoğu'nun ömrü ancak 80-90 yıl ve onunda tümü kanlı savaşlara sahne olarak sürdü.
Demek ki neymiş, dişi kuş yuvası dışında bişeyler yapmaya kalktığında "Höyyttt" demek gerekirmiş. :)
Her işi bir kenara bırakıp, sen de bizim yuvamızı yapsana kadın, hı? :P" diye yazdığımda beni hiç yormadan;
"- Yaz geldi. Edremit'te bir yazlığım var benim. Sizin o taraflara geleceğim yani, ama, bizim yazlıkta buluşamayız. Sen bir yer ayarlarsan, yuvayı yapmak kolay iş :)" şeklinde bir cevap alınca dünyalar benim olmuştu…

Herkesin küfürler savurduğu "kör talih" kör ise, ve sen kör değilsen eğer, onu görebilir - gözünü dört açabilir - hükmedebilirsin.
Ama "övgü ve pohpoh" göze batan meziyetler gerektirirken;
insanın iç dünyasında - benliğinde varolan ve dışarıdan kolayca görülüp sezilemeyen bazı nitelikler talihi sana çeker, bilmek gerek.
Ve ben uzun zamandır seks yapmayan bir adam olarak FGCM'ye bu teklifi yapabilmek için, onunla sadece seksi düşünüyor yanlışına sürüklememek için aylardır iç dünyamı anlatmışsam da yazışmalarımda, bir kadının etkilenmediği birine kendini sunmayacağını bildiğimden, şu "bana ilgiyi" kolayca çektiren "zeki bir hacker" olayından da devam etmiş, mesela;
onunla yazıştığımız anlarda, arka planda bir işadamını hacklemiş, şirketlerinin ulusal politikalarını beğenmediğim için IMKB'deki (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) portföyünden hisse senedi satış ve alışı yaparak zarara uğratacağımı söylemiş;
onun hemen "dur Hasan yapma!" deyişine de "merak etme, ben iyi bir hacker'ım, kimse yakalayamaz" şeklinde cevap verip, onun devam eden ısrarlarıyla da vazgeçmiş gibi görünüp, hem gönlünü bir kez daha kendime çekmiş hem de zekama ve beynime olan hayranlığını katmerlemiştim.
Hoş, köpeğinin adını koyacağını tahmin edip de, onu ICQ'da offline'a düşürüp, o meşhur çiçeği yeşilden kırmızıya çeviriverdiğimde başka bir yazışmamız esnasında, o zaten dehama teslim olmuştu bile :)

İlerleyen zamanlarda ben de onun yanına, İstanbul'a çok gitmiş olsam da, eski öğrencim Aker'in Altınoluk'taki yazlığında gerçekleşen ilk buluşmamız tam bir rüya gibiydi.
Anladık ki sanal sohbetlerimizin tamamı, dünya üzerine düşerken yitirdikleri kayıp yarısını arama sevdasına düşen her insanın ilk adımlarıydı, ve biz o safhayı layıkıyla geçmiş, hani elimize bir tabak yoğurt tutuştursalar ayrana çevirecek kadar titremeler eşliğinde, yüreklerimizi çatlatacak derecede kabartan dev gibi bir "heyecan ve sabırsızlığın" stresiyle mücadele ederek bir yandan, elimizde bira ve sigaralarımız eksik olmadan sevişerek, o yazlık evi saran çok anlamlı akımları soluyarak şehvet yüklü havasında, birbirimizin olmuştuk.
Yaşadığı mutluluğu hiç çekinmeden anlatıyor, gömülüp kaldığı karanlıkların içinden aniden bir güneş doğduğunu ve her yanının aydınlanıverdiğini itiraf edebiliyordu açıkça FGCM.
Gözlerime, sanki lolipop şekeriymişler de, bedenimden sonra onları da yalamak istercesine mutlu bakıyor, bitmek bilmeyen öpüşmelerimiz kanının tamamını alevlendiriyor, çırılçıplak teninde gezen sert kavrayışlı ellerimin nefessiz bırakıcı zevkiyle kendinden geçip dururken, kulağına fısıldadığım "- Sen artık benimsin küçümen" cümlesi daha bir çıldırtırken onu, öbür yandan da teslimiyete "tümüyle ve hiç gocunmadan" zorluyordu.
Öyle de oldu.
Bense, uzun zamandır yalnız yaşayan bir erkektim, ve ağrısı olmayan bir Priapizm'e (Sürekli ereksiyon) yakalanmış damızlık boğa misali, kadınımın üstünden hiç inmemiştim…
Saatler sonra, aklından yaramazlık yapmak hiç geçmeyen minik bir çocuk gibi büzülüp - küçülüp kaldı kollarımda.
Sarıp sarmaladım onu, uyuduk.
Sonra İstanbul'a döndü..
***
{05}
**********
ERKEĞİN TEKNOSHOW’U,
KADININ DRAMA’SI
******************************

BİR MUHABBET KUŞUNA YEM VERİRCESİNE
ÖPTÜRÜRKEN AVUÇLARINDAN YUMUŞAKÇA;
FİKİR MİKROBU SARAR TÜM VARLIĞINI
İKİSİNİN DE BİR ZAMAN SONRA,
VE ARTIK KADIN ANLAMIŞTIR Kİ;
HEM KENDİSİ OLUP HEM DE KOCASININ OLAMAZ.
BUNCA ZAYIF ADIMLARLA YÜRÜMEK
BİRŞEY KAZANDIRMADIĞI GİBİ,
CAN RAHATLIĞI BİRYANA
CANLARI ÖYLE SIKKINDIR Kİ HER İKİSİNİN DE,
ESPRİLERİ DAHİ HER KELİMEDE ÇOK KIRICI OLMAKTA
VE DUDAKLARI KIMILDANDIKÇA
BÜTÜN GÜNAHLARI YERLERE DÖKÜLMEKTE.
OYSA BİRBAŞKA ADAM DAHA VARDIR
HAYATININ YAKIN KIYISINDA, VE, O;
KENTİN EN YÜKSEK BİNASINDAN ATLAMA FİKRİ
AKLINDA HİÇ YOKKEN AŞILAYIP;
KADERİN AZAMETİNE DİZ ÇÖKTÜREREK ATLATIP;
SONRA DA TAM YARI YOLDAYKEN,
CAMDAN,
"SEVİNÇ" VE "SEVGİ" İSİMLİ İKİ KANADI
SAĞ VE SOL YANLARINA Bİ'ÇABUCAK TAKIŞTIRIP;
"ATLAMIŞLIĞIN PİŞMANLIĞI
YÜZÜNDEN OKUNANIN
İHTİRAS YÜKLÜ MUTLULUĞUNU"
HER SANİYE ONA YAŞATMAKTA USTADIR.
İŞİN İÇİNDE BU İKİ KAVRAM VARSA DA,
EKSEN II KİŞİLİK BOZUKLUĞU (ÖLDÜR VE HİÇBİR ŞEY HİSSETME!)
SAHİBİ OLUŞU DAHİ BU SİHİRLİ ADAMIN,
BELKİ BEŞ BELKİ DE ON PERDE KADAR ARKA PLANDADIR,
VE KENDİSİNE KADININ DUYDUĞU GÜVENE
TEK BİR ÇİZİK BİLE ATAMAMAKTADIR...
***

Nereden estiği belli olmayan bir soruya "evet" yanıtı verilerek başlanmıştı ama, benim ilgi alanım hack olaylarına ve bunların çokça konuşulup tartışıldığı forum sitelerine kaymıştı bile.
İngilizce ya da Türkçe hazırlanmış birçok forum sitesini tarıyor, hack ve hackerların icraatları üzerine hazırlanmış her dökümanı inceliyor, bana "bilgi" bağlamında hiç yabancı gelmeyen şeylerle karşılaşıyordum.
Birçok forum sitesindeyse yaşları 12 ile 18 arasında değişen gençlerin, bir "hacker" olarak sen - ben kavgaları yapıp kendilerini ispata kalkıştığını - sidik yarıştırdığını görüyor, hackledikleri websitesi - ICQ - MSN vs. ne varsa birbirlerine caka satmak için malzeme olarak kullanıp yayınladığını gördükçe de, bir yandan tebessüm ediyor, bir yandan da taa '90'lı yılların sonlarına kadar çok yoğun kullanılan IPX/SPX (Aplletalk Protokolü) yerini alan, ve TCP kısmını nükleer saldırılardan sonra bile veri akışını güvenli şekilde kesintisiz olarak sağlayabilsin diye Amerikan Savunma Bakanlığı'nın, IP kısmını ise İngiliz Donanmasının geliştirdiği TCP/IP (Transmission Control Protocol/Internet Protocol) standartının ve onun kullanıcılarının interneti nasıl da yerden yere çarptığını, ve, ilk mesaj iletişimini ta 1960 yılında gerçekleştiren ve Askeri İstihbarat amacıyla geliştirilmiş olan ARPANET'in (Advanced Research Projects Agency Network-Gelişmiş Araştırma Projeleri Ajansı Ağı) kemiklerini sızlatışlarına birebir şahit oluyordum.

Çünki, hack olayını tam bilmeyenleri kendine düşman ettiren asıl sebep, Newcastle and Carlisle isimli demiryolu şirketini lanetleyen papazın durumuna benziyordu : 1841'de ilk pazar gezisini 29 Ağustos günü yapacağını duyuran şirket aleyhine, gezinin yapılacağı hafta başında Newcastle caddelerine pankartlar asan Rahip W.C. BURNS halka şöyle sesleniyordu. : "- Pazar ayininden kaçanlara ödül! Charlisle Demiryolu şirketi; Tanrı'nın Kutsal Gününde, isteyen herkesi 7 şilin 6 peni karşılığında büyük bir rahatlık ve güven içinde cehenneme götürüyor. Ve bunların adına da zevk gezisi diyor.!!!".
Hack olaylarına da böyle düz bir mantıkla ve önyargıyla yaklaşan "Sıradan Kullanıcılar";
ortalığı kasıp kavuran hackerlara işte bu papazın gözleriyle bakabiliyorlardı, çünki, hackerlar gerçekten güçlerinin ve bilgi birikimlerinin yetiştiği her yere ve herkese zarar veriyorlardı.
1998'de internetin yayılma hızının dünya çapında patlama yapmasından sonra ise, mesela, ""Hackers for Girlies" isimli bir hacker grubu, New York Times gazetesini 9 saat boyunca kapalı kalmasını sağlayabiliyorsa, ben gibi basit bir kullanıcıya kim bilir neler yapabilirler" diye düşündürtüyordu insanlara.
Bir ev kullanıcısının, binlerce dolarlık bir güvenlik duvarı aparatının ardında duran bilgisayarı kullanması, ve ağ dahilinde Microsoft ISA Server (İnternet Security and Acceleration) - Cisco ASA - Checkpoint N6 - Untangle - Fortigate gibi profesyonel çözümlerle güvenliğini sağlaması olası değildi. Zaten vasat seviyedeki hackerların çoğu da bu "son kullanıcılara" musallat oluyor ve kalite anlayışını oldukça düşürmelerine rağmen, forumlarda başarılarıyla övünüp duruyor, birbirlerine de habire meydan okuyorlardı.
Ciddi bir hack sitesine (wardom____ ya da tahribat____), "- Bilmem kaç tane 6 haneli - 5 haneli ICQ numaram var ve hepsi de aynı mail adresim üzerinden kayıt edilmiş vaziyette. Bilgisi yeten - Gücü yeten buyursun hacklesin. Adresim : devilofhacker______", şeklinde bir meydan okuma konusu açmıştı hacker'in(!) bir tanesi ve konu başlığı da 9 gündür trend topic (çok aktif gözde konu) halindeydi.
Çünki forum sitesini takip eden yüzlerce hacker o mail adresinin peşine düşmüştü, ve, onu ele geçirerek "dehşet bir hacker" olduğunu kanıtlamak sevdasıyla da kaç gündür telef olmuştu uykusuzluktan…
"- Kardeş, senin Topic'ini (konu başlığı) sadece 3,5 dakika önce gördüm ve artık bütün ICQ numaralarınla birlikte mail adresin bana ait. Geçmiş olsun..." yazdığımda, yer yerinden oynamıştı forumda...
Sadece 3,5 dakika yetmişti. Hacklemiştim o mail adresini. Ve o süre boyunca da Abraham Lincoln'ün sözü çınlamıştı beynimde sadece : "- Unutmayın! Tehlikeye en yakın olduğunuz an, dikkat çekmeyi başardığınız an'dır!".
Zavallı hacker benim dikkatimi çekerek kendini tehlikenin göbeğine atmıştı. "- Kimsin lan sen? Mailimi geri vermezsen seni şöyle yaparım - böyle yaparım - asarım - keserim" türünden mesajlar atınca da gözümden iyice düşmüştü.
Ona son bir yanıt verip, o forum sitesinden girmemecesine ayrılmıştım :
"- Sen! Zavallı insan! Kendini büyük hacker sanan zavallı insan! Şu an, Aisopos'un sözünü ispatlıyorsun bütün forum sakinlerine, unutma! Demiş ki bu bilge kişi : "- Sineğin biri araba tekerleğinin dingiline konmuş, amma da tozuttum ha! diye söylenmiş.". Hadi kal sağlıcakla; JAKABO !"...
Hack forumlarının hemen hepsi işte bu keşmekeşteydi.
CIA'nin yöneticilerinden Richard Folk, benzer bir tanımı "Yeni Dünya Düzeni" için yapmıştı, ve bu, sanal ortam için de çok doğru bir tanımdı :
"- Ormanda yaşayan canavar ortadan yok olmuştur. Ancak ormanda hala bizi tehdit eden birçok yılan vardır. Üstelik önceden, canavarın ne yapacağı öngörülebilirken, mevcut düzende ve durumda yılanların ne zaman, nereden çıkacağı ve ne yapacağı bilinememektedir."
Bu ifadeyi bilişim dünyasına yorarsak, sadece askeri amaçlar için kurulan ARPANET'e Haziran 1990'da son verilerek, internetin işletiminin Amerika Online ve Network Solution gibi firmalara verilmesinden, ve denetiminin de sözde (!) Amerikan Hükümetinin insiyatifine bırakılmasından sonra sanal dünyayı yılanlar sarmış, DevilofHacker isimli su yılanı da bana çarpılmıştı.
Çünki; "Tabanca doğrultularak meydan okunacak bir düşman değildir "akıl", ve elinde de çoğunlukla küçük bir çakı vardır. Seninki ya patlar ya patlamaz da, o dürttü müydü, hem batar hem kanatır." düşüncesinden uzaktı. Henüz bilinen zararlı yazılımlar listesinde olmayan veya antivirüs programlarının hepsini birden birşekilde atlatabilen programlar yazabilen birine tuş edildiğini ve bunun da bir onur kaynağı olabileceğini, şu kitabı yazdığım an'a kadar da bilmeyecekti. Hayattaysa, selamlar olsun...

Hasan tarafında bunlar yaşanırken; kadın, adamın banyo kapısına doğru yürüyüşünü göz ucuyla izledi. Kısa boylu - tıknaz - dar omuzlu - kalın belli - kalçaları yağ bağlamış -baldırları küt - boynu kısa ve enliydi. Adamdaki bu değişiklikler öylesine yavaş olmuştu ki, kadın bile pek farkına varamamıştı.
Günün birinde adamın kocagöbekli - kel - davranışlarının da kötü oluşuna alışıverecekti. Oysa adam, sevdiği kadın için ODTÜ'yü bırakıp Boğaziçi Üniversitesi'ne kayıt yaptırdığı yıllarda gür saçlı - ince belli ve tavır olarak da çokça nazikti.
Günün birinde ikisinin içinde de hiçbir tepki uyanmaz hale gelecek, hem o hem adam her şeyden hoşnut olacak, hiçbir şeyi umursamayacak, sıfır duygularla sabahları uyanacak, yıkanacak, ve kesinlikle "aşk'tan ilgisiz şeylerden" bahsederek yapacaklardı günlük işlerini.
Yine günün birinde, hızla akıp geçmiş olan son 20 yıldan çok daha fazla şey değişmiş olacak, ama kadın o zaman da şimdiye dek olduğu gibi herşeye alışıverecekti. Öyle ya, alışkanlık ortaya kilim serdiğinde, aşk çoktan halısını toplayıp gitmiş olacaktı.
Kadının değişmesi de haliyle adamınki gibi yavaş yavaş oldu. Bazen saçlarına eskisi gibi itina göstermediğini - değişik bir elbise giymeye ya da satın almaya özenmediğini - adamın yanına yatmaya giderken bile aynaya bakma ihtiyacını hiç duymadığını - günlerce ruj sürmediğini farkediyordu. Artık pudra ve krem de kullanmaz olmuş, adamın da bütün bunlarla hiç ilgilenmediğini görünce, her birinden temelli vazgeçmişti. Güzel yemek yapmak ve alışveriş etmek dışında herşeyi boşlamış, kendini koyvermişti.

Adam şimdi banyosunu yapacak - salona gelip de hazırlanmış kahvaltıyı görünce kadına gayet memnun bakışlar atacak - çayının yanında reçel sürülmüş ekmek ya da iki tane sigara böreğini peşpeşe yiyecek - ve kadının onu uğurlamasını bekleyecekti. Şirkette de çok hızlı bir yükseliş yaşamış, müdür olmuştu. Uyku saatlerinin düzenli oluşu da sistemli bir hayat sürüşünün parçasıydı. Zaten bir akşam geç uyusa, ertesi gün çekilmez bir hal alırdı. Her sabah erken kalkar - banyo yapar - kahvaltısını eder ve kadının vedasıyla da evden ayrılırdı.
Kadınınsa; herbir saç teline kadar iltifatlara boğulduğu, genç - güçlü ve bir o kadar da absürt ama vizyon sahibi, aynı zamanda da zeki ve kültürlü sevgilisini eve alışı ise yarım saati geçmezdi.
Sevişmeleriyse; kocası seyahatteyse günlerce, şehirdeyse de adam işten dönene yani hava kararana dek hayvani bir şekilde ve çılgıncasına sürerdi.
Bu vakitlerdeyse onlara muhakkak bol köpüklü biralar eşlik ederdi. Nasıl gelmişlerdi bu noktaya? Evet ya, Hasan'ın bir hacker çıkmasıyla.
Oysa, kadın, sabah gazetelerinde, banka hesaplarını boşaltıp yakalanan hackerların haberinin etkisinde kalmış ve şaka olsun diye "Hacker mısın?" diye cevap vermişti Sceptical nickli ICQ kullanıcısının iletisine.
"Septik" kelimesinin de ilgi çekici olması belki yanıtsız bırakmamasında etkendi, ve, tutup bir hacker çıkmıştı gerçekten de Hasan. Tuhaf bir denkgeliş, tuhaf bir yazgıydı...
Kadınlarının, seks açlığı ve aşk oyunları için kendisini tercih edip, biat etme sebeplerini de tenine - terine - bedensel doyuruculuğuna bağladı uzun süre Hasan.

Sonra bir gün farketti ki; rahatlama - sığınıp güvende olma - sokulup samimiyeti hissetme gibi güçlü duyguların yanısıra, onunla saatlerce sürdürebildikleri sohbetleri, aslında kocaları ile artık yapamıyor oluşlarının hırsı vardı arka planda. Bunları alabildiği bir erkekten "beden" kıskanılır mıydı? Mantıklıydı. Ve FGCM ilk günden beri ona bu yüzden aşıktı.
Fakat bir sabah yıkıldı.
Merak edip, sevdiği kadının maillerine baktı.
Kendisine aşık olan o kadın, tanışmalarından önce yanına gidip geldiği bir üniversite öğrencisinin evine,
"- Ona durumu anlatıp, kestirip atacağım Hasan. Erkeğimi buldum ben, elveda diyeceğim Halis'e" demiş olsa da,
sözümona bunları, onda kalan kitaplarını taa evine kadar götürerek söylemişti.
Ne yani, kendisini bunca seven FGCM, Halis denen herifle, veda seksi mi yapmıştı?
Hayatına Hasan'ı soktuktan sonra bu adiliği yapmış mıydı?
Sordu ona.
Yanıtı "- Hayır, asla!" olunca FGCM'nin, inandı ve konuyu kapadı.
İş çıkışı bir sürü bira aldı, evine yollandı.
Bilgisayarını açtı, keyifli(!) dakikalar eşliğinde, bira ve sigarasıyla, gece boyu internette takıldı...
***
{06}
**********
İLK GÖRÜŞME VE TEKLİF (ECHELON)
**********************************************

"- İNSANLARIN TÜMÜNÜ SEVMEK ADINA
"TEK BİR" İNSANI SEVMEKTEN VAZGEÇTİĞİNDE;
İNSANLARIN TÜMÜNE MUTLULUK VERMEK ADINA
"TEK BİR" MUTLULUĞU
DİNAMİTLEMEKTEN ÇEKİNMEDİĞİNDE;
İNSANLARIN TÜMÜNÜN KALBİNİ KAZANMAK ADINA
"TEK BİR" KALBİ KIRMAKTAN KORKMADIĞINDA;
YANİ;
YARIN YAPACAĞIN İYİLİKLER İÇİN, GEREKİYORSA,
BUGÜN KÖTÜLÜKLER YAPTIĞINDA;
AYIKLIK MAKAMININ KAPILARINI AÇARAK,
HERŞEYDEN UYANIK BİR HALDE KENDİNDEN GEÇEREK,
KUVVETLİ KAFİRLİK KARŞISINDA ZAFERLER KAZANARAK,
ADEMOĞLU'NUN İÇLERİNİ BÜTÜNÜYLE FETHEDECEK
VE "ÇİRKİN YÜZLÜ GERÇEKLERİ GÖRMEKTEN ÜRKENLER"
SINIFINDAN ÇIKIP;
KURBANLARI - ŞEHİTLERİ - KAHRAMANLARI VE
DAHİLERİ BULUNAN "İMRENİLESİ ADAM" OLACAKSIN"...
"- AKSİ DURUMDA?"...
"- BİLİR MİSİN Kİ,
CEHENNEMDEKİLERİN TANRI'YA OLAN İMANI - İNANCI
DÜNYADAKİLERDEN ÇOK DAHA SAMİMİ,
HATTA TAM OLMASI GEREKTİĞİ GİBİDİR.
ÇÜNKİ;
TECRÜBE ETMİŞLERDİR
VE HERBİRİ ÖTE DÜNYAYI
CAYIR CAYIR YANARAK
BİZZAT YAŞAMAKTADIR.
LAKİN;
ARTIK ÇOK GEÇ KALMIŞLARDIR!!!
DURMA, KALK VE İŞE KOYUL! "...
"- HIMMM!??!"...
***

Tam o sırada, uykusunun yarı uyanıklığa yüz tuttuğu anda, yaşadığı zaman diliminin ve an'ın önemini farkedemeyecek halde, kafasındaki plan ve tasarılarını - geleceğe dair akış diyagramlarını - halihazırda neyi varsa, ve dünya üzerindeki yerini "olabilecek en derin ve hızlı biçimde" oynatacak, ve bütün dengeleri altüst edeceğini henüz kavrayamadığı şu cümleleri duydu Hasan :
"- Dümdüz ve bilindik mantık kurallarının mengene misali sıkan - yangın çıkmış ve dumana garkolmuş bir oda gibi boğan - gayet bayıcı ve bir o kadar da sıradan haldeki yaşamını, muhteşem bir şölene veya cıvıl cıvıl bir maskeli baloya çevirmeliyiz! Kaynaşmalıyız! "…
Sonra da sustu o konuşan ve kan çanağı gözlerinde bir volkan şahlanmışçasına, Hasan'ın da gayet net duyabileceği şeyleri, dudakları hiç ama hiç kımıldamadan mırıldanmaya başladı.
Bir yandan da onu süzüyordu :
"- O ben olmalı, ben de o. Altyapısı çok müsait. Bilgi birikimi ve beyin atılganlığı fazlasıyla tatminkar. Tek şey var : O bazı şeylerin farkında değil! Ona bir kapı, bir pencere açmalıyım. Ne çocukluğundaki macır mahallesi denilen fakir bataklığında, ne okulunda, ne de çalıştığı işyerlerinde ve arkadaş çevresinde görmediği, bugüne dek hiç öğrenmediği bir ufuğa götürmeliyim onu.
Benliğini kuşatmış olan, kuşattıkça da bedenine sinen o yapış yapış zırhı herhangi bir yerinden mutlaka delmeliyim. İşinin - elbiselerinin - yemeklerinin - gördüğü ağaçların - uzun uzadıya yayılan yolların - anne, baba ve kardeşinin - hatta oğlunun (ki o daha bebek, kolay olur), velhasıl rüyalarının bile değişime uğrayacağı; kara kuru - sarışın - esmer - kumral ve aynı zamanda da fevkalade zengin kadınların bile, sahip oldukları servetin miktarına bakılmaksızın onun tarafından kolayca terkedilebileceği;
rakamlarının doğruluğu türlü merciilerce onaylanmış bir piyango biletinin, ikramiye tutarının devasalığı zerre kadar bile düşünülmeden yırtılıp atılabileceği bir dünyanın penceresini;
ama tersleyerek ama ikna etmek amacıyla büyüleyerek ardına kadar açmalı, onu, yeni ufku veya o ufka ulaştıracak yol ile muhakkak tanıştırmalı, sonra da başbaşa bırakmalıyım.
Öyle ki, ulaşacağı o ufukta kaygı - kuşku - üzüntü - keder - hayıf - pişmanlık hiç yok ve her türlü aksaklık giderilmiştir.
O'nun arzularının dışında hiçbir şey gerçekleşmez.

Muhteşem bir zümrüd-ü anka'nın sırtında kaf dağını aşan bir prens gibi bulutlarla top sektirmece oynar başın, ve gak dediğinde su guk dediğinde et önündedir o ufukta.
Ne kulak tırmalayan aykırı bir ses, ne de hazmedilmeyen bir söz vardır ortalıklarda. Herşeyin hesabı da en ince ayrıntısına varana dek yapılmıştır.
Mesela, bas önündeki onlarca düğmeden birine, tüm hayvan ve bitkiler anında terbiye edilsin - yat dediğinde yatsın herbiri ve kalk komutunla da ayağa fırlasın.
Peki ya hemen hemen her gün yediğin ve çok ama çok sevdiğin yumurta?
Onu nasıl istersin? Saman sarısı - kavun içi - limon kabuğu - kanarya?
Sağ üst köşeden başlayan ve alt alta sıralanan check-box'lardan dilediğini işaretle ve yumurtan da aynen öyle pişsin.
Hımm, demek şu ilerideki çiçeği beğenmedin, çünki, durup dururken kıkırdıyor ve porno seviyesinde açık seçik fıkralar anlatıyor sana. O halde, hava alıp normale dönsün diye parka filan götür hadi onu cep telefonuna aktarıp, ama sadece dile bunu, anında gerçekleşecektir zaten.
Ya diğer "albenili" çiçek? Çekinme çekinme, kokla.
Şu an için zor belki ama, gelecekte RJ45 veya fiberoptik benzeri kablolardan kokular da transfer edilecektir, bil. Dokun ona.
Üzerine öylesine serpiştirilen koyu küf yeşili orantısız lekeler nasıl durmuş peki purusya mavisinin üstünde, söyle?
Tabii yahu, aralara biraz şafak kızılı damlatıp emrinizi anında yerine getirsinler, sorun mu? Hayır mı, fikir mi değiştirdiniz, ona da tamam. Silip, yerine nar çiçeği ve koyu vişne çürüğü arasında bir ton koysunlar ha?
Hoop, oldu bile.
Ne?
Duvarlar kül rengi ve alacaya yakın mı, hani, beyne dinlendirici masajlar yapan?
Hazır hazır. Yapıldı istediğin!
Kadınlar mı?
Çelik ışıltısı tadındaki melodi kırıntıları yani. Sürat, ve ona bağlı baş dönmelerinin yegane sebebi olan, yarı sentetik yumuşaklıları mı soruyorsun?
Şu havalandırmayı aç sonuna kadar öncelikle.
Ve bil ki, artık taş yontmayacak, heykel üretmek için terlemeyeceksin günlerce.
Sadece dile ve hangisini dilemişsen, o senin olsun.

Kaşları özenle alınmış o "başka bir kadın" yüzünün hışırdayan ateşi, parfümünün,
taşıyan rüzgarı bile sarhoş, birhoş eden kokusu, mobilyaların tamamına sinmiş ve oralarda birikmiş "tacizci" şehvet kokuları.
Bunların da hepsi senin.
Kadın dediğin başka nedir ki?...
Mor ve kırmızının kadife naifliğindeki ışımaları - kırılgan biblo ve vazolar - bardağa tapan, baş eğen sürahiler - gökyüzünü hedeflemiş ihtişamlı şamdanlar - oymaları tümüyle altın yaldızından oluşan çerçevelerle donanmıştır, ve, odalar bir baştan öbür başa dek tamamen "Ayna" bu dünyada.
Çünki ayna, derinliğin yanısıra sonsuzluk da katar oynaşmalara!..
Ezilmiş çimenlerin toprakla karışıp da genzi geren kokusuna yatmak yok ama artık o ufukta.
"Bir parça yaşam" kokan çamurları da diri diri çiğneyemeyecek; dişinin kovuğuna sıkışan kavrulmuş susam tanesini dilinle çıkardıktan sonra, ön dişlerinle çıt diye ezdiğinde ortaya çıkan yanık kokusu da senin dikkatini pek cezbetmeyecek artık.
Çünki senin dansın, yani "tene tapan - değişik bedenlerden can bulan", "Senin" valsin başlayacak artık!...
Hepsi için açmalıyım ona bu ufku. Yaşamalı. Daha önce yaşadıklarını düşünmeli,
hepsini silmeli, ve şimdi bunları yaşamalı. Bütün çocukluğunu düşünmeli.
İlk gençlik zamanlarının yakası apaçık gömleklerini, suyla ıslata ıslata özenle taradığı saçlarını, hayalarını patlatacakmışçasına sıkan veya içinde kaybolduğu bitpazarı işi pantalonlarını düşünmeli...
Güzelim yarıyıl tatillerini kabusa çeviren, "- Boş durulmaz, ayakkabıcı Süleyman'a gidilecek!" lakırdılarıyla;
o küçücük tamir atölyesinin bir köşesinde ayakta bile zor duran örsün üstünde, başkalarının tepe tepe kullandığı ayakkabıların çivileri "içeride kol gezen soğuktan dolayı kızarıp morarmış minicik ellerle" düzeltilip - yeniden kullanılır hale getirilecek.
Huryaaa edilen - gündüz ayrı gece ayrı gösterimler yapan, ve herkesi Bruce Lee ve Superman hayranı eden ama Behçet Naçar - Zerrin Egeliler başrollü filmlerin de bolca gösterildiği sinemaların, veya, camları gazeteyle kapatılmış ve seks filmi oynatan kahvehanelerin önünde uzun uzun durulmayacak;
dumanı üstünde iki tane ekmek alınarak, soğuyuncaya kadar bir elden öbürüne geçirildiği esnada üf-püf edilirken tam, babaya rastgelindiğinde ve ekmekler hemen ona devredildiğinde, üst kısımları neredeyse donmuş haldeki eller pantalonun cebine sokulmuş olsa da, baba korkusundan şööyle bir ıslık bile çalınamadan ve bazen de akşam ezanının eşlik etmesiyle;
hiç de eğlenceli olmayan o eve(!) dönülecek...
Geçti bütün bunlar, geçmişte kaldı.
Yok yok. O ufuk kesinlikle açılmalı ve Hasan da yaşamalı.
Gerçi bu "malumun ilamı" bile olsa, öncelikle bir eklif etmeli, sözde, iknaya çalışmalı."...
Bütün bunları, Hasanın da duyabileceği şekilde, fakat, dudaklarını hiç mi hiç kımıldatmadan mırıldanan DevilofHacker (DoH), sesi oldukça pürüzlenmiş birşekilde konuştu :
"- Hayatlarımızı birleştirelim!"...
Hasan'ın bitkin yüzünün az önce gerilmiş olan hatları da gevşeyerek :
"- Tamam ama, önce "hayat nedir?" bir uzlaşalım. Ve, bu mümkün mü sence? Uzlaşabilir miyiz? "...
DevilofHacker, okşayan bir ses tonuyla :
"- Ben hayatın, beyaz şapka takıp, yapılamaz denileni yapmak - girilemez denen bilgisayar sistemine girmek - çözülemez denilen şifreyi çözmek vee, kurbanları asla ifşa etmeden, destek olmaktan ibaret olabileceğine inanıyorum.
Getirileri otomatikmen seni bulacaktır zaten, ve, bira - sigara - internet - elbise ve aşk dışında bir şeylere de ihtiyacın yoktur o hayatta.
Bilgisayarın güncel, bağlantın güçlü olsun yeter.
Haa, bir şey daha!;
ECHELON'un paçasından hemen tut ve sakın bırakma!
Senin yapabileceğin birşey bu, sakın gözünde büyütme,
ve ona entegre olup faydalanırken kimseye de çıtlatma!"...
Hasan, bu söylemleriyle neleri kastettiğini biliyordu DoH'un.
"Beyaz Şapka" ile, "White Hacking" denilen "Beyaz Kırma"'yı işaret ediyordu.
Güvenlik ve Test amaçlı erişim, çoğunlukla bilişim sistemi sahibinin bilgisi dahilinde gerçekleşse de; onun bilgisi dışında ama herhangi bir tahribata yol açmadan ve sistem sahibinin her şekilde uyarılması için güvenlik deliklerinin saptanması eylemine bu ad verilir, ve bu işin hacker'ına da "Beyaz Şapkalı Hacker" (BŞH) denir.
Yani yaptığı iş kötü gibi görünse de, sonuçları - getirisi iyidir kurban için.
Ve bu tarzın insanlara yönelik yararları konusunda hiçkimsenin kuşkusu bulunmamaktadır bilişim sektöründe.
ECHELON ise dünyanın gözleri ve kulaklarıdır.
Elektronik - Digital istihbaratın en gizli ve en fazla konuşulan sistemidir.
Amerika - İngiltere - Kanada - Avustralya - Yeni Zelanda tarafından ortaklaşa kurulmuştur.
Dünya yörüngesinde dolanan 5 stratejik uyduyu kullanır, ve her uydunun da yeryüzünde iletişim halinde olduğu bir istasyonu vardır. Takviye olarak 100'den fazla küçüklü büyüklü uydudan da veri alınabilir.
Bilgisayar - Telefon - Cep Telefonu - E Posta - Faks - Telefaksları dinlemek ve izlemek için okyanus altındaki iletişim hatları dahil, herşeyi "her an" kontrol altında tutuyor sistem.
Hasan ile DoH'un bu konuşmayı yaptığı dönemlerde (1998-2000), dakikada 2 milyon - günde 3 milyar telefon görüşmesini izleyip dinleyebiliyordu ECHELON.
Bilgisayarlar arası yazışmaların da takip edildiğini söylemeye gerek görmüyorum.
Dinlenen herhangi bir kişinin dünya üzerindeki net koordinatlarını da,
yani evinizin adresini de tespit edip kayıt altına alabiliyordu...


Hasan'ın sesi boğazının orta yerinde düğümlendi ve o düğüm de "acısı çok keskin bir tutam filizgin otu" misali içerlerine indi :
"- Peki herşey boka bulanırsa, "Beni suçlama, ne yaptımsa senin için yaptım!" mı diyeceksin? "...
"- Bunu ben değil sen diyebilirsin. Çünki hayatlarımızı birleştirdiğimiz an ben gideceğim. Sadece sen kalacaksın ve DevilofHacker olarak yaşayacaksın.
Gerek sanalda gerekse normal hayatta."...
"- Topu şimdiden bana attın bile! "...
DevilofHacker elindeki birayı kaldırmış, koca bir yudum almış, sonrasında da kara gözleri sulu birşekilde,Hasan'a gülümsüyordu :
"- Canımdan bile vazgeçip sana can katışım topu sana atmak mı? "
"- Kabul ediyorum. Nasıl yapacağız," dedi Hasan sakince...
DoH'un sesi birden çok uğursuz bir tonda havada vınladı :
"- Bugünkü hayatının tümünden ve yeryüzündeki herşeyden vazgeç!!! "...
"- ???????..."...

Ne ve nasıl yapacağı konusunu düşünmeye dalmıştı ki Hasan;
DevilofHacker yaşadığı karanlık dünyadaki acılarla bilene bilene neştere benzemiş olan keskin zekasıyla, dramatizm ve şaşırmışlığın zirvesindeki sahneye bir panayır - bir lunapark fırtınasıymışcasına giriş yaptı :
"- Rıza göster, nam da senin olsun, ün de! Varlığını, şu düşündüğün "bilinmezlik karanlığına" gömüver. Sen de biliyorsun ki gömülmeyen şey fidana dönüşmez, filiz vermez! Metadan metaya seyahat edip durmayı bırak! Kendine çok uzaktan bakmayı nice zaman önce hakettin sen, ve şu halinle sadece gıcırdayıp duran bir dolap beygirine benziyorsun! Halin hüzün verici!
Gecenin bir yarısı bilgisayarının başından kalk; şöyle bir yıldızlara bak ve düşün!
Madem ki içinde bulunduğun ortam sana feyz vermiyor, konuştuğun kimseler tatmin etmiyor, terketmene mani olan ne? Ölümlülere ağlama artık ve ölü bile olsa kalplerin - beyinlerin içine bak!
Hatalar ve isyanlar yüzünden pişmansan, ve kollektif akılla yoğrulmuşsan, bil ki zaten ölüsün! Ve yine bil ki, o topluluklardan yayılarak tüm mekan ve zamanı dolduran şey, sadece "bilindik kokuşmuş et kokusu"! Reddet ki artık tadına bakmayı, "dünya nimetleri için zaaf gösteriyor" pozisyonundan çık!
Her meseleye bir cevabı olan, her gördüğünü kucaklayan, her bildiğini anlatan bir kimse mi gördün, hemen uzaklaş! Çünki onunla Tanrı ilgilenir ve gerekeni yapar, bırak onu. Sen diğerlerinin içindeki yoksulları hisset her daim, ve onların yoksulluğu mukabilinde en ağır yükleri taşı! Bana inan, kaldırdığın ağırlık miktarınca feraha ereceksin!
Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak olmaksa,
çabala ve sen ışık olup "beyaz ışık" saç etrafına!!! "…
***
{07}
**********
DEĞERLENDİRME
***********************

İNSANOĞLUNDAKİ "ÖZGÜVEN" DENEN KAVRAM
FAZLACA ABARTILMIŞ BİR KAVRAM.
ONU;
BAŞDÖNDÜRÜCÜ BİR BOŞLUĞA DÜŞÜRÜP EZEREK
"ATIMIZIN DİZGİNLERİNİ ÇEKİYOR VE BİZE HİZMET EDİYOR"
HALE GETİRDİĞİMİZDE;
HAKKIMIZDA YANLIŞ DÜŞÜNENLERİN AĞIZLARINI
SIKICA BAĞLAMIŞ OLMAKLA BİRLİKTE,
İÇLERİNDE OLUŞMASI MUHTEMEL
KİN VE ONA BAĞLI ŞİDDETİ DE
"SEVGİ'NİN ŞİDDETİNE" BOĞDURUP;
HER BİRİNİ
"KAFASI BOŞ, CÜZDANLARI VE MİDELERİ DOLU OLAN AŞAĞI DERECEDEKİ İNSANLAR"
OLMAKTAN KURTARABİLİRİZ.
BÖYLELİKLE DE
"GÜZEL DOST" OLARAK ANILABİLİRİZ...
***

Sıradan bir gün değildi, ama öyleymişcesine bir yandan FGCM ile aşklarını pekiştirirken yazışarak, öbür pencerede de Metalmilitan ile söyleşiyordu Hasan Balyem'deki odasında...
Yazdığı hack olayını da anlatmıştı ona.
"- Benim de bir arkadaşım var bu işlerle ilgilenen Jakabo. Türk ama ailesi Oslo'da. Valla ben MS/DOS'u kullanarak gözlerimin önünde bir sürü site ve kişiyi hacklediğini birebir gördüm.
Sen de süper bir programcısın ve kesinlikle anlaşırsınız onunla" deyip, 7/24 internette takılan o metal müzik hastası Norveç'liyi çağırmıştı sohbet kanalına.
Laf lafı açıp da, "- 3 aydır birbirimizi taciz ediyoruz ama ne o beni ne de ben onu hackleyemedik. Mail adresini vereyim de bir de sen bak bakalım şu Rus'a" dediğinde, tamam deyivermişti Hasan.
Yarım saat geçmemişti ki, elimdeydi Rus'un bütün şifreleri ve iletişim için kullandığı mail adresleri. Norveçli ve Metalmilitan şok geçiriyorlarken, bir yandan da Hasan'ı göklere çıkartıyorlardı ki tam, ekran birden karıştı.
Tamam, internetin her kullanıcısı gibi o Rus da kullanım esnasında izler bırakmış, IP adresi ya da mail adresi sayesinde kişinin tüm bilgilerinin belirlenmesi - şifrelerinin ele geçirilmesi - içine girdiği bütün veri trafiğinin dinlenebilir hatta değiştirilebilir oluşundan dolayı Hasan'ca kolayca hacklenmişti ama, şu an onu MSN'ine ekleyip duranlar kimdi?

Sonradan anlaşıldı ki, Norveç'liye kendini ispatlayıp da el öptüren Hasan, Rus'un arkadaşlarına hedef oluvermişti.
Biraz bilgi topladığındaysa haklarında, Borland International'ın Ukrayna'daki en büyük çözüm ortağı olduklarını, yazılım geliştirmede ise hiç de yabana atılır olmadıklarını görünce, "- Dur biraz aşkım. Başım belada. Bana müsaade. Musallat olan Ruslar var MSN'imde ve hack savaşı çıktı. Çok kalabalık saldırıyorlar. Görüşürüz sonra, byee!" yazıp, FGCM'den kurtulmuştu.
Sonra da günbatımına kadar o genç bilişimcilerle haşır neşir oldu, Ukrayna'yı turladı sanki sanalda...
Normalde her akşam Bekir alırdı Hasan'ı ve bira içmeye giderlerdi. O gün gelmemişti ve aramamıştı telefonla. Hasan'ın da kafasında binbir düşünce vardı zaten son birkaç gündür yaşadıklarından dolayı. Kendini çarşıya attı.
İstasyona inen Milli Kuvvetler caddesi kesinlikle çok kalabalıktı. Nefes nefese insanlar ve kafalarında da Hasan misali bir sürü düşünce.
Alacak verecek - giyim kuşam - yeme içme - gezinti - konut problemleri - iş ve işsizlik - pahalılık - can güvenliği - hükümetin önlem paketleri vs. vs.
Acı bir fren sesiyle irkildi.
Dizkapağının dibindeki kırık fara baktı önce, sonra gözü "aracın sahibinin sol kolunu ve kafasını camdan sonuna kadar çıkarmış" haline kaydı.
Adeta vücudunun yarısını camdan sarkıtmış, ağzını da olabildiğince büyük açarak mağara misali; bıyıklarının yarı yarıya sakladığı kirli dişlerinin de tüm azametiyle, gözlerinden değil kan sanki irin fışkıracakmış gibi, Hasan'ın bir türlü algılayamadığı sözleri bağıra bağıra sıralıyordu, ki, bunların çoğunluğu da büyük ihtimalle küfürdü.
Bağcıkları çözüktü Hasan'ın ama ayakkabıları ayaklarını feci şekilde sıkmaya başlamıştı.
Bunun sebebi de kesinlikle o şoförün çemkirişleri değil, beyni ve ruhundaki karmaşa, karmaşa ve karar aşamasıydı.

Her yanı kalabalık olan kentin bu görkemli caddesinde, caddenin iki tarafını hisar misali kesip duran iri ve hantal binaların arasında, akşamın inmek üzere olduğu şu alaca vakitte, karga ve sığırcık kuşlarının çığlıklarını ilk kez bu kadar net şekilde duyuvermişti.
Diğer sesler tamamen kesilmişti.
İşlerinden yeni çıkmış insanların sel misali akışlarına istemsizce kapılmışken durup, devasa bir mobilya mağazasının vitrinine takılıp kaldığını, aynalı vitrin camındaki yüzünü, evet o yüzünü farketti ilk kez bu derecedeki ayrıntılarıyla.
Nine sandıklarında lavanta çiçekleriyle bekletile bekletile yıpranadursun, bir türlü giyilmeye vakit bulunamamış eski zaman elbiseleri gibiydi yüzü.
Sadece o çağın değil, her devrin ışığı içine işlemiş bir yüz!
Işıl ışıl, pırıl pırıl, beyaz!
Ev eşyası satan mağazayı süzmeyi bırakıp, arabalardan habire inen cilalı ayakkabıları -sinek kaydı traşı eskimiş suratları - savrulan kravatlarıyla - yere düşmanmışcasına vuran topukları ve çantalarını sıkı sıkı tutar halde önünden geçip giden, başı dik - mağrur sistem insanlarını da bir çırpıda hücrelerine ayırdıktan sonra,
alması gereken kararın kazanç ya da kayıplarını hiç aklına getirmeden
"-Öyle olmalı!" diye fısıldadı.

"- Evet öyle olmalı;
çünki;
büyük bir sağlayıcının güvenlik duvarını aşıyorlar, veya, gizlilik derecesindeki birkaç belgeye ulaşıp, uluorta "biz yaptık - biz becerdik" şeklinde bağrışıyorlar.
Kendilerine, siyah zemin üzerinde dans eden renklerle bezeli bir websitesi hazırlıyorlar veya kadraja girmeden röportajlar veriyorlar medyaya.
İmkan olsa "insan için ne yaptınız, ve, şu yapabildiğiniz şeylerin önemi de, üzerlerine sürdüğünüz boyalarla yokolup gitmedi mi?" diye sorardı diğer bütün hackerlara.
Yıllarca gizli kalabilir ve günün birinde, sade ve sadece "güzel" olarak anılabilirdi.
Ve onlara, "- Sizler, toplum içine yırtık paça ve burnu sürtük ayakkabılarını makyaj malzemeleriyle boyayanlar gibi, sözümona, süslemelerle kalite enjekte etmiş kişilersiniz minicik bilgi dağarcıklarına. Hasan şu kitabı yazmasa ve ortaya çıkmayı kendisi istemese "Tanrısal bir güzel" olarak kalırdı. Bu işlerde de mükemmeli hiç kimse, iyi olanı ise "yakayı ele verdiklerinde" herkes zaten tanırdı." dese,
ve onlar da cevap olarak, "- Beyaz şapkalıların da Underground takılanların da en iyisi olduğunu iddia ediyorsun ama, adın çok az geçiyor sağda solda, ve, bir hikayeciden öte birşey de olmayabilirsin yazdığın şu kitapta!" şeklinde kendi büyüklükleri konusunda ısrarcı olsalar;
o saniye derim ki göğsümü gere gere;
"- 1822'de Charles Babage'nin Difference Engine, ve hemen ardından Analitik Motor'u yapmasından; makinesinin mekanik olmasına ve ölene kadar da tatmin edici olarak çalıştıramadığı halde, onu "sayısal bilgisayarın babası" yapmasından bugüne kadar hacker ve crackerlar vardı.
1993'te Beyaz Saray ve BM interneti kullanmaya başlayıp da, Clinton ve AlGore "information highways" isimli planı "vahşi batının tren yollarıyla donatılması" esasına benzeterek heryana fiberoptik kablo döşettiği, ve 50 web merkezinin aynı anda devreye sokulup, Netscape Browser'ın babası olan MOSAIC piyasaya sürüldüğünde ilk test edenlerden birisiydim ben.
Bu alemde, iyi bir hack uzmanını ya da crackerı herkesi tanır.
İyi hacker ya yakalanmış ya da yarım bilgi ve o bilgiden kat kat büyük kompleks ve egolarıyla caka satarken kendini reklam edip, aslında hiç olmadığı kadar becerikli olduğunu haykırmış, foyası ortaya çıkmak yoluyla da ulusal gazetelerin manşetlerine taşınmıştır.
Ve her iki tipin de çoğunu gruplar oluşturur ve tek başlarına çoğu zaman birhalt edemezler.
Mükemmel hackeri ise hiçkimse bilmez, duymamıştır sağda solda adını.
Çünki o, ereği ne idiyse müthiş bir hız ve kaliteyle ulaşmış, sessiz sedasız da çekip gitmiştir.
Ben de hep öyle yaptım...

Bağırsak, kalp ve midenin çalışmaları esnasındaki hareketlerine müdahale edemezsiniz.
Yine adı beyincik olan organ da bedeni ayakta tutmak gibi önemli bir görevi hiçbir dış etki kabul etmeden, ve mükemmel bir otomatiğe bağlı kalarak yerine getirir.
Vücutta, insan, mesela sadece soluk alıp verişini belli bir yere kadar kontrol edebilir.
Ben de bir PC sistemine kaynadığımda, sistemin insan kontrollerince denetlenemeyen her organı gibi davrandım.
En önemlisi de, acıyı tarifleyip sinir sistemine algılatılan ama kendisinde acı çekme kabiliyeti olmayan "beynin" yerini aldım.
Sıkıysa farket, ihbar et, yakala, yakalattır...

Mükemmel hacker ne yakalanmıştır, ne de ün - şöhret peşindedir.
İsim yapanlar veya isim yapma sevdasına kapılanlar,
her bir pohpoh ile sözümona aygırlaşır,
çok güçlü bir safkana dönüşür.
Bacakları kuvvetli - nefesi derin ve seri - ciğerleri körük gibidir.
Şişerler de şişerler ve bakanlar o beygirin kafasını sadece bundan ibaret zanneder.
Öyle ya, o heybete o oksijen sirkülasyonuna da o burun yakışır...

Fakat birşeyi esgeçerler :
Hack-Crack olayı koku olayıdır.
Küçücük burnu ve küçücük bedeniyle bir it, bir at'tan, üçbeşbin kat daha fazla koku alır!!! "...
İşte bu sözlerimden sonra eminim susmak onlara çok ama çok yakışır.
Evet öyle olmalı. DevilofHacker ile kaynaşmalıyım! Kararım bu olmalı!!!
Üç kasa bira aldı ve evine gitti.
İçecekti...
***
{08}
**********
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM
***************************

NOKSANLIKLARINI TERKEDİP
"GERÇEK İNSAN" OLMAYA NİYETLENDİĞİNDE,
KENDİNİ ARADAN SİLMELİ
VE YOLA ESERLERİNLE DEVAM EDEBİLMELİSİN.
YERYÜZÜNÜN MAHŞERLERİ İLE ELELE VERMELİ,
HAKİKATTEN SENİN OLAN TEK ŞEYE,
YANİ RUHUNUN İKTİDARINA ŞAPKA ÇIKARMALI,
ÖLEREK YAŞAMALI,
VE İLİMLERİN HİÇBİRİNE AİT NEŞTERİN
RUH'A İŞLEMEDİĞİNİ AÇIKÇA TECRÜBE ETMELİSİN.
BİL Kİ;
ASLINDA KENDİ DOĞUMUNA ZİNCİRLER İÇİNDE UYANDIN VE,
SAHİBİ OLDUĞUN RUH İLE SAHİBİ OLDUĞUN AHLAK,
ÖZGÜRLÜKLERİNE ANCAK VE ANCAK
KURBANLARLA - ÖZÇABAYLA - ACILARLA VE ÇATIŞARAK ULAŞACAK.
İRKİL, GENİŞLE, DEĞİŞ!
***

Yeşil yaprakları, salkım saçak dalları
ve hatta budakları da nefes alıyordu ağaçların
ama Hasan uyuyordu.
Rengarenk veya tonsuz bütün çiçekler,
ötüşen veya neredeyse soluk bile almayan böcekler,
yırtıcı veya barışçıl bütün kuşlar uyanıktı,
ama Hasan uyuyordu.
Ilıman rüzgarlar esiyor,
o rüzgarların güç verdiği bulutlar gökte yürüyor,
ve o bulutların ardından saklambaç oynayan yıldızlar görünüyordu,
ama Hasan uyuyordu.
Bir o tarafa bir bu tarafa rüzgarların da etkisiyle salım salım salınan
kuş, bulut, dal, yaprakların tümü soluk alıp veriyor,
dağlar birbirleriyle bakışıyor,
ovalarsa bol ürün vermenin kıvancıyla göğüs kabartıyor,
denizler tüm farkındalıklarıyla derin derin iç çekerek bu düzene aferinler düzüyordu,
ama Hasan uyuyordu...

DevilofHacker dokundu;
Hasan sıçradı, uyandı!!!
Uyandı ve rütbesi çok hızlı bir şekilde artmaya artmaya başladı.
Yükseliş sırasında içi bayılıyordu bazen, ve kaldıramıyordu - taşıyamıyordu ruhuyla bedeni bu süratli tırmanışı sanki.
Sonra en yüksek - en yüce mevkiye ulaştı, ve akabinde farkettiği şey; çok ama çok zengin oluşuydu.
At - yat - kat - fabrika - arsa - maden - tarla - avm - rezidans vs. herşeyi vardı.
Borsa ve banka denilen güçler onun parmağından dökülüverecek kelimelerin peşindeydi ve "tık" dese dikkate alıyorlardı. Şöyle küçücük bir mouse hareketi çekse, çok gelişmiş veya oldukça geri kalmış ne kadar ülke varsa, anında tarumar oluyor ve dengeler saniye saniye değişiyordu.
Peynirli yumurtasından koca bir parça aldı ekmeğiyle, keyifle yuttu.
Öylesine yakışıklıydı ki hem, sanırsın erkek güzeli.
Çok da şıktı çookk.
Aksi nasıl düşünülebilirdi ki, komik!
Nezaket paçalarından akıyor, zerafetle birleştiğindeyse etraftaki binlerce kadın ona olan hayranlığını haykıracak hale geliyor, çok sevdiğini bildiklerinden de sürdükleri güzel kokuları farketmesi için daha bir sokuluyorlardı.
Neye dokunsa - temas etse "okşayan bir yumuşaklık" kazanabiliyordu. Çelik bile!

Çevresini saran mimar - kahveci - çiçekçi - ressam - sinemacı - heykeltraş - tiyatro ve televizyoncu tafyası ise, onun göz - kulak - ten zevklerini gayet ölçülü ve ince bir titizlikle tatmin etme yarışındaydılar.
Önündeki envai çeşit yiyecekleri, ve hemen hemen her saat başka bir tanesinin tadına baktığı içkileri süzdü. Onlar da, tıpkı her gece veya canı ne zaman çekerse koynuna aldığı güzeller gibi onu mutlu etme sevdasındaydılar.
Tıp denilen basit ilim de onu zinde - pür neşe - dirençli ve olabildiğince kuvvetli tutmanın gayretindeydi.
Adını bile bilmediği meyvelerden yapılmış tatlının boş tabağı,
çeşnicibaşı ve aşçıbaşı tarafından binbir hürmetle huzurundan götürülüyor,
anında yeni ve başka bir lezzet ikram ediliveriyordu.

Çimdikledi kendisini.
Yok, uyanıktı ve hepsi gerçekti.
Az önce uyanmıştı yahu, ne rüyası ne uykusu!?..
Gözünü öündeki monitörden ayırdı,
elindeki mouse'ı bıraktı,
ve bakışları yerde yatan siyah pardesülü - beyaz şapkalı kişiye takıldı.
Yüzünün dörtte üçünü kapatan gece karası renkteki bandanayı sıyırdı...

Şaşırdı.
DevilofHacker'dı bu.
Nabzına baktı, atıyordu!
Tenine dokunduktan kısa bir süre sonra kayboldu...
***
{09}
**********
İLK İMZA
***********

İÇİNDE ÖNERİ OLMAYAN ELEŞTİRİ
HALİYLE CAN SIKAR.
FAKAT BİRİNİ KÖŞEYE SAĞLAM SIKIŞTIRIRSAN
HUYU BİLE ÇIKAR...
***

Saate baktı, geç kalacaktı işyerine. Apar topar soğuk bir duş alıp, yarım birasını fondipleyip yola çıktı.
DevilofHacker'dı artık ve birçok insanın sükse sebebi saydığı, kendisi için de rakamları itibariyle önem ve özel bir anlam taşıyan 6 haneli 119941 no'lu ICQ hesabının infosunu layık olduğu biçimde ayarlamalı, henüz Sıradan Ölümlü'lerin yeni yeni kullanmaya başladığı MSN Messenger'da ise devilofhacker’ın profil ve arayüzünü kendine göre düzenlemeli, ihtiyacı olacak yazılımları planlayıp onlara entegre etmeli, hazırlıklı olmalıydı net üzerindeki herşeye, ve DevilofHacker olmanın hakkını vermeliydi…

"Merhaba! Çiçek kokulu nefesini tenimin her zerresinde hissetmek istediğim;
soyunmasını Oscar'lık filmmişçesine keyifle seyretmeyi herşeyden çok arzu ettiğim;
kollarımın arasında bulduğumda evrenin sahibiymişim gibi doyuverdiğim kadın, merhaba sana..." yazdığında;
birsürü ASCII (Makina dili Karakterleri) koddan oluşan infoyu ve DevilofHacker nickini gördüğünde bir an panikleyen FGCM, durumu hemen toparlamış ve;
"- Demek hackte kullandığın nickin bu. Bana hiç söylemeyeceğinden korkuyordum. Sana da merhaba Hasan'ım, koca adamım, canımmm. Yoksa DoH mu demeliyim, hı?" yazmıştı, karşılıklı sevgi akıntılarına maruz kalmış konuşma penceresine...
O günkü yazışmalarının gecesinde DoH otobüse atlamış, sabaha karşı da, birzamanlar "küçücük bir karşılık bile beklemeden sonsuza dek sevebileceğini" düşündüğü, ve söz konusu olduğunda sebepsizce de olsa en büyük acıları çekmeye razı olduğu kadınının yatağında aldı soluğu.
Doydular.
Günlerce doydular birbirlerine, hiç doyamayacaklarmışcasına.
Ve her zamanki gibi, Balıkesir'e, yeni evine ve işine döndü DoH…
#kilise kanalında da Jakabo olarak fazla takılmıyordu DoH, ve günler sonra Müslüm bir mail attı ona :
"- Slm abi. Görünmüyon kaç gündür. Unuttun mu bizi yoksa?
Abi sen hack biliyon ve bizim okuldan arkadaşın kardeşine psikolojik işkence yapılıyormuş Kuleli Askeri Lisesi'ndeki üst sınıfta okuyan öğrenciler tarafından. Artis artis websitesi bile açmışlar. www.kulelixyz...
Bunu hackleyip, alt sınıfları ezmeyin lan yoksa aklınızı alırım" yazsana sitelerine.
Hadi be abi, kırma beni. Kardeşin; Metalmilitan"…

Bilinen ilk e-mail bombardımanı ayrılıkçı Tamil Gerillaları'nın Sri Lanka'nın yurtdışı temsilcilerine günlük 800 kadar eposta göndererek, 15 gün boyunca canlarını yeterince sıkacak kadar başarılı bir şekilde gerçekleştirilmişti.
Tamil Gerillalarının gerçek yaşamdaki kanlı saldırıları destekçiler tarafından bile kınanacak hale gelmek üzereyken;
"We are the Internet Black Tigers, and we are doing this to distrupt Pour Communication" imzalı mailler, onlara duyulan "destekçi sempati'nin" artmasına sebep olmuştur.

"Hacker for Girlies" grubunun ve popüler olmuş her hacker'ın da birer imzası varken, DoH'un da bir imzası olmalıydı ve her hack işinden sonra imzasını sanalda mutlaka atmalıydı.
Öyle de yaptı.
Metalmilitan'ı kırmamıştı ve Kuleli Askeri Liseli öğrencilerin websitelerini Müslüm'ün mailini okuduktan kısa süre sonra hacklemişti.
Yaptığı şeyin nedenlerini de belirtmiş,
sayfanın en görünen yerine de ilk kez imzasını bırakmıştı...

"DeviLofHackeR was here !"
(DeViL oF hæCqé® Burdaydı !)
ICQ : 119941
***
{10}
**********
DİLŞAD’IN NEZDİNDE KADIN GERÇEĞİNİ İDRAK
***********************************************************

NİCE ERKEK MESTOLMUŞ - BAŞI DÖNMÜŞ
VE GÖZLERİNİN YAŞI KALBİNE AKAR HALDE
"KADIN SEVGİSİ OYUNLARI" EŞLİĞİNDE
CENNETİN KAPISINA DAYANIR.
DURUM ODUR Kİ;
ÖNCE BAKACAKTIR "O KADIN" ORADA MIDIR?!?
TANRI KİTABINI,
RESUL SÜNNETİNİ DAHİ ARKASINA ATMIŞTIR
VE İLAHİ DÜSTURLARI ES GEÇİŞİNİN HESABINI
NASIL VERECEĞİNİ BİLE DÜŞÜNEMEDEN HİÇ,
"O YOKSA CENNETTE"
ROTASINI HEMEN CEHENNEME ÇEVİRECEKTİR!
SORMALI AŞK ADAMINA :
YERYÜZÜNDE SİZLER KADAR
"ALDANMAYA HAZIR"
BAŞKACA BİR YARATIK DAHA VAR MIDIR?
***

Her erkeğin bir ömür unutamadığı, etkisinden kurtulamadığı, bazen delişmen bazen hanım hanımcık, ufak tefek ya da genç irisi, fakat "sevimli ve kesinlikle çok çekici" bir kadın modeli vardır;
ve o kadınla uzun uzun birliktelik veya muhabbetle dolu anlar yaşamak, macera denizlerinde beraber kulaç atmak gerekmez.
Gözlerin aşinalığı bile erkeğin mutlu - tatmin olmuş bir hale gelmesine yeter.
İşte onlardan biriydi Bursa'daki bir Ticaret Merkezi'nde sekreterlik yapan Dilşad.
İlgisini çekmiş, DoH'a cevap vermiş, sohbet ilerleyince de resmini göndermişti.
Ay parçası gibiydi.
DoH'a düşen de kendi resmini göndermekti tabii.
Altavista arama motorundan bulduğu bir Finli'nin resmine,hazırladığı ajan yazılımı da gömerek gönderdi.
Finlandiya Bira'nın anavatanı gibiydi,
finlileri ve Finlandiya'yı bu yüzden de severdi.

Dilşad'ı her şekilde takibe aldı.
Şifreleri - epostaları - başkalarıyla yaptığı konuşmaları hep DoH'a da ulaşıyordu eş zamanlı olarak.
O yıllardan çok sonraları Keylogger'lar (tuş günlüğü kaydedici) çokça boy göstermiş olsa da;
ne o gün ne de sonraki günlerde DoH'un yazılımını yakalayabilen bir Antivirüs çıkmadı.
Keylogger tehdidinin tek amacı vardır.
O da, kullananın klavyesinde bastığı tuşları,
basılma sıralarını aynen koruyarak kaydetmek,
ve daha sonra bu bilgileri DoH'a iletmektir.
Yıllar sonra piyasaya sürülen Windows Vista ve Windows 7 işletim sistemleri tasarımları gereği Secure by Default (Varsayılan olarak güvenli) olsalar, ve hiçbir yazılım bileşenini Kernel Ring 0 seviyesinde (en üst seviyede sistem hizmeti durumunda işlemek) çalıştırmasalar da, DoH'un o günlerde yazdığı ajan program, sanki Microsoft tarafından onaylanmış ve digital olarak imzalanmış gibi sisteme sızabiliyor, ve Administrator seviyesinde yetki alabiliyordu.
Zaten; eğer "1024 bit prensibiyle şifreledim ben bu yazılımı, ve kesinlikle hackerlar kıramaz" diye konuşan bir firma için sen de kalkıp, "- Ooo, ne güzel, harika bir zeka ürünü, o programa güveniyorum" diyorsan eğer;
digital imza veya benzeri önleyiciler de o kadar güvenlidir.
Yok hayır, "- Birileri bir şeyi şifreleyip sunuyorsa bana, birileri de onu her an deşifre edebilir" mantığıyla bakıyorsan olaya;
güvenliğin işte o derece tatmin edicidir.
Firmanın adı Microsoft olsa dahi;
bu durum asla değişmez…
Dilşad'ın çok hoşlandığı, sohbet ederken yanıp tutuştuğunu her fırsatta belli ettiği Hatay'lı Polis memuru evliydi. Ayıptı. Dilşad bekaret manasında olmasa da, evlilik bağlamında kız oğlan kızdı ve o polise abayı yakmıştı. Hatta Bursa'da birlikte olmuşlar ve kendini ona sunmuştu.
Bir gün, "Dilşad, sana önemli bişi söyleyeceğim ama bunu yüzyüze söylemem gerek" dediğinde DoH, hemen kabul edilmişti teklifi. DoH'a güvenilirdi.

Kankası Bekir'le atlayıp gittiler, Özdilek Tekstil'in kafetaryasında buluştular.
Laf lafı açtı ve konu Dilşad'ın kullanılması - kandırılmasına geldi.
DevilofHacker mevzuyu patlattı.
Özetle; o polis tüü-kakaydı.
"- Sana ne be herif! ICQ da benim, .m da meme de benim! Dilediğime veririm!!!" diyerek masayı terkeden Dilşad'ın ardından bakakaldı iki kafadar.
Bu mudur, bu muydu yani özeti herşeyin?
FGCM de Halis'le, Halis'in evinde yaptıkları veda görüşmesinde bu mantıkla mı hareket etmiş, ve DoH sorduğunda, yine bu mantığın ışığıyla mı "Asla - Yok valla - Olmadı - Sevişmedik" lakırdıları etmişti.
Soğudu DoH'un yüreği.
Don tutmadı ama soğudu.
FGCM'ye duyduğu aşk BSOD veriyordu.
BSOD (Blue Screen of Death - Ölümcül Mavi Ekran) veren işletim sistemi bir süre daha tekleyerek de olsa çalışır, şansı çoksa çökmez ama pek işe de yaramazdı.

Oysa birini, senden istediği herşeyi yapabilecek kadar sevdiğinde, gerçek aşk kol geziyor ortalıklarda demektir.
Öyle ki; sana;
"- Acı çekiyorum, öldür beni!" bile dese, canını aşkla almış olursun, ve adın katile bile çıkmaz onu "çektiği acıdan kurtulsun" diye öldürdüğünde.
Eğer birini gerçekten seviyorsan, onun ihtiyacı olan herşeyi kendininkilerden önde tutar, zerre kadar sapma olmasın istersin onunkilerin yerine getirilmesinde.
Bunlar, akla hayale sığmayan - iğrenç ötesi şeyler bile olsa dik durur ve karşılarsın.
Binbir parçaya bölünüyormuş gibi olsa da kalbin, hayıflanamazsın.
Böyle yazar DoH'un kitabında,
ve sevgi dedikleri küçümsenecek bir hediye değildir yahu, kıymeti bilinmeli!
Tıpkı, karşılıksız sevgiyi gerçekten bilen şu adam gibi :
Anadolu'da, küçük bir köyde, çok sevdiği ve aşık olduğu karısının, sevgilisiyle kaçıp kendisini terk edeceğini anlayan kör adam, başına bir iş gelmesine ve sefillik çekmesine gönlü razı olmadığından, kaçacağına yakın, ayakkabısının içine para koymuş gizlice.

İsmi de Aşık Veysel olarak bilinirmiş o yüce adamın herkesce...
***
{11}
**********
PİKNİKTE VE HER YERDE KAVGA
*****************************************

"İÇERİMDE YALNIZLIĞIN ACISINDAN BAŞKA NE VAR Kİ?"
DİYE DÜŞÜNÜP DÜŞÜNÜP;
"HOŞLANDIĞI ŞEYE ERİŞEMEZ" HALLERİNDEN ZOR DA OLSA SIYRILIP;
"BİR ŞEKİLDE MAKSADA ERMEK LAZIM" FİKİRLERİYLE YOĞRULUP;
MENZİLE VARDIĞINDA GÖRÜRSÜN Kİ;
AYNA,
BAŞKA BİR AYNANIN İÇİNDE
KENDİ VARLIĞINDAN HABERDAR OLMUŞTUR,
FAKAT,
"ARTIK BİR BAŞINALIKTAN KURTULDUM"
DEDİĞİ ANDAN BERİDİR
OMUZLARINDA
ÇOK ÇOK ÇOK DAHA BÜYÜK
PENÇELERİN KIYICILIĞI VARDIR...
***

İnsanoğlu "Sahip Olduğunda" mutlu olacağını zanneder ama yanılır.
Çünki, bir şeyi yaparken aşk ile yapmalısın.
Eski dilde, özünde, İŞK'tir kelimenin aslı.
İbadet-Şükür-Kanaat yani.
AŞK'ı da rıza üzerine yaşamalısın ki, meta olarak kalmasın.
DoH da kadınını böyle sever, ama, kadınların daha önce anlatılan tutumlarının yanısıra; içinde yaşadığı toplum ve eşyanın dışında varolabilen tek bir filozof görülmemiştir henüz dünyada!
Ve bütün bu doneler ışığında FGCM ile olan ilişkilerini "olduğu yere kadar olsun, gittiği yere kadar gitsin" seviyesine çekiverdi DoH.
Sonra da FGCM ile Halis'i, Dilşad ile polisi düşünüp söylendi :
"- Bir mezarlık düşün ki;
orada iyilik - güzellik - saflık - duruluk - şefkat - acıma - doğruluk - dürüstlük - samimiyet - yürektenlik yanyana mezarlarda sessiz sedasız yatmakta.
Tümü, ruhumun "FGCM ve ona duymam gereken aşk konusunda devrim yapmak niyetiyle hazırladığı bombaların elinde patlamasıyla" havaya uçmuş, ve gönlümün uçsuz bucaksız genişliği herbirine mezar olmuş.
Ne devrimi be ey ahmak, neden bu hayale kapıldın ki birdenbire?
Bilmem kaç zaman önce "insanlık" denilen o yüce makam zaten "hiç" olmuşken, sen gidip başka fantaziler bulsana kendine!"
Nice zaman sonra, her fırsatta yaptıkları gibi, iki şehri bir edip, FGCM ile yine buluştular.
"- Tuhaf duygular içindeyim DoH. Eşimle birlikteyken emin ol suçlu hissediyorum kendimi. Sanki yasak olan şey seninle gizli gizli buluşmalarımız değil de, kocamla olan ilişkilerim, iki kardeş gibi de olsa, aynı çatı altında ona hizmet edişlerim!".
DoH hemen FGCM'den uzaklaştı ki, ne uzaklaşma!
Anlaşılmaması imkansızdı, adeta kaçtı.
"- Yoksa, yoksa suçlu olduğumuzu mu düşünüyorsun, hı? ".
DoH boş bulundu ve yanıtladı :
"- Kesinlikle yanlış bu yaptığımız."
Cümleyi kurduğu an, FGCM'nin, "- Madem öyle neden devam ediyorsun benimle birlikte olmaya? Neden o bira denizlerinde "edepsizliğe varan çıplaklığımızı yaşadığımız 3-4 günlük kaçamaklarımıza" devam ediyorsun?" diye soruvereceğinden korktu.
Çünki böyle bir soruya verilecek yanıtı yoktu.

"- Ne olur doğruyu söyle, beni aşağılık bir kadın olarak görüyor musun bazen?" dediğinde FGCM,
cevabı,
"- Şimdi kızacağım ama! Kalk giyin hadi, ve evine git!" oldu.
FGCM yere öylece atılıvermiş çantasını kaptığı gibi banyoya girdi.
"Hiçbir insan onun ruhsal dengesini bozup da abuk subuk bir harekete yönlendiremez.
Çünki benden dolayı antrenmanlı ve güçlü o!" diye düşündü,
bir yandan da tedirgin olarak DoH.
"Acaba çantasında kesici birşey ya da bir kutu hap var mıydı?" şüphesi de geçmişti aklından bir an.
O'nun üzerine yıktığı sorumluluktan endişe duyduğu kadar, gururlanıyordu da.
Yakın zamana kadar içinde bulunduğu "depresif sıkıntılardan" tereyağından kıl çekercesine olmasa da kurtuluşunu FGCM'ye borçlu olduğunu getirdi aklına.
Keşke farkında olmasaydı, keşke.
Salt kendi kazanımları için mi devam ediyordu DoH bu ilişkiye?
Yoksa "Amaç ve ereklerini" gerçekleştirmek için kendinden öç alıyordu da bu süreçte FGCM'yi mi katalizör olarak kullanmaya karar vermişti.
Rahatsızdı bu durumdan aslında, çünki kendisinin FGCM için ne derece önemli olduğunu ve onu tam manasıyla olumlu sayılacak düzeyde etkileyebildi mi kestiremiyordu.
"- Git artık!" dedi.
FGCM tebessüm etti.
"- Güle güle Sevgili. Ara, hemen gelirim, bilirsin." şeklinde söylendikten sonra kapıyı vurarak çıktı gitti.

FGCM gidip yalnız kaldığında, bir "mutsuzum ve gezegeni imha etmek istiyorum" müziği attı Winamp'ın playlist'ine DoH.
Anouar Brahem adlı tını dehasıyla İmisaba tanıştırmıştı ICQ'da kızın mutsuzluk sebeplerini konuştukları birgün.
İngiltere'de yaşıyordu İmisaba. Ailesi Hatay'da yaşasa da, tedavi olabilmek için oraya gitmişti.
Ciddi bir kadınsal sorunu vardı kendi deyimiyle ve hamile kalamıyordu.
Bu yüzden de Anouar Brahem'in insanı intihara bile sürükleyebilecek "Leila Au Pays Du Carrousel" gibi parçalarını dinliyor, hareketli ve kıpır kıpır olanlara dönüp bakmıyordu.
"- Geleyim oraya bir süreliğine ve benden hamile kal. Gör bak, damızlık ne derece önemliymiş diyeceksin. Genç - güzel - sağlıklısın yahu!" dediğinde DoH;
"- Gel de; sana verene kadar kimlere verdim, kimler kimler becerdi de gene olmadı be DoH. Yedi sülalemi halletsen bile hamile kalamam ben, artık eminim :D" diyebilecek kadar da uçuk ve hayata bağlı bir kızdı. Tuhaftı…
Tarifini bile yapamıyorken, bütün varlığınla peşinden koşuyorsan, hah işte, aşıksın!
FGCM de öyleydi.
Ören'deydi ve DoH alo der demez geldi birkaç gün sonra Altınoluk'a.
Sürekli gittikleri ağaçlık - yeşil çimen zengini ve bir o kadar da ıssız arazilerden birindelerdi.
FGCM iki elinin başparmaklarıyla işaret parmaklarını birleştirip çerçeve işareti yaparak;
"- Baak, bu senin resminnn" dedi,
DoH'un omuz hizasından yukarısını dikdörtgenin içine alarak.

"- N'oldu ruslarla savaşınız, anlatsana detaylarını, neler yaptın?" diyerek de,
konuyu aylardır merak ettiği meydan okumalaşmalarının haberini almaya getirdi.
DoH ise soğuk sayılabilecek bir ses tonuyla
"- Boşver şimdi şu salak takımlarını" şeklinde cevap verdi.
FGCM taşı gediğine koydu :
"- Yalancı, ne boşvermesi. Eylem ve sanal becerilerinden bahsedip seni övmelerine bayılıyorsun forum sitelerinde!
Ve deşifre edilemez oluşundan müthiş keyif alıyorsun!
Görüyorum ve takip ediyorum bana verdiğin adreslerdeki hack sitelerini akıllım, hem de günü gününe. Ama sorunca, boşver şimdi diyorsun!".
DoH gülümsedi. FGCM yanılıyordu.
Övülmek - takdir edilmekten değil, konu ne olursa olsun,
FGCM'nin onu övmesinden ve yere göğe sığdıramamasından hoşlanıyordu çünki.
Onlarca hacker ile tek başına yaptığı sidik yarışlarından sonra, sadece FGCM sezgi ve duygularını kullanarak belli tespit ve yorumlar yapabiliyordu.
İnanılması güç bir "sağduyu veya derinlemesine görüşlerle" perçinliyordu olayların cereyan süreçlerini değerlendirirken.
"- Yanıldın yine. Ben hack savaşlarımı sadece senin övüyor oluşundan hoşlanıyorum" dedi DoH.
FGCM dudak bükerek, "- Al sana daha büyük bir yalan!" dediği an, DoH küçük bir çocuğu sarsarcasına omuzlarından yakaladı onu ve;
"- Haksızlık etme! Söylediğin herşeyi - yaptığın her hareketi - rahatsız etmeyen tenini - gülümsediğinde dudaklarının kıvrım kıvrım kıvrılışını - maceralarımdan örnekler vermeye başladığımda dört gözle dinlerken, başının yana düşüşünü - sanki birşey arıyormuşcasına uzaklara dalıp gidişini - somurttuğun anlarda alnında oluşan kırışıklarını da seviyorum mesela!".
Pelte gibi olmuştu FGCM.
"- Ben de senin ayaküstü söyleyiverdiğin şu kusursuz yalanlarını çok seviyorum.
Ağzından çıkan her kelimenin yalan olduğunu biliyorum, ama yine de seviyorum işte."
Sırıttı DoH : "- Devam edeyim öyleyse, hı?" diye sordu.
"- Seninle seks yaparken zamanı durdurmak isteyişim şu pırıl pırıl havanın böyle kalması içindir mesela. Şu huzurlu ortamı - tembel tembel uzanıp da hiçbir şeyi dert etmeden biraların dibine vuruşlarımızı - sevişirken ruhumun da tüm yorgunluğunu alışını - çepeçevre saran sıcaklığını ve o derin oral seks yapışını değil de, hazırladığın yumurtalı yemeklere bağlıyorum mesela sana hayranlığımı.
Sevişirken duyduğum kalp atışlarının sesi, ve bir bakışından da ne yapmak istediğini anlıyor oluşum ise şeytan oluşumdan mesela, seninle hiç ilgisi yok! Doğal olarak da seni seviyor oluşum hikaye!
Buyur sana gerçekler!"
"- İşte şu konuşmaların,
ve konuşurken takındığın tavır,
beni hayran ediyor sana!" diyerek öptü DoH'u FGCM.

DoH, samimi ve şen bir üslupla :
"- Rusların canına okudum. Abi diyorlar başka bir şey demiyorlar artık. Birtanesinin Borland Inc.'in çözüm ortağı olduğu şirketi varmış 17 kişilik.
"- Tanışmak imkansız olsa gerek de, iletişim içinde kalsak bari en azından DoH abi" diye çok yalvardı.
Engelleyip gönderdim tabii ki MSN'den. Risk Risktir!"
Güldü FGCM, "- Sağol", dedi ve sevişmeye durdular.
Soluk soluğa - ten tene - tin tine - ter tere.
Takatleri kalmayıncaya dek seviştiler.
Kaç kez zirveye çıktıklarını değil, enerjilerinin son damlasının ne zaman tükeneceğini baz alıyorlardı seks yaparken.
Sonra da uzun dinlence ve sessizlikler. Rüya gibi...
Ören'deki yazlıkta uzanmışlarken yine birgün;
"- Orada burada buluşmamız çok tehlikeli olmaya başladı biliyorsun.
Şu durumda kiralık bir ev almak daha mantıklı olacak" diye hayıflandı FGCM.
"-Param yok" dedi yarım ağızla DoH.

Hiç de parası olmamıştı ki zaten.
Kazanamamış olduğundan değil, para - mal'a hiç önem vermediğinden sahiplenmemişti materyalleri.
Sırtı üşürse hırka - kıçı üşürse don - delirmemek için bira, sigara, internet ve çok sevdiği yağda yumurta dışında bir şeyleri hiç önemsememişti hayatta.
Çocukluk öğretilerindeki "Delikanlı adam nasıl olur?" tarifleri ışığında;
"- Ben öderim dairenin kirasını" diyen FGCM'ye gürlemiş ve;
"- Çıldırdın mı sen kadın!
Karı parası yiyebilecek bir adam olarak mı görüyorsun beni?" diyerek, azarlarcasına yüzüne çarpmıştı teklifini.
"- Konuyu bu şekilde çirkinleştirme DoH. Erkekler neden bu derece budala oluyorlar bazen hiç anlayamıyorum. Kirayı ödeme gayem, daha uzun saatler boyunca güven içinde beraberce vakit geçirebileceğimizdendi.".
Duymazlıktan geldi DoH.
Birasını ve sigarasını aldı, balkona çıktı.
FGCM'yi baştan çıkarıp kendine aşık ederken, bir üniversiteli genç yüzünden olayların buraya varabileceğini düşünmemişti. İlk günlerde çok direnmiş ama sonunda DoH'un bile ummadığı şekilde, hayatında Halis denen o çocuk varolmasına rağmen kendini DoH'a bırakıvermiş, üstelik kocasını da tüm zenginliğine rağmen hayatından çıkarmıştı.
Keşke DoH hayatına girdikten sonra Halis'in evine gitmese ve DoH'u kaybetmeseydi.
Oysa FGCM bu hissettiklerinden habersizdi DoH'un. Ve şimdiki haliyle de bambaşka bir kadındı sanki.
Çünki artık rahatça söylüyordu oğluna - annesine - çevresine mesela DoH'la buluşup da ortadan kaybolduğunda yalanlarını, ve oldukça da inandırıcıydı. Önceleri beceremezdi. Dünya dolusu tehlikeyi göze alıyor, herşeylere meydan okuma cesaretini bulabiliyordu kendinde. DoH da doğal olarak huzursuzdu. FGCM'nin neredeyse tersyüz olmuş biçimde değişmesine sebep kendisiydi.
Çünki onu silahsız bırakmış, dayanaksız birşekilde bütün savunma mekanizmalarını ortadan kaldırmış, kendi güçlerinin gölgesine sığındırtmıştı.
Gerçi, onun böylesine teslim oluşu DoH'u gururlandırmıyor değildi, fakat, FGCM "tutku ve aşkla" kendisini bile kaybedecek derecede güçsüz kalarak onun kollarına düştüğünde, onu uyandırmamıştı.
Şimdiyse geri çok zor dönebileceği bir ağın içindeydi,
ve bu ağı da aslında Halis olayıyla kendisi örmüştü…
Omzuna yaslanan "kadın kokulu" başıyla irkildi FGCM'nin.
Bir yandan da, "- Seni çok seviyorum" demişti.
"- Biram bitti, bira getir dolaptan" diye,
tonunun en soğuk haliyle emretti DoH, ve surat asarak gitti FGCM.
İşte, yaşamından da bu şekilde, suratı çarşamba pazarına döne döne de olsa gitmeli ve kendini bulmalıydı. DoH böyle olması gerektiğinden emindi.
Ama mesela, bira istemesinde olduğu gibi,
onu yanında istediği an hemen kapıp kopup gelivermeliydi de.

Bira getirdi FGCM ama susmadı.
Susmak bilmedi.
Kustu içindeki kızgınlığı - öfkeyi - siniri, ama birşeyi hesap etmedi :
Ortalığın toza dumana boğulduğu, ve karşısındaki hangi cesaret seviyesinde olursa olsun;
aklının karıştığı öfke anlarında DoH, "- Hoop, dur, sakin ol, ne bu halin yahu? İnsanlarla bir elektrikli testereymişsin gibi konuşuyor, kırıyor - kesiyor -parçalıyorsun! Azıcık sükunet, azıcık akl-ı selim lütfen!" demezdi Hasan'a...
Estirdiği fırtınadan sonra vurdu kapıyı çıktı kadınını ağlar - çırpınır halde bırakarak...
***
{12}
**********
BANKACI
***********

SÖZLER OLGUN VE DOLGUN OLMAKTAN UZAKSA,
DOSTUN ZİHİN KARIŞIKLIĞI
İÇİNDE BULUNDUĞU DOSTLUĞA DA BULAŞMIŞSA,
AŞK,
TEKRARLANAN ŞOKLARLA ÇİZGİDEN SAPIP DA
ARTIK GEOMETRİK ZİHNİYETE GÖZ KIRPABİLİYORSA;
"KLASİK TRAJEDİ RUHU" AYAKLANIR VE,
ÇİFTİN HAKSIZCA MUTSUZ EDİLENİ,
YAKASINDA PARABOLİK MİKROFON DAHİ TAKILI OLSA,
YOLDAN ÇIKAR VE ALDATIR...
***

Taylıeli'nden Ören İskele'ye kadar olan 3-4 kilometrelik yolu, sinirden yarım paket sigarayı ve evden çıkarken kaptığı 3 birayı bitirerek yürüdü DoH. Çay içmek için oturduğunda sahildeki çayevinin taburelerden kurulmuş bahçesine, aklına Derya geldi, aradı :
- Naber, haftasonu bugün, evde misin? Geleyim mi, çay - çorba içirir misin?
- Koca kadınsın sen be. Üstelik bir şey demez emin ol baban olacak o azgın teke. :P
- Tamam, bulurum bulurum. Geliyorum, sen çık kapıya...
Balıkesir - İzmir - İstanbul - Bursa - Manisa bölgesini tarayabilen bir yazılım geliştirmişti DoH.Bu yazılım, daraltılıp genişletilebilen bir IP aralığını izleyebiliyor, kelime süzebiliyordu. MetaTagging denilen yöntemdeki, browserların hazırlanan sayfalara yöneltilebilmesi için arama motorlarında, web sayfasının kodları yazılırken, bir liste halinde ve branşla ilgili, istenilen sayıda kelime verilmesiyle yapıldığı gibi; DoH da kendi yazılımıyla internet üzerindeki her eposta - MSN - ICQ - IRC yazışmalarını dinleyebiliyor, verdiği "ilginç" kelimeleri içeren konuşmaların sahiplerinin de peşine düşüyordu.

MetaTagging olayını biraz açalım : Bir işyeri sahibi, kendi websitesinin MetaTag'ları arasına, "Biz Canon ürünleri satıyoruz. Siemens ürünleri de iyi olmasına rağmen bunları satmıyoruz." yazmıştı. Arama motorlarında "Siemens" kelimesi aratıldığında, otomatik olarak bu işyeri sahibinin websitesi de sonuç listesi içinde yer alıyordu.
İşte DoH, yazılımının içine, mesela, "düzüş" kelimesini de koymuştu ve birbirleriyle yazışırken bu kelimeyi kullanan kişilerin peşine düşüyor, onları yakın takibe alıyordu.
Bu tip müdahaleler mümkündü DoH'un hünerli elleriyle, ama, hack alemi aynı derecede profesyonel değildi henüz o dönemlerde.
Benzeri yöntemleri, Amerikan Federal Soruşturma Bürosu FBI'ın sistem mühendisleri 2000 yılında CARNIVORE adlı bir uygulamayla kullanmış ve internet trafiğini izlemiştir. 2000 - 2001 yıllarında kullandıkları bu izleme tekniğiyle 26000 civarında suçluyu yakalamışlardır. Demek ki, birileri takip edebiliyorlar ağı…

DoH da kendi yazılımı ve onu farkedemeyecek kadar aciz kılınarak ününe gölge düşüren ECHELON sayesinde, değişik sunucular (Server) üzerinden aktarılmak durumunda olan verilerin tamamını süzmüş, öyle ki, uluslararası ölçekte çalışan ve belli başlı ağ düğümlerinin - omurgalarının tam merkezinden elde ettiği verilerle;
a-kişisel veriler,
b-sadece belirli bir ibarenin geçtiği her türlü diyalog,
c-sadece belirli özellikleri taşıyan, kıymetli iş dünyası verileri,
d-belirli bir ülkenin vatandaşlarına ait her türlü veriyi elde etme başarısını yakalamıştı.
ECHELON'un yaratıcılarıysa farkına bile varamamıştı.
Tek bir hata yapmıştı DoH bu süreçte, ve onu da Balıkesir Telekom Bilgi İşlem servisine, iş dünyasından tanıdığı Fahri isimli programcıya çay içmek bahanesiyle uğradığında, herkesin bir boşluğuna getirip sistemde kendi icraatlarını açık edebilecek olan delil ve tıkanıklığı gidermiş; Balıkesir'den çıkış noktası olan Telekom Ana Server'i üzerinden kendine yol vermişti.
İşte Bankacı Derya ile böyle tanışmışlardı.
"- Ölür diye üzülüp durduğumuz adam anjiyodan sonra tam bir azgın tekeye dönüştü şekerim. Neredeyse 35 yaşıma geldim ve odamdayken bir o yana bir bu yana dönerken buz gibi yatağımda, bir de babamın, yeni evlendiği Fatma teyzeyle sevişmelerinin seslerini dinliyorum valla sabahlara kadar.
Bıktım yaa :(" şeklinde bir mesaj atmıştı Balıkesir merkezdeki bayan kuyumcu arkadaşına, ve DoH'un Robot Yazılımı bu mesajı kayda değer bulup "Havuz'a" almıştı.

DoH da, hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra, ICQ ve MSN'den listesine ekleyip ilgisini çeken bu bankacıyı, daha sohbete başlamalarının ilk dakikalarında,
"- Balıkesir, Ören, xyzq Mh.' desin demi sen? Ev telefonun da 02667...." diye yazmış, Derya'yı şoka sokmuş ve şaşırtmıştı.
Akabinde günlerce laflamışlardı sanal ortamda, ve DoH'a tam olarak güven duymuştu Derya. Üstelik DoH boşanmış ve bir oğul sahibi olsa da, belki Derya'nın evlenebileceği biriydi. Samimiyetleri ilerlese de hiç buluşmamışlardı, ama işte, FGCM ile yaşananların hışmıyla onu aradı DoH ve birkaç saat Derya - Babası - Fatma Teyze'ye konuk oldu.
Sonra da bindi otobüse, evine döndü. Kısa bir zaman sonra Altınoluk'taki evde tekrar buluştular Derya'yla.DoH'un "Sıradan Ölümlü'leri" kazandığı nokta; onların DoH'taki özellikleri gördükten sonra, sahip olduğu melekelere önce korku sonra da saygıyla bakıp, kaybettikleri ya da hiç kazanamamış oldukları bu şeylerden övgü ile bahsedip, bu ilgilerinin de onları manen zenginleştireceğine yürekten inandırmış olmasıdır.
Onlara; çirkin olanın "Çirkin" sıfatıyla anılmasının kimseye birşey kazandırmayacağını, ama, "Güzel" olana çirkin demenin her iki tarafa da ciddi kayıplar yaşatacağını, bilinçaltlarına da kazıya kazıya anlatmasıdır.

Bağnaz - Tutucu seviyesindeki bakışıyla "bekaret - koca" öğretisine sıkı sıkı bağlı olan Derya, işte DoH'un bu güven veren yanına saralanıp, bir odada ve sarhoş halde sohbet edebiliyordu kül rengi bir Altınoluk sabahında DevilofHacker'la.
Sohbetin her anında ona "seçimlerinin sorumluluğunu taşıyabilecek olgunlukta ve yaşta bir yetişkin olduğunu, bütün dünyanın olmasa da en azından DoH'un ona bir komplo kurmayacağından emin olmasını" işliyor, rahatlatıyordu DoH. Çünki kararlıydı, bekaretini alıp onu özgürleştirecekti.
Herkes gibi bir SÖ idi Derya da ve üstüne üstlük korkaktı. Yalnızlıklarının acısını sessizce çekiyor, yaptığı aptalca tavırlara haklı nedenler bularak, aslında zayıflığın zirvesindeyken, kendini iradeli ve güçlü gösteriyor, öpüşme taleplerine binbir nazla razı oluyordu DoH'un. Kızoğlan kızdı ve aklınca kendini kocasına saklıyordu.
Vakit geçtikçe, ona başkalarından "farklı" bir şekilde değer veren ve kaliteli bir ilgi gösteren adama yavaş yavaş kendini kaptırıp, koyverdi.
İspanyol Komutan Fernandez Gonsalvo'nun "Namusun dokusu kalın olmalı" sözünü detaylıca açıklayıp, evleneceği kişinin sadece bakire olmayışına değil, şu çıplak haline de kızabileceğini söylediği esnada DoH, külotu ve sütyeni üzerinde olmadığından utanan ve örtünmeye çalışan Derya, kendini tamamen savunmasız hissediyordu.
Çekyata uzattı onu DoH ve usul usul okşamaya başladı her yerini. Çok ama çok titriyor, kafası karışıyor, adamın gözlerine bakamıyor, kendinden utanç duyuyordu Derya.
Bir yandan da ahlar - oflar - göğüs germeler - içini çekmeler eşliğinde, sırılsıklam olduğunu hissedebiliyordu. Az önce sırtında gayet güzel bir elbise olmasına rağmen, şu an tamamen çırılçıplak bir bedeni - kurumuş bir boğazı - kavrulmuş dudakları - öpüşleriyle onu sanki serinleten bir adamı vardı üstünde.

Onun vıcık vıcık olmuş apışarasına sürtüyor aletini, çıldırtıyordu DoH.
Derya'nın "sanki hıçkırık tutmuşcasına" sarsılan zayıf bedenini göğsüyle sıkıştırıyor, sıkıştırıyor, kendini son hamleye inceden inceden hazırlıyordu ki; kaşlarını hafifçe çatmış haldeki Derya çok net bir refleksle kurtuldu, ve altından çıkıp yere oturdu :
"- Yapamam DoH, yapamam! Sonuçlarının beni nereye götüreceğini bilemediğim bu serüvene - bu çılgın yolculuğa, bekâretimi sana sunmayı istesem de, çıkamam. Affet beni n'olur!.."
Konuşmadı DoH Duşa girdi, soğuk suyla kendine geldi.
Onu o pozisyona fiziken ve manen getirmesi tüm gecesini almıştı, ama o, son saniyede vazgeçmişti.
Dürüstlük sanılan şeyler insanı nasıl da gerçekçi düşünemez hale sokuyor, nasıl da inat budalası yapabiliyordu. Oysa onu kurtarmasına ihtiyacı vardı, fakat, DoH'a da kendisine de o şansı tanımadı…
DoH en çok emeklerine üzüldü.

Çünki;
1946'da Pensilvenya Üniversitesinde üretilen ve ENIAC (Electronic Numerical Integreter and Calculator) adı verilen 30 ton ağırlığında - 139 metrekare alanda kurulu - 30 metre uzunluğunda - imalinde 1800 vakumlu lamba kullanılan - 100 kW enerji tüketen - içerisindeki lambaların yüksek ısıdan dolayı çabucak patladığı ve teknisyenlerin bunları yenilemesinin günler sürdüğü - bütün bu çabalara rağmen sadece 4 işlemden 1 tanesini yaptıktan sonra lamba değiştirme işinin tekrarlanarak devam ettiği bu uğraşlarda harcanandan daha fazla emek harcamıştı Derya'nın kızlık sorunsalından kurtulabilmesi adına.
Olmadı.
Giyinip çıktılar ve bir daha da görüşmediler.
***
{13}
**********
DOÇENT
***********

ALİM ODUR Kİ;
İHTİRASLARININ KISKACINDA
HEDEF GÖZETMEKSİZİN YOL ALMAZ,
SIRF "BİLMİŞ OLMAK İÇİN BİLMENİN" HAYIRSIZLIĞINA
KENDİNİ ASLA BIRAKMAZ!
VE BİLGİSİNİN GÜCÜNÜ
TEK BİR İNSAN YA DA SOSYAL BİR FAYDA İÇİN,
ADI "İYİLİK OLSUN DİYE İYİLİK" ŞEKLİNDE ANILACAK BİÇİMDE,
BONKÖR BİR TAVIRLA,
KULLANIR DA KULLANIR...
***

Karlı bir Şubat gecesi,
hiç de tanıdık olmayan tuhaf bir numara belirmişti telefonunda.
Açtı :
"- Evet, Marmara Üniversitesinde görevliyim.
Dee, siz kimsiniz?
Hangi ülkenin numarası şu beni aradığınız numara???"
Bir yandan da mutfak tezgahında asılı duran,
ve bardakları parlatmak için kullandığı bezle burnunu siliyordu.
Konuştu :
"- Nasıl önemli değilmiş ülkeniz yaa!
- oıuoıuoıpooığpopğoğpopoğpopo
- Kimsiniz, ne istiyorsunuz?!!!
- gfdsfgdghfjhgjhlkjlkjşlkjşklşlkşlkşlk
- Nasıl yani yaa?!!
- işlişlişllknjbjhhfdgfchgvhgvhjgjkhgkjhkj
- Doçentlik tezim ve sevgilimle çektiğimiz çıplak fotoğraflarım mı???
- hkjhkjhkjbmnbvhgfhgdfghghgfhgfj
- Neee???
- lkjlkjpoıpoıpoıpokşlkkknöjhbmhgfgd
- Kimsiniz siz ya?!!!
- kjhkjhkjhkjhluoıyuyıuyıuyıuyuyujkhkj
- Ama!!!"…

Bir an telefonda hiçbirşey duyulmadı.
Sonra o gizemli ses,
insanı zirve sersemine çeviren bir tonla açıklamaya girişti :
"- Zaten kontörüm az.
Beni iyi dinle ve bilgisayarını formatla.
Formattan önce de, senin için ne varsa diskinde, hepsini yedekle. Orda tezini görmeseydim bu işe girişmezdim, seni aramazdım. Bilgisayarını herkesin erişebileceği seviyede tutan bir güvenlik açığın var.
Söylediğim şeyleri yapmayı bilmiyorsan, güvendiğin ve bunları yapabilecek birine yaptır ama çok çabuk davran.
Zaten son 7 kontörümü de seni ve yazdığın tezini kurtarayım diye harcadım.
Çünki bilgisayarına not bıraksam sen onu ne zaman okur, okusan anlar ya da inanır mıydın bilinmez. Sadece dediğimi yap ve bilgisayarını formatlayıp güvenli hale getir!!! "…
Orta yaşlı Yrd. Doçent Hatun şoktaydı ve gözleri pencereye kaydı.
Dışarıda yağan kara baktı, ama hiç üşümemiş, bilakis, ateşi 40'lara dayanmış gibiydi. Yüzünü dehşetle karışık ekşitti, kekeleyerek sordu :
"- İ, i, iyi de siz kimsiniz?"

7 kontör düşünüldüğünde çok uzun sayılabilecek bir sessizlik oldu karşı tarafta.
Sonra dolaysız ve oldukça dürüst bir açıklamayı hızlı ama dik bir sesle yapmaya başladı :
"- Seni, bilgisayarını fethederek çok iyi tanımış olan ama hiç yüz yüze görmemiş, senin de hiç tanımadığın, beyaz şapkalı - yani iyi niyetli - bir hackerim.
Kara şapkalı, ve çeneden gözlere kadar çekilmiş kara bandanalı bir hacker şu senin bilgisayarına rastlasa, tezini ve diğer çalışmalarının tümünü siler, çıplak resimlerini de internet alemine yayarak hayatı sana zindan edebilir diye düşünüp, sen gibi teknoloji yoksunu bir zavallıyı uyarmak için sahte bir "kabuk numara" kullanıp arayarak son 7 kontörümü de harcadım.
Devil o... dıt, dıt. dıt."…
Şiddetli rüzgar sanki, sokağın başından taa onun evinin içine üfürüp duruyordu, ve çok güçlü bir kasırgayla savrulan kar, önce odalarda uçuşuyor, dolunayı tümüyle karartıp - çift camlı pencereleri kolayca aşıp, tüm eve un misali yağıyordu.
Soğuktu. Çok soğuk.
Ama o, üşümek şöyle dursun, sanki cayır cayır yanıyordu.
Format denilen şey nedir tam bilmiyordu, ama, fanının sesi salondan mutfağa ulaşan bilgisayarını "en profesyonel koşuculardan bile daha atak bir seğirtmeyle" giderek kapattı.
Sonra duvardaki fişi, yetmedi, klavye ve monitörün fişlerini de çekti.
Yaşadığı korku ve şaşkınlık onu her an öldürebilirdi ama öldürmemişti, ve onu ikaz eden, adının tamamını duyamadan telefonun kapandığı Devil'deydi aklı.
Kimdi???...

DevilofHacker'ınsa;
merkez veya merkeze yakın sıradan insanlıktan bir fert olmanın ötesinde,
kuytu bir köşede kalmış ama değeri korunarak artan,
bilinenlerin tümünün kesinlikle alternatifi,
belki avangart belki de kıt imkanların varlığına rağmen,
gayet başarılı sonuçlara imzalar atabilen,
"kendi sanatının yegane beyaz şapkalısı",
ve bu bağlamda da,
yeryüzündeki en digital "arte povera - yoksul sanat" icraacısı olduğu ispatlanmıştı...
***
{14}
**********
GÜLER HOCA'ANIM
************************

İNSANOĞLU'NUN TEZCANLILIĞI ÖYLE TUHAFTIR Kİ,
GÜNÜN KÜÇÜK VAKALARI BİLE
SABIR GÖLÜNÜ BULANDIRMAYA YETEBİLİR.
ÖYLE Kİ;
OCAKTAKİ YEMEK PİŞENE DEK SAATLERCE BEKLER DE
SOĞUYUNCAYA KADAR BEKLEMEK ZOR GELİR,
VE DİLİNİ DAMAĞINI YAKAR, GEVRETİR.
DUA, VE "TANRI'DAN İSTEMENİN HÜKÜMLERİ"
ÖYLESİNE İNCE VE TİTİZ BİR SANATIN DA GÖSTERGESİDİR Kİ,
ÖNÜNDE NE MANTIK HAYATTA KALABİLİR NE TECRÜBE NE DE AKIL.
"İSTEME" EYLEMİNE BÜTÜN BENLİK DAHİL EDİLDİĞİNDE,
VAKTİ GELİNCE,
MUTLAKA KABUL EDİLECEK VE GERÇEKLEŞECEKTİR.
ÇÜNKİ KULUNUN İŞLERİ HİÇBİR ZAMAN
YÜCE YARATICININ OMUZLARINDA YÜK,
BAŞINDA KABUS,
DİLİNDE ŞİKAYET DEĞİLDİR...
***

O kaynaşma gecesinden sonra her şey değişti ve "yeniden - yeni şekliyle" başladı.
DoH Hasan'ın dimağında - ruhunda yeniden doğmuştu.
Fakat iyi bildiği şuydu :
Çocukluğundan bu yana zihninde dolanıp da somut soru ve cevaplara çeviremediği ne varsa artık dirilmiş, herbiri artık çok net ve anlaşılır biçimde tasvir edilebilir hale gelmişti.
Yaşadığı zaman, bulunduğu mekan ve tüm meta manasını kaybetmişti.
Şimdi artık olabildiğine "gamsız savuruşlarla" atıyordu adımlarını yürürken.
Hani önüne, yüzbinlerle ifade edilen senetler - çekler koysalar bir çırpıda imzalardı. Kim yemiş kim almış ne keder.
Sigarasını altın işlemeli bir çakmak yerine, odasında çıkan yangının az sonra ölüm kusacak alevlerinden yakabilirdi.
Herşey "ya nasip" ise, ölümün DoH'a o alevlerle geleceği nasıl bilineydi?..
Sahi, Hasan değilse kimdi artık?
DevilofHacker değilse de, sahiden kimdi yahu?
Aslında hepimiz, bütün toplum olarak neydik - kimdik daha önceleri biz?
Önceden; insanları vaktin her anında aldatarak veya kesinlikle ihtiyaçları olmayan şeyleri asli ihtiyaçlarıymış gibi gösterip, hepsinin saf - temiz - vicdani yanlarını acımadan kanatıp, paracıklarını - mallarını - birikimlerini ve en sonunda da onur ve umutlarını çalarak, kazandığımız paralarla birbirimize caka satan zavallılardan başka şeyler değildik.
Aslında böyle olmamızı mevcut sistem emrediyordu açıktan açığa veya bilinçaltlarımıza :
"- Ya sefil ve esir olacaksın, ya da hükümran ve zorba!"

Oysa şimdi DoH'tur.
Çok renkli - sivri dilli - içi dışı bir ve hiçkimseye benzemeyen karakterlerden biridir.
Farzet yokoğluyoktur, ama ağır meşreptir de.
Kendi varlığıyla ortaoyunu oynayan, oyunda da kendi tüylerini biricik biricik yolabilendir.
Hem Veli, hem o kadar da delidir.
Evrenin en meraklı ve yaramaz anaokulu öğrencisi, ama,
aynı zamanda da profesyonel bir eğitimcisidir.
Bundan sonra DoH'u uzaktan uzağa tanımlamak - yargılamaya bile gerek duymadan asmak - anlayamamak kaynaklı savaşlar vermek gibi şeyler SÖ'lerin 1 numaralı "hobi ve yanlışı" olacaktır.
Aslında, öyle ışıltılı ve steril bir enerjisi vardır ki yakından bakan için,
bu sefer de mesafenin kısalığı kör eder "onu tanıma - anlama" kuyruğundakini.
Gerçekte;
bireysel veya kollektif anlamda "inanç" sahibi olmayanlarsa
onun vizyonunu asla anlayamazlar…
Geçmişe bakınca öyle net görüyorum ki bazı şeyleri;
DoH olabilmem için bana tayin edilen ilkokul öğretmenim bile hayata dair ilk bilgileri beynime kazırken, sadece eşsiz öğretileri kullanmıyor, tamamen bugünlere yönelik temellerle inşa ediyormuş beni.
Çünki Gülfizar Hanım, Gazi Osman Paşa İlkokulu'ndayken, ben o dönemlerde farkında olamasam da, gerçek bir bilgeymiş ve işin ilginci, o da kimi yetiştirdiğinin bilincinde değilmiş fakat Tanrı'ca güdülenmiş.
Sonra birkaç nesil geriye ve ileriye baktığımda gördüm ki;
DoH'un sülalesinde birçok okumuş fert vardı.
Öğretmen - Kamuda Müdür - Hastabakıcı - Asker ve Mühendisler.
Okumayanlar içindeyse
"çok kazanan ve işinde ehil sanatkarlar - bir koyup on alan çiftçiler vardı."
Ama bir DoH, bırakın DoH'u, çeyreği ayarında birisi, hatta benzeri yoktu.

Anladım ki;
Tanrı en büyük ve yaratıcı kudreti birkaç kuşak içinden yalnızca bir adama layık görüp, ona veriyor.
O adamın en büyük olabilmesi için de; uzun nesiller boyunca gelip göçenlerden törpülediklerini, yani, seçip seçip diğerlerinin elinden çekip aldığı beceri - akıl - kabiliyetleri de o şanslıya bahşediyor…
Küçük bir taşra kentinde, Balıkesir'de dünyaya geldi Hasan.
Çirkine yakın, bilindik "köylü çocuğu" sıfatında bir çehresi, ama, orantılı bir vücudu vardı. Avına fix olmuş kaplan ataklığında bir zekası, ilk kelimeleri ağzından yuvarlanır yuvarlanmaz hissedilen de bir hatipsel karizması vardı.
Uyanık olduğu her zaman diliminde sürekli olarak arayış halindeydi ve kabına sığmayarak taşacak bir yaratılıştaydı yüreği.
Toplumsal olaylara hiç kayıtsız kalamaz, haksızlık karşısındaysa "direnen tek kişilik bir orduya" dönüşüverirdi.
İlkgençliğinden hatta çocukluğundan itibaren aşırı duyarlı - bir o kadar duygusal - olabildiğinin en üst seviyesinde adil - şaşırtıcı derecede de kelime sihirbazıydı.

Hayranları çoktu her döneminde.
Özellikle de kadınlar.
Her yaşta ve her sosyokültürel çevreden "kadın kalbinin anahtarı" onun ceplerindeydi.
Genç kızlar - Dullar - Evli kadınlar.
Onların zengin ya da fakir olmaları da Hasan'ın nazarında önemsizdi,
çünki, bu dünyada parası "gerektiği kadar varsa" yeterdi.
Muhteşem bir okuyucuydu ve üç beş binlerle ifade ederdi okuduğu kitapların sayısını.
Bilişim alanında aldı eğitimini ama, daha ilköğretim sıralarından itibaren yine kendisinin hazırladığı "okuma algoritmasındaki" kitapları hatmetmeye başladı.
Hegel - Nietzsche - Said Nursi - Hacı Bektaş Veli - Ahmed Yesevi - Nakşıbend - Sigmund Freud - ve özellikle de Epikür.
Değişimi savunurdu her daim ve yeniden doğuşu da "yenilemek ve yenilenmek" olarak tanımlıyordu çoğu zaman. Hiç kimse Hasan'ın parçalarını birleştirip de "bütününe ulaşma" keyfini yaşayamıyor, birçok yanı hep muamma kalıyordu.
Bunca zihin atılganlığıyla bir o kadar tembel bir ruh - beden ikilisinin Hasan'da mükemmele varan karışımıysa hem şaşırtıyor ve çözülemez kılıyor, hem de peşinden koşulası yapıyordu onu.
Ve çalışmak yerine harıl harıl, aşk - özgürlükler - edinilen yeni dostlar, paylaşılan uçuk fikirlerin masaya yatırıldığı ilginç sohbetler vardı onun dünyasında.
O dünyanın da temelleri daha küçükken atılmış, "eşsiz" öğretmenleri de Hasan için özenle seçilmişti.
Anlatırdı ve derdi ki¸
" - Küçücüktüm ya, işte ondan bir süsmede yere yıkıvermişti beni. Aramızdaki bir küs bir barışık halleri gören babannem de annemin binbir ısrarıyla da olsa, adı "Üresin" olan o muzur oğlağı, bayram ziyaretinden dönüşte bana hediye etmişti.
Çok sevinmiştim ve o da ismini fazlasıyla hakederek kısa sürede üredi.
Küçük bir keçi - oğlak sürüm vardı artık, ve onları güderdim sabah akşam.
Dağlarda bayırlarda, elimde gül ağacından yapılma ve boyumdan büyük sopayla üç nesil "Üresin" ailesiyle dolanır, çobanlık ederdim.

7-8 yaşlarındaydım ve haliyle beyin olarak da bilgiye açtım.
Yaşama dair "Tohum" bilgileri bana ilk "Soğuklar" anlattı ve ben de can kulağımla dinledim.
Yağmurların benim için bestelediği şarkılar doyurdu ruhumu bu çobanlık günlerimde.
Peki ya rüzgarların taa uzak diyarlardan koparıp da alıp bana getirdikleri şeylere ne demeli boy boy?
Hele ki bazen tepemde bazen de yanıbaşımdaki dereye su içmeye geldiklerinde cıvıl cıvıl nağmeleriyle bana yaşam aşılayan kuşlar; onların hakkını nasıl vermeli?
Ya o bölük bölük koruluklardan oluşan bodur orman?
Ah, o orman ne masallar anlatmıştı bana yıllarca hışır hışır.
Yaşamın en "derin ve keskin" kaidelerini el ele verip işte bunlar öğretmişti bana.
İlkgençliğimde, sahip olduğum eşsiz akli melekelere bakıp,
"nasıl oluyor da bilebiliyorum yahu?" diye hayret ederdim ya,
şimdi çok daha iyi kavrıyorum gerçeği.
Keçimi sağmayı - hastayken iğne vurmayı - tüylerini kırpmayı - tekesediğindeki napacağını bilemez hallerine çare olup, yavruladığında da güven içinde onları bir arada tutmayı o küçük yaşlarımda becerebiliyorken, büyüdükçe de tabiatın o küçük ormanında aldığım dersleri derip toplayıp, sırtımdaki çantaya, peynir ekmeğimin yanına koydum sanarken, aslında çok gizli bir yere, beynimin derinliklerine yerleştirmiştim bilmeden.
Vakti geldiğinde yeşerip;
filizlenmiş halleri de geçip;
meyve vermeye başladıklarında,
beni DoH'a çevirsinler diye."…
Fuları - rozeti - şapkası ve tozluklarıyla ilkokul 4'te "izci" olmuştu Hasan özene bezene.
Sene sonundaysa, çayın kazanla demlendiği - akşamların şarkı, türkü, eğlence, ve gündüzlerin denizde keyifli dakikalar eşliğinde geçirildiği, Türkiye'nin hemen her okulundan ve her yaşta izci obalarından oluşan bir kampa gitmişti 10 günlüğüne.
Erdek bu yüzden özel bir anlam taşıyordu onun için.
Denizde bütün izciler oynaşırken, sütyeninin düştüğünü farkedemeyen, ve denizden salına salına öylece çıkan mavi gözlü - sarışın bayan obabaşı, özel bir kısımda duruyordu belleğinin en kuytu köşesinde.
Gördüğü ilk canlı memelerdi onlar, ve henüz ergen olmamışsa da, yüzünü onlara gömüp uyumayı ne çok hayal etmişti günlerce.
İlk ciddi ereksiyonlarını o ince belli öğretmenin dolgun memelerinin hayali eşliğinde geçirmişti döndükten sonra Balıkesir'e…

Erdek'ten bahsediliyordu DoH'un "eleme havuzuna" düşen bir mesajda, ve, kocasından "benim boynuzlu uyumadan olmaz" diye bahsedip, başka biriyle hararetli hararetli yazışıyordu Güler isimli kadın.
Dikkatinin tümünü verdiğinde;
emekli bir öğretmen olduğunu - Erdek'ten bir ev alıp kocasıyla, oraya yerleştiklerini - denizi ve Erdek'i çok sevdiklerini - vakitlerinin çoğunu Erdek Öğretmenevi'nde geçirdiklerini, ve, kadının, "öküz" kocasının ona kötü davranmasının intikamını önüne gelenle yatarak aldığını öğrendi.
Akabinde ICQ'dan mesaj attı Güler'e DoH.
Kısa süre sonra da gözleri faltaşı gibi açıldı.
Çünki, doyurucu sohbetlerin ardından, karşılıklı olarak gönderdikleri fotoğraflardan anladı ki, şu emekli öğretmen, taa izci kampındayken memelerine aşık olduğu izci öğretmendi!
Ne yapıp edip, zaten seks yapmayı ve kocasını aldatmayı neredeyse düzenli bir alışkanlık haline getirmiş olan bu güzel kadını ikna etmeli, 15 yıldır hiç unutamadığı memeleri mutlaka emmeliydi…
DoH'un en farkedilmez,
ama kendisinin de hissedilmemesi için yoğun çabalar sarfettiği özelliği :
Klasik ikna yöntemleri boşa çıkmıştır ve o maksimum seviyede kibarlaşmıştır.
Nezaket ve zerafeti de onun yalan söylediğinin baş kanıtıdır.
Peki yerler mi? Tabii yerler!
Oscar alan oyuncuların hakedip haketmediğini,
sergiledikleri kalite ve rolbilirlikleri belirler!
Yedi Güler Öğretmen de, ve,
"- İyi bari. Çık gel madem araban varsa.
Ortalık aydınlanmadan olursun buralarda" demişti ICQ'da, gecenin tam dörtbuçuğunda.
İçtiği onca biraya rağmen, uykusuzluğa rağmen, Susurluk'tan sonra denk geldiği bir tırı kendine siper ederek, ki buna "dağın ardına saklanmak" da denir trafikte, ulaştı Erdek'e sabaha karşı.
Giyinmiş kuşanmış ve kocasını uyur halde bırakıp gelmişti Güler.
Şafak yeni söküyordu.
DoH ona alıcı gözle şöyle bir bakamadı alacakaranlıkta da olsa, çünki, evinden sevdiğine yeni kaçan genç kızların heyecanıyla,
"- Sür sür! Ocaklar'a doğru gidelim. Orada zeytinlikler ve çamlar çok!" demişti,
şu "gerçek sarışın" kadın.
Sürdüler arabayı...
"Devasa bir yuva sahibi şu "zaman" denilen örümcek.
Düştün müydü ağına, bil ki, sıra bir gün sana da gelecek" diye düşünüyordu DoH,
bir yandan 15 yıl öncesi kadar diri olmayan memelerini sömürürken,
alkolün dumanladığı masmavi gözlerini süzdüğü kadının.
Yılların hayali, yılların "olsa ya keşke" türküsüydü bu.
Doydu o hala güzel olan memelere, en alıcı şekilde baktı derin derin o boncuk mavisi gözlere.
Sonra da evire çevire becerdi kadını çam dikenleriyle zeytin yapraklarının kendiliğinden oluşturduğu şiltenin üzerinde.
Her nefeste kadın organı kokusuyla karıştı,
zeytinliklerin başdöndürücü kokusu DoH'un ciğerlerinde...

O güzel yaz gününün yorgun akşamı başlarken,
Susurluk çıkışında son sürat araba kullanan DoH dönüş yolunda,
dünya tersine bile dönmeye başlasa,
adımını dahi atamayacağını düşündüğü bir sahnede rol alarak yaşadıklarını Güler'le ;
Eski Türk'lerin Kök Tengri, Gök Tangrı, onların çağdaşı çinlilerin Tien, Hristiyanların Tanrı, Hintlilerin ve bazı uzakdoğuluların Budha, Yeni eflatuncuların logos, kelam ve zeka üçlemesinden oluşan BiR, Şamanizmin Hüsnü Mutlak, Cemal, ve Müslümanların Allah diye hitap ettiği "kendi yaratıcısına"; Akıl - ruh - beden olarak neyi arzu etmişse yerine getirerek, kendisinin özel olduğunu hissettirdiği için teşekkürler ediyordu.
O DoH'u DoH da yaratıcısını gönülden seviyordu...
***
{15}
**********
HAVUZCULAR
**************************

İHTİSAS VE MESLEK ADAMLARININ TUTKULARI SONSUZ,
HEDEFLERİ VE NİYETLERİ TAMAMEN KENDİLERİ İÇİNDİR.
ORTAYA KÜÇÜĞÜ KOYUP BÜYÜĞÜ KAZANMA SEVDALARI
ZAMAN İÇİNDE KİBİRLE ELELE TUTUŞUP DA
"DÜNYAYI YUTMA" HIRSINA DÖNÜŞTÜĞÜNDE,
ARTIK ONLARI SADECE,
"HARİKALARINI ESRARENGİZ METODLARLA YARATIP UYGULAYAN TANRI"
SARSABİLİR.
DEVILOFHACKER DA BU SARSICI SEBEPLERDEN BİRİSİDİR...
***

İlk olarak 1992'de kullanıldığından beri DevilofHacker da yapıyordu internet üzerinde "Sörf'ü".
Tek parmağını kullandığın için, gerçek denizlerde yapılan sörf kadar yorucu olmasa da, oradakinden çok daha fazla zamanı harcattığı muhakkaktı.
DoH sörfe başladığında dakikalar dakikalara saatler saatlere bağlanır ve dalgalara kapılmışcasına o site senin bu site benim sürüklenir, canının sıkıldığı anlarda da eğlenceli bir şeyler mutlaka bulurdu.
O gün de buldu.
"bilmemnehavuzsistemleriHotmailc.m" diye,
iletişim adresi mi olurdu kardeşim!?
Cık cık cık!
Hiç insan, üstelik kendilerine ait bir de Web siteleri mevcutken, Pop3-SMTP protokollerini kullanan bir mail sistemine 3-5 kuruş fazla para harcamamak için hotmail'den iletişim adresi kaydeder, ve bunu da ICQ'da göğsünü gere gere "Türkiye'nin en büyük yüzme havuzu şirketi" şişinmeleriyle yayınlar mıydı?
Bir dersi çoktan haketmişlerdi…
Msn - Hotmail ilk dönemlerinde "gizli soruya cevap vererek şifre sıfırlamada",
deneme - yanılma için sayı sınırı kullanmıyor,
bu da yaklaşık beşyüzbin kelimelik sözlüğüyle
"Brute Force - Kaba Güç" uygulamasına imkan sağlıyordu DoH'a.
Şirketin mail'ini bu yöntemle kırıp inceleyen DoH,
aynı anda MSN olarak da kullandıklarını görünce,
hemen şifre değiştirip online oldu, ve gelip "- Sen kimsin???" demelerini bekledi.

Uzun sürmedi, geldiler, ve yarı hakaret yarı panik içeren sözlerle Msn adreslerini neden kırdığını sordular, onlar için önemini anlattılar.
Sonra da,
karşılarında 13 yaşında bir hacker olduğunu öğrenince (!),
"çocuk kandırma" yöntemini benimseyip, maillerini geri almaya giriştiler. :) …
O dönemlerde çok kullanılan "Şu anda C : diski biçimlendiriliyor, lütfen bekleyiniz" veya "10 saniye içinde Esc tuşuna basmazsınız bilgisayarınızdaki tüm veriler silinecek!" şeklindeki basit şakalar yerine, daha doyurucu şakalar yapardı DoH kurbanlarına, ve bu kez "yaramaz ve zeki bir çocuk" kılığına bürünmüş;
şirketin bütün üst ve alt düzey personeliyle,
onları kızdırıp küplere bindirecek sohbetlere girişmişti…
Bazen yumuşatsa da ortamı, DoH'un iletişim kurarak ekranın tam ortasına gönderdiği mesajları okuyan Kurban SÖ.'ler, o an hissettikleri korkuya eşdeğerde çaresizlik ve dehşeti de yaşarlardı.
Eşeği önce kaybettirip sonra bulduran, ve bu sayede Sıradan Ölümlü'ye net fakat tamamen geçici mutluluklar yaşatan Tanrı'dan farklıydı DoH'un tarzı.
O eşeği çeker alır ve kurbanını eşeksiz bırakırdı.
Akabinde "neden ve niçinlerini" detayların üstüne basa basa anlatır, bundan sonraki yaşamında bir eşek sahibi olursa eğer, onu nasıl koruyacağını somut biçimde tecrübe ettirirdi SÖ.'ye.
Her ikisi de, içlerine dolu misali dökülmüş haz sağanağı olduğu halde yollarına giderdi sonrasında tarifsiz keyiflerle…
DoH, yine öyle yaptı, ve 13 yaşındaki bir çocuğu razı edip mail adreslerini kurtarmak için "ablacım - abicim" lakırdılarıyla; işi;
bundan sonraki eğitimini bile üstlenebilecekleri yalanına kadar götüren bu şirket yöneticilerine;
kötü bir projenin;
heyecan - hayal kırıklığı - panik - suçlu arayışı - masumların cezalandırılması ve projeye hiç katkısı olmayanların övülüp yüceltilmesinden oluşacağını, ve bilişim alanındaki projelerinin 5 para etmez olup, o büyüklükteki bir şirkete yakışmadığını, bilgi işlem departmanına "konuya vakıf mühendis" almalarına kadar varan bir ahkamlar silsilesi sunarak;
mail adreslerini onlara iade etmeden kızağa çekerek kopardı iletişimi.

Bir yandan da, kandırmaya çalıştıkları sözümona 13 yaşındaki bir hackerin ne olgun bir beyin ve bilgi dağarcığına sahip oluşuna ne derece şaşırmış olabileceklerini düşünüp gülümsedi.
Kurbanları büyük şirketler olduğunda üç aşağı beş yukarı benzer yöntemlerle onları "uyandırır" ve yoluna giderdi DoH, fakat, ilk kez "13 yaşındaki piç hacker'ı" oynamıştı ve keyif de almıştı.
Sonra dönüp çocukluğuna baktı birasını yudumlarken...
Daha ilkokul ve ortaokul dönemlerinde bile çok yaramaz ve başa çıkılmazdı.
Hemen öfkelenen, pimi çekik bir el bombası gibi her an patlamaya hazır, kasıp kavurup yıkıp geçen bir çocuktu. Evde ise sadece kitap okuduğu zaman dilimlerinde dururdu.
Çok seviyordu kitap okumayı ve mahallelerindeki kütüphane onun için bir hazine değerindeydi. Öyle yorucu bir hale getirmişti ki, kütüphane memuru bile bazen haşlardı onu.
Tahtadan divana sırtüstü yatar,
ayağının birini duvarla karışık "kenar yastığının" üstüne sallar biçimde uzatır,
ağzında koca bir sakızla okurdu kitabını.
En çok da Cingöz Recai serisi dellendirirdi onu.
Bayılırdı Cingöz'ün pratik zekasına, özenirdi.
Halbuki ondan birkaç gömlek fazlaydı,
ve henüz çocuk olmasına rağmen ara ara dökülüverirdi ortaya bu meziyeti.
Bazen de Simtaş marka sobanın yanına büzülüp öyle okurdu kitabını.
Kedi gibi, kucağında.
Sakardı. Hem de çok sakardı.
Kardeşinin gözüne kaçan bir çöp parçasını tüm dikkatiyle çıkarmaya çalışırken, nasıl olursa, parmağını sokuverirdi içine.
Anneler gününde hediye alırdı ama heyecan ve sevinç içinde koşa koşa gelirken hediye paketini yere düşürür, ya ıslatır ya kırardı.

Annesi onu pek komşu gezmelerine götürmez, evde bırakırdı.
DoH'u sevmediğinden değil, orada uslu durmayacağından.
Her gün en az yarım saat DoH'u azarlar, öğüt verir, hatta döverdi.
Hepsi boşunaydı tabii. DoH yine aynı DoH'tu.
Annesi sonunda pes edip onu kendi haline bıraktı.
Babası ise bir hastanede hastabakıcılık yapar, gündüz de inşaatlarda çalışır, sadece gürültü yapışına uyanıp, sinirli sinirli bağırıp, eşek sudan gelinceye kadar dövdüğünde görürdü DoH'u.
Öyle döverdi ki, resmen aklını alırdı.
Hapse girdiğinde DoH cinayet işleyip;
"- Biz seni her ihtiyacını karşılayarak büyüttük, eksik bırakmayıp okuttuk, sen neden düştün bu hapislere?" diye sormuş,
DoH, da;
"- Sadece beni değil, annemi de çok döverdin sen, ve, kadının şiddet gördüğü ortamlarda "sadece bulunan" çocukların bile, ruhen de, tıpkı bedendeki yaralanmalara benzer şekilde yaralandığını varsayarsak;
kendilerinin de şiddet görebileceği "tahmin ve korkusuyla";
ömür boyu ezik - sinik - asosyal - çekingen ve girişim yeteneğinden yoksun bir ödlek olarak ortalıklarda dolaşma olasılığının karşısına;
çok akıllı olmasının yanısıra agresif ve saldırgan,
hatta şiddeti avucunda taşıyan bir yaratığa dönüşmesi ihtimali de dikilir.
Çocukluğumu düşünüyorum da, parçalar tastamam yerine oturuveriyor :
Ah baba Ahh!" diye düşünmüş hızlıca, ama ona sadece sırıtmakla yetinmişti.
Parasız bırakmamakla değil, yediği sopalarla psikopat olmuştu belki, ama, babası bunu anlayamazdı. Çünki o "dayak kültürünün" yetiştirdiği bir adamdı.
DoH'un absürd çocukluğunun bir de okul kısmı vardı tabii.
İlkokulda müdür onu dövmüş, o da annesine söylemiş, ertesi gün okula gelip de hesap soran annesine müdürün yanıtı,
"- Şu an tenefüsteler ve bahçede en az 200 çocuk var.
Şu perdeyi araladığımızda ilk göreceğimiz - dikkatimizi ilk çekecek çocuk DoH olmazsa, onu haksız yere dövdüğümü kabul edeceğim!" olup,
akabinde annesiyle birlikte baktıklarında da;
yakan top - ip atlama - yakalamaç oynayan tüm diğer çocuklardan önce ve bariz şekilde, okul bahçesini çepeçevre saran tahta çitlerin üzerinde vargücüyle sallanan, ve onlardan bir çıtayı kırmak için deli gibi çırpınan DoH'u gördüklerinde, tek kelime bile edemeden önce müdürün odasını sonra da okulu kederli düşünceler içinde terkeden annesi, sadece "of Allah'ım" diyebilmişti içinden…
Pek tabiidir ki, ilk ve orta okulda da sürekli azar - öğüt ikilisine maruz kalırdı, ve bazen bir öğretmen - bazen müdür muavinlerinden biri - bazen de okul müdürü bağırırdı ona.
DoH ise, daha çok tiksinti içinde ve küstah bir gururla onların sözlerini bitirmelerini beklerdi. Ne yıkılır ne de hayal kırıklığına uğrardı. Sadece yorulurdu dinlerken. Karşısındakine cevap verecek gücü bile olmazdı bazen.
Çünki enerjisinin büyük kısmını "düşünmek" gibi ciddi şeylere harcardı.
Onlar konuştukça bağıra bağıra, sanki kendisi bütün olanların dışındaymışcasına "acıyarak ve bıyık altından sırıtarak" seyrederdi herbirini.
Çok kötü bir oyunculukla insan önüne çıkmış, ve sahneyi boşa işgal etmiş "beceriksiz tiyatroculara" benzetirdi hepsini.
Çoğu zaman bu acizlere karşı kendini savunma gereği bile duymazdı.
Öyle ya, bir kadın kerhaneye düşüp de,
orada bakire olarak bile yaşasa yıllarca,
diğerleri onu "namuslu bir kadın" saymazdı…

Şimdi emindi ki, yüzme havuzu şirketi yöneticileri nazarında da, maillerini hackleyen şu 13'lük piç(!),
onlara çok büyük bir ders vermiş ve uyandırmış olsa da,
bu küçücük yaşına rağmen kötüydü ve namussuzdu...
***
{16}
**********
ÇİRKİN
****************

EĞER NASİBİNİ TAM ALAMAMIŞSAN
KADINI KADIN EDEN ÇEKİCİLİKLERDEN;
İMKAN OLSA YERYÜZÜNDEKİ BÜTÜN GÜZELLERİ
ÇİRKİNLEŞTİRMEK YOLUNA GİTMEKTENSE;
AKIL DENEN SEMAVİ DEĞER İLE
GÜZELLİK DENEN İÇİ BOŞ GEÇİCİLİK AKTÖRÜNÜN
NADİREN BİR ARAYA GELECEĞİNİN BİLİNCİYLE
"İYİ DİŞİ" OLMAYA YÖNELMELİ.
ÇÜNKİ;
İÇİNDE İYİLİK ADINA BİRŞEYLER BULUNDURAN HERŞEYİN
KENDİNE ÖZGÜ VE CİVARDA ALICISI MUHAKKAK BULUNAN
BİR GÜZELLİĞİ VARDIR...
***

"- Yüzüm çirkin olabilir ama vücudum bütün dünya erkeklerinin peşinde koştuğu ölçülerde be Aysel.
Ben var ya, bu erkeklerin hayal gücüne sıçayım.
Ah bir gösterebilsem ne albenili göğüslerim var, ve, ne yalana yalana sevilecek güzellikte sabahlara kadar şu kukum.
Aman yaaa, boşver, kendileri kaybeder.
Bir toplantım var, çıkıyorum ben MSN'den. Byee" şeklindeki mesajı gördüğünde kelime ayıklama programının havuzunda DoH, içindeki meraklı çocuk hemen peşine düştü mesaj sahibinin.
Ardından da ICQ ve MSN'den ulaşıp,
koyu sohbetlere kadar vardırdı ilk merhaba'yı…
Büyük bir şirkette yönetici olan kadın gerçekten de yüz olarak çok çirkindi.
DoH'un merak ettiğiyse, arkadaşı Aysel'e övdüğü diğer yerleriydi.
Günler sürdü sohbetleri.
Akıllı bir kadındı sonuçta ve konuya hemen girilmezdi.
Çirkin kadınların, hele de akıllılarsa, yükselme söz konusu olduğunda kariyer yaşamlarında, en büyük kozlarıdır aslında çirkinlikleri.
Güzel olan rakipler "aşırı ilgi ve özgüven" sayesinde kendilerinin yükseleceklerini zannederken, yerlerinde saydıklarında veya mevkilerini o önemsemedikleri çirkin kadına kaptırdıklarında kendilerine gelirler.

İşte o çirkin kadınlardan biriydi Çiğdem, ama, yine kendi iddiasına göre memeleri - kalçaları - beli - omuzbaşları ve bacakları harika güzellikteydi.
Fazla uzun sürmedi DoH'un hepsini görmesi.
İkna etmişti ve hatun da işyerinin tuvaletine giderek,
boy boy - açı açı,
herbirinin fotoğrafını çekmiş;
"- Evlensem bile, kocam olsa bile günün birinde, sana şu resimleri gönderdiğim için hiç pişmanlık duymayacağım DoH. Çünki sen benim dostumsun, internet ve tehlikeli yönleri konusunda beni uyaran - öğreten bilgi küpümsün. Canım arkadaşım yaa, alll, bu da bir başka pozisyonda çektiğim hali vaginamın" diyerekten, DoH'a olan duygularını da açıkça dile getirerek göndermişti herbirini…"
DevilofHacker ile yazışan kurban tarifi zor bir zevkle karşılaşır,
ve her kelimesinden istifade edebileceği cümleler yağmuruyla ıslanırdı MSN'de.
Onun her hatırasından ayrı ayrı dersler alır, bazen kesik kesik, bazen de çok uzun tümcelerin her kelimesinin " anlık fakat hayran olunası bir itinayla" seçildiğini, konular arasında çok tatlı bir yumuşaklıkla daldan dala geçildiğini, ama, her birinin de çok ince olmasına rağmen, çok da sağlam iplikçiklerle birbirine iliştirildiğini, sonlara gelindiğinde de "oldukça zarif ve içe işleyen nüktelerle" süslendiğini farkeder.
Bu farkediş o an veya daha sonraları dahi olmasa bile, bir sihrin varlığı,
"ruha kazınan bu sohbetlerin" derinliği ile kurbanın kalbince mutlaka hissedilirdi.
İnternete girip de o harddisk senin bu kablo benim dolaştığı ilk zamanlarda,
yüzlerce sırrını öğrendiği ve binlerce farklı yöntemle "uyardığı - uyandırdığı" SÖ.'lere o zamanlar sadece acımıştı.
Bu duyguya sonraları yavaş yavaş sevgi de eklendi.
Kurbanlar ve Efendi birbirlerine alıştı.
DoH'un kendilerini gerçekten sevdiğini hissettikçe çok daha uysal - daha sakin - ve hayranlıkla karışık "itaatkar" oluyorlardı.

Onların kendisini sevdiğini gören DoH da, dial-up'lar ve RJ45'lar ile başlayıp, UTP ve fiberoptiklere uzanan, internet denen o silisyum ve metalik kokulu soğuk karanlığın da kendine has bir sıcaklığı ve aydınlığı olduğunu farkediyordu.
"- Oğlumun - karımın - annemle babamın ve beni tanıyan kim varsa, bilgisayar başında geçirdiğim vakitleri anlamsız bulmalarının sebebi de bu işte. Anlayamıyorlar!
Ailem beni babaları - eşleri - çocukları - amcaları olduğum için seviyor, ve, herhangi bir sebeple onlara kötü davranırsam, hemen sıvışırlar o mekandan.

Ama şu www ağındaki kurbanlar, yani ezilme ve sürüm sürüm sürünme ihtimali bulunan zavallı son kullanıcılar, beni, onları sevdiğim için seviyor olsalar da, hiç sevmesem bile sadece uyarıp kendilerine getirmiş olsam da yine sevecekler", diyordu.
Hem de minnet dolu bir aşkla.
O aşk ki;
modemleri hatta bağlı oldukça, DevilofHacker onlarla iletişim kurmasa da gözetirdi ve yeterdi.
İşte bu çirkin yüzlü ama nefis vücutlu yönetici hatun da onlardan biriydi...
***
{17}
**********
KAÇAKLAR
**************

EL BOMBASI,
BİRKAÇ SALİSEDE,
ATOMLARI HİÇ AMA HİÇ DEĞİŞMEDEN,
KATILIĞINI KAYBEDİP GAZ HALE GEÇER.
BU DÜNYADAKİ VARLIĞI
YAKASINDA BİR KİMLİK İKEN
HANGİ "SIRADAN ÖLÜMLÜ"
BİR USTA'NIN KARŞISINDA
"HER AN YAKALANMA KORKUSU OLMAKSIZIN"
YALANCI BİR ZAFERİN NEŞESİNİ
UZUN SÜRE MUHAFAZA EDEBİLİR?
ÇOK SÜRMEYECEK,
İŞİN EHLİ SİZİ
"CİM KARNINDA BİR NOKTA" DAHİ OLSANIZ BULUP,
SAHİPLERİNİZE TESLİM EDECEK...
***

Hiç adeti değildi sabahın on birinde Balyem'e gelmek Bekir'in, ama, yanında bir başka adamla birlikte;
barkovizyon sistemini kurmuş ve civar köylerden gelen çiftçilere Uludağ Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Profesörleri eşliğinde,
besi ve süt hayvanlarının profesyonel ve daha verimli bakımı konusunda sunumlar yaparken DoH, çıktı geldi.
Seminerden sonra bilgiişlem odasına geçtiler ve anlattılar geliş sebeplerini…
Yanındaki adam süt fabrikasında ustaydı ve karısı bir AstSubay'la kaçmıştı.
İsmini dahi bilmediklerinden ulaşamıyorlardı ama, ellerinde bu kaçış olayına asıl zemini hazırlamış olan "Harddisk" vardı. Karısı uzun zaman internette laflamıştı komutanla, ve, bu süreçte de ne kadar mal mülk edinmişlerse eşiyle, tapudan kendi üstüne geçirmişti tümünü çeşitli bahanelerle.
"- Hep sevdim ben iki çocuğumun anasını. Ama gel gör ki, bana böyle bir kazık attı. Üstelik Astsb. bilgisayardan da iyi anlıyormuş ve galiba gönderdiği programlarla da Harddiski bozmuş. Ankara ve İstanbul'da işin uzmanı sayılan birsürü firmaya gitti geldi son 1 yıldır bu HD ama veriler kurtarılamadı. Eşimle aşığı hakkında en ufak bir ize rastlanamadı.
Bekir bey de "hallederiz" deyip kaptı beni size getirdi işte."
diye özetledi adam hikayeyi…

Gerçekten de hiçbir aşk filmi mutlu sonlardan sonra olup bitenleri anlatmaz yahu.
Evlilik yükünün dayanılmaz ağırlığı - doğan çocukların sorumluluğu - iş yaşamının insanı çevirdiği sersemlikle gittikçe seyrekleşen ve belki de biten sevişmelerden hiç bahsetmez aşk filmleri.
Kavuşur kadın ve erkek, kıyarlar nikahı, ererler muradlarına.
Eee, ya sonra?..
Fabrikada fazla mesaiye de kalarak, uzun zaman dilimlerini evine - çocuklarına - eşine daha konforlu bir hayat sunabilmek adına didinen şu süt ustası, nasıl bilebilirdi ki, eve, çocukları faydalansın diye internet aldıklarından beridir, karısının geceleri geç yatmayı, hatta sabahlamayı adet haline getirdiğini;
internetin onu tekdüze dünyasından alıp da evrenin öteki ucuna kadar götürdüğünü;
cennet bahçeleri lezzetindeki ortamlarda sürükleyip uzayın derinliklerinde dolaştırdığını, ve kocasından çok "farklı" davranarak, iki çocuğa rağmen hala diri olan bedenine iltifatlarından sonra Astsubay'ın, alıp, kocaman yatağına yalnız ama mutlu bir şekilde bırakıverdiğini.

Bir yıl kadar sonra, internet denen o dipsiz kuyudan, aşık olduğu adama kaçma planlarını gerçekleştirmek ve Kıbrıs'a yerleşmek fikri çıkmıştı.
Sahte kimliğini de, süreci baştan sonra en ince ayrıntısına kadar hem planlayan hem de kontrol eden, gönderdiği birkaç programla da bilgisayarın harddiskini bile sözümona imha eden Astsb. yaptırmıştı gayr-i meşru alemde namlı - isimli bir dolandırıcıya.
Fakat her ikisi de minik(!) bir ayrıntıya takılıp kösteklendiler.
Çünki, yakayı, HD'nin eline ulaşmasının 4 gün sonrasında ele verdiler DevilofHacker'in…
Gerçekten de, hem Ankara'da hem de İstanbul'da Data Recovery (Bilgi Kurtarma) konusunda hizmet üreten birkaç firmaya götürülmüştü Harddisk, ama, türlü uğraşlara rağmen netice alınamamış, bir iz bulunamamıştı aşıklara dair.
O firmaların çalışmalarını da analiz ettikçe DoH HD üzerinde, kısır döngülerden oluşan sıradan eylemlerde bulunuşlarını gördü ve gülümsedi.
Koca koca şirketlerin bilgisayar mühendislerine yakışır mıydı?...
Saati söyleyebilen ilk telefonun icadı için,
14 Şubat 1995'te Fransız Posta İletişim Bakanlığının
Paris Gözlemevi'nde yönetici olan
M. Esclangton'un çabaları aklına geldi hemen DoH'un.
İnsanlar saati sormak için sık sık telefon ediyorlardı gözlemevine ve bu da personelin vakit kaybetmesine yol açıyordu. M. Esclangton otomatik olarak saati söyleyebilen "ÖDE8400" sistemini uzun çalışmalar sonucu hayata geçirip, dönemin ünlü spikerlerinden olan Marcel Laporte'un sesiyle, dakikası ve saniyesiyle saat ayarını tam söyletebiliyordu arayanlara.
Gel zaman git zaman, Bakanlık görevlilerinden birisi, ziyareti esnasında, sistemin başındaki görevliye, saatin dakikliğini nasıl becerdiklerini sorunca;
"- Marseille Radyosunun saat anonslarını dinleyerek saat söyleyen telefonun ayarını yapıyoruz." cevabıyla karşılaştı.
Yetkili hiç üşenmedi ve radyo stüdyosunu arayıp,
saat anonslarını neye göre verdiklerini sordu.
Yanıt ilginçti : "- Otomatik saat söyleyen telefonu arayıp öğreniyoruz."

İşte böyle bir kısır döngüye kapılmış ve işin içinden çıkamamıştı o bilişim şirketleri.
Eh, bilindik şeylerle yola çıkılır,
bilindik ve yetersiz yazılımlar kullanılırsa ancak bu kadar olurdu.
Fakat DoH bir operasyona başladığı zaman, mutlaka, geçen her an ve saniyede "çapraz koşu ve nişan al" pozisyonundaydı, ve her savaş için özel - özgün taktikler uygulardı.
Dikkati ve özeni takdire şayandı. SÖ'lerin aklına bile gelmeyecek ayrıntıları hiç atlamazdı.
İki sevgilinin izini de böyle bulmuş, yakalatmıştı.
Tabii ki Bekir'in gözünde daha bir ilahlaşmıştı...
***
{18}
**********
FGCMx
*********

NASIL Kİ EVEREST'E İNŞA EDİLMİŞ BİR ŞEHİR
HİÇ KİMSENİN GÖZÜNDEN SAKLANAMAZSA;
O'NU GÖRÜR GÖRMEZ;
CEPHEDE PUSU ARKADAŞI ŞEHİT OLMUŞ BİR ASKERİN
DÜŞMANA DUYDUĞU KİNİNİ ANDIRAN DOLGUNLUKTAKİ
YÜREĞİMİN BAŞI BULUTLARLA BİR HALE GELDİ,
VE DAİMİ ÖFKENİN ÇELİKLEŞTİRDİĞİ İRADEM GEVŞEYİVERDİ.
ENGELLENMEMİŞ HER ARZUM BAŞIMA BELA OLUR BİLİRİM.
LAKİN, "UZAKTAKİLERİ KENDİNE ÇEKEN
VE YANINDAKİLERİ MUTLU EDECEĞİNDEN
ŞÜPHE DUYULAMAYACAK BİR GÜZELLİKTE OLAN"
ŞU KADINA KARŞI YAŞANAN BU
KARAKTER ÇARPILMASINI AŞABİLMENİN DE
TEK YOLU VARDIR,
ONU DA BİLİRİM :
NEFESİNİ SOLUMAK...
***

"- Hay o kumaş toplarını sokayım onun biryerlerine! Ya bu müdür katil edecek beni birader! Bıktım vallahi, istifa edeceğim! Çalıştığımız yer tekstil devi bir holding sözde ama ipler şerefsiz bir müdürün elinde yaaa! :(("
şeklindeki mesajı görünce DoH, meraklanmış ve bu yazışmaları yakın takibe almıştı.
Tekstil'de çalışıyorlardı ve şirket de gerçekten söz sahibiydi sektörde.
Yaptıkları yazışmaları - gelen giden mailleri incelerken birden duraksadı DevilofHacker.
Şirketin idari bölümündeki masaların arasında çekilmiş bir fotoğrafa takıldı kaldı....
Ayna karşısındayken kendini alamayan ve esmer teninde - güzel çehresinde gülücükler açarak kendini inceleyip duran genç kızların edasıyla poz vermişti fotoğraftaki kadın.
Ruhunu şu esmer güzeline doğru çeken cazibe kesinlikle dayanılmazdı. DoH onu kollarına aldığının hayaliyle, sanki, bir an çıldırdı. Belleğindeki herşey silinivermiş ve bedeni de cehennemi bir tutkunun ateşiyle alevlenmişti. Damarlarındaki bütün kanı dudaklarından emerek sömürse, ve canını alsa bile o an, tek bir öpücüğüne razıydı DoH şu renk buketini andıran hatunun.
Evet ya, canını o an teslim edebilirdi ve, ne giymişse yakışmış - ne giyse yakışarak her devrin modasını bir erkeğe gösterebilecek tesirdeki şu olgun dişiye kul köle olurdu DoH.
Canı çok çekmişti be, gerçekten çok ama çok çekmişti.

Onu elde edişi uzun sürmemeli, en hızlı biçimde şok ederek tamamen kendisine odaklamasını sağlayacak bir yöntemle hareket etmeli, ICQ ve MSN'de aylarca sohbet ederek değil, çok daha etkili bi şekilde "kadını" yapmalıydı onu.
Adı FGCMx'di.
Onu fotoğraflayan iş arkadaşının MSN adresini hackledi ve online oldu.
İşte orada, online haldeydi FGCMx.
Hemen yazdı elleri titreye titreye : "- Naber patates burunlu, çalışıyon mu?"
"- ??? Patates? İyi misin Murat?" şeklinde yanıtladı şaşıran kadın.
Çünki iş arkadaşı ona asla böyle hitap etmemişti, edemezdi;
hem kariyer hem de yaş bakımından çokça ilerdeydi.
DoH sanki Murat'mışcasına;
"- Telefondaki bütün numaralarımı sildim FGCMx.
Sana acilen bişiy söylemem lazım ama MSN'den olmaz.
Kaçtı numaran, ezberimde yok," yazdı konuşma penceresine.
Hiçbir şeyden şüphelenmeyen ve numarasını veren kadının yüzüne kapattı anında MSN'i ve offline oldu.
Fakat bir yandan da bütün şirketi dinlemeye almış, MSN'den yaptıkları yazışmaları takip ediyordu.
Murat ona, "- Vallahi ben değildim sana yazan FGCMx abla. Hacklendi benim mailim. O hackleyen yazmıştır" diye açıklama yaptığı esnada tuşladı numarayı DoH kendi numarasını gizleyerek.
Karşı taraf açtığındaysa, "- Biri beni mi andı? Hacker mi çağırdı? Geldim işte. Selam. Buyur Patates Burunlu, seni dinliyorum" dedi ve kapatıverdi.
Bu şok kadına yetip artmıştı bile...

Kimdi ki şu "top patlarcasına bir ses tonuyla konuşan hacker??? ".
Kalbi duracak gibiydi kadının duyduğu heyecan ve meraktan.
Çok geçmeden onu kendi MSN'ine ekledi DoH ve,
"-Korkma, ben kötü yürekli bir hacker değilim" ile başlayan sohbetleri,
FGCMx'in bütün "modern kadın" edalarıyla Balıkesir'e, DoH'un evine gelene dek sürdü.
Evliydi ama kocasıyla kardeş gibilerdi.
O tekstil lisesi, kocasıysa üniversite mezunu olmasına rağmen eşinin pasifliği çileden çıkarmıştı bir süre sonra FGCMx'i, ve aşkı - seksi bırakıp, kendini tamamen kariyer yapmaya vermişti. Hatta hamile kaldığında, yasal kürtaj süresini geçmiş olsa da aldırmıştı karnından "kocası olacak o herifin" tohumladığı bebeğini.
Şimdiyse, aradan geçen 2 haftanın sonunda, zekasına hayran kaldığı adamın, DevilofHacker'ın evindeydi.
Günlerce çıkmadılar evden, bira içip sohbet ettiler ve birbirlerine küçük dokunuşlar dışında ilişmediler.
Yıllar sonra bir başka arkadaşına anlatırken DoH :
"-Yağmur gibi kokardı O. Yağmur yağdığında ve toprakla karıştığında ortaya çıkan kokuyu kastetmiyorum; yağmurumsu kokardı. Etrafımda şaşkın ve hızla hareket ettiği zamanlar saçı uçuşunca, kokusundan mideme koca bir tekme yemişim gibi hisseder, hemencecik onunla oynaşmayı arzulardım.
Konuştuğu zamanlar dinlerdim pürdikkat, ve konuyu "hangi sihirli cümleyle bağlayacak acaba?" diye merak ederdim.
O bilmez ama, nadiren de olsa birayı bardaktan içtiğimizde, O'na kesinlikle sezdirmeden alır, dudaklarının değdiği yerden yudumlamaya çalışırdım.
Ve kendimi, dağ başı - dere kenarı - yol çatı - hastane - avm vs. her nerede olursak olalım "evimdeymişim" gibi hissederdim o yanımdayken, var mı ötesi?

Diyeceğim o ki; geriye bakıp onunla ilgili hiçbirşeyi değiştirmek isteği yok içimde.
Şu güne dek hayatın insanoğlu için "hızlı" oluşunu konu eden kitaplar, hatta cilt cilt ansiklopediler yazıldı. İşin ucu da muhakkak cennet ve cehenneme dayandırıldı.
Öyle ya, bunca kusursuz bir varlığın yok olma ihtimali korkunçtu, yakışmazdı. Sonuçta "yüksek hız" ile "kısa ömür" birleştiğinde, insanlar din veya felsefe sayesinde cennete mutlaka ulaşmalıydı.
Benim cennetimse bilinen ve iddia edilenlerden farklıydı : Hayatın bu çok hızlı geçişi esnasında birçoklarının yapamadığını yaparak "durup etrafına bakındığı" anlar var ya, işte onlar insanın cennetidir. Sürüklenip gittiği ve süratten dolayı kendini bile kaybettiği zaman dilimleriyse, insanoğlunun cehennemidir.
Zaten bu anlattıklarım da birkaç salise içinde olup bitiyor, ve zavallı "insan" çoğu zaman farkına varamıyor. Saliselerin arasına duraklar sıkıştırabilmek de, bırak zavallılarını, vasat SÖ.'lerin bile boyunu fazlasıyla aşıyor.
İşte FGCMx, benim o kısacık zaman dilimlerine sıkıştırabildiğim "cennet bahçelerini andıran" duraklarımdı" demiş, ve yıllarca seks arkadaşı olan kadını bu şekilde tariflemişti…
Vaginismus'a varacak kadar uzak kalmıştı cinsellikten FGCMx evli olduğu yıllar boyunca.
DoH'un evinde bira içip bolca muhabbet ettiklerinin üçüncü gününde,
öylesine albenili - çekici - tamamıyla beğenilesi bir haldeydi ki kadın,
sanki;
güneşin yüzünü henüz gösterdiği bir yaz mevsiminin ortasında,
üstünde o sabahın çiğlerinin tutunmaya çalıştığı,
ve ısırıldığında da ağızdan kütür kütür ses çıkaracak dirilikteki bir,
"dalından yeni koparılmış şeftali" güzelliğindeydi.
Hiçbir cezbedici harekete başvurmadığı halde, binbir emekle dirildiği hemen belli olan rengarenk etekliğinin altına hapsedilmiş vücudu öyle bir kıvranış içindeydi ki kendiliğinden, her an başı dönüp kendinden geçmeye - çıldırtıcı tonlarla inim inim inlemeye - dokunan erkeği eritmeye hazırdı.
DoH onun elbisesinin dışında kalan buğday koyusu tenini gördükçe - şu an bile ıslak olup olmadığı konusunda kendisiyle iddialaştıkça - bira sigara ve en doyurucusundan sohbetlerle bir çekyatı paylaşarak yan yana durmaların artık yetersiz olduğunu yüreğindeki uçsuz bucaksız çöllere olanca gücüyle haykırdı.
Onun içinde olmayı - içine hemen girmeyi çok arzuladı ama;
bakışlarını, "diliyle bütün o vücudu okşayarak dolaştığının - bedenlerinden sıyrılmış ve kaynaşmıçlarcasına seviştiklerinin - içiçe geçercesine kucaklaştıklarının - şefkatle şiddeti iki kardeş yapıp da bağırıp inlediklerinin" hayaliyle doldurarak;
elbisesinin yuvarlak omuzlarında iz yapmış askıları aşağı indirdi
ve göğüslerini dışarı çıkardı.
Kendilerine has pütürleriyle,
koyu kahverengi renklere sahip uyanmış - dikilmiş uçlarıyla,
şimdi her ikisi de DoH'a bakıyorlardı.

O iki meme ucu;
Tanrı'nın onlara acımasından sonra sessizliğin cennetlerinde dinlenmelerini sağlamak için sağır ve dilsizliği layık gördüğü;
onların da,
başıboş konuşmaların hiç olmadığı o cennetten bütün ihtişamlarıyla kopup gelmiş olmanın rahatlığıyla daha bir pembeleşerek, sanki;
"- Aşağıda, kapkara ipek çorapların altında, yine o çorapların tutturulduğu ve göreni delirtecek olan, ve kırmızı kurdelelerden yapılma bağları çözüldüğünde karşına çıkacak baldırlar sana içten bir merhaba diyene kadar;
önce bizi mest et - hoşnut et - öp - okşa - yala - ısır - acıt!" dercesine,
DoH'un karşısında, dimdik ayakta duruyorlardı.
Daha fazla konuşmalarına müsaade etmedi DoH ve onları sırayla ağzına aldı.
DoH emip öptükçe, FGCMx de bir hırçınlaşıyor bir gevşiyor ve ne yapacağını şaşırıyor, akabinde, dudaklarını ağzına dayayan DoH'un ağız tadıyla daha bir mest oluyor ve her bir saniyede bambaşkalaşıyordu.
Kadınları çoğu zaman yiyecek - içecek - meyve - tatlı ya da afili bir meze kefesine koyan şu kendini aşırı beğenmiş şu adam, nasıl da çıldırtıyor onu ve sanki taa ana rahminden beri "kuyruk kaldırmakta becerikli bir doğuştan becerilmeye adanan ve erkeğe doymaz bir fahişe" gibi hissettiriyordu an be an yaptıklarıyla.
Artık kız - kadın - orospu - metres - dul ya da
tüm şehrin artığı bir kaldırım sürtüğü bile olsa farketmezdi.
Çünki DoH, onun, içinde açlığını duyduğu nice şeylere bayıltırcasına bir keyifle ulaşmasını sağlıyordu kıvrak diliyle, ve bu yüzden de herşeye razıydı.
Manevi değerler hiç olmuş, küçük ısırıklarla hafifçe kanayan dudakları ve meme uçları da herşeyin madde tarafının "tek gerçek" olduğuna sanki ikna etmişlerdi onu.
Bir an aklına kocası geldi, ve onu tiksinerek sevişi.
Tabii ya, aralarındaki ilişkinin adı tastamamına böyleydi.
Çünki kocasının, "yanında veya dilediği her an karşısında" olmasını isteyebiliyordu,
fakat, şu an DoH'la olduğu gibi kucak kucağa - koyun koyuna olmayı asla!
DevilofHacker'ın da dili öylesine şefkatli - öylesine fedakar - öylesine heyecanlı ve devamlılık gösteren bir "kalkmak üzere olan otobüsün arka kapısından olanca gücüyle atlamaya çalışanların hızı ve çevikliğiyle" dolaşıyordu ki artık göğüslerinde ve apışarasında; ne zaman çırılçıplak kalıverdiğini anlayamamıştı FGCMx...

Sanki o küçücük dil o koca bedeni önce işveli sokuluşlarla kandırıp, sonra da o fosforlu - ışıl ışıl ateşiyle tutuşturup, yakıp kül etmek hevesindeydi.
DoH'un kadife yumuşaklığında - kuştüyü hafifliğinde - kömür ateşi sıcaklığında bir okşayışa sahip elinin kukusunu acıtarak avuçlamasıyla irkildi, kendine gelir gibi oldu.
Ama hala, sanki yemyeşil çimenler üzerinde dans ediyormuş da ayakları yere hiç değmiyormuş gibi hissediyordu.
DoH kadının sırılsıklam kukusundan aldığı bir parça zevk suyuyla birlikte klitorise ulaşıp, bazen tam üstünde bazen de çevresinde bastırarak dolaştırıyordu şimdi parmağını.
Aklı gidiyordu kadının ve dizleri bir süre sonra daha fazla dayanamayıp, sanki okkalı bir ateş kütlesiymiş de üzerine koca bir kova dolusu soğuk su dökülünce de cazır cazır cazırdamış olan ruhu ve bedeniyle birlikte, çöktü kaldı yere.
Sadece titriyordu. Boşalma böyle mi olurdu?
Yok canım, daha neler.
Bunca derin bir keyif böyle kolayca elde edilebilir miydi yani?...
Beyninde bir nebze olsun düşünebilme kabiliyeti kalmıştı çünki hala yaşadığı zevkin muhasebesini yapmaya, detaylandırıp ayrıntılarını yakalamaya çalışabiliyordu FGCMx. Kabiliyetinin bir parçasını da Allah'ın varolduğuna ve kendisine bu zevkleri tattırarak onurlandırdığına, dilerse daha nelere kadir olabileceğini düşünmeye ayırdı.
Az sonra, öylece, ne yapacağını bilmez ve ölüm uykusunu andıran, kurşun gibi bir ağırlığın altında keyfin - zevkin azametiyle kendinden geçmişliğinden çıkmaya başladı. Uyanışa bir katkı da DoH'un hummalı dudaklarının, onun dudaklarını, soluklarındaki her iniş çıkışla birlikte, uzun süre pusuda bekleyip de avını yakaladığı an ziyafete başlayan hayvanların iştahıyla sömürüyor oluşu yaptı. Sonra sarıldı DevilofHacker ona ve kucaklayıp, kaptığı gibi çekyata uzattı.
Bir süre sadece solukları söyledi en güzel mutluluk şarkılarını birbirlerine sıkı sıkıya sarılmış yatarlarken. Daha doğrusu, şu DevilofHacker denen ve "hiçbir zaman ve mekanda sahip olamayacağını yıllarca düşündüğü şeyleri ona birçırpıda yaşatabilen yaratık" kendisine arkadan dolanmış, ve damarlarının tamamen kanla dolmuşluğunu çok net biçimde hissedebildiği aletini, içinde olması gereken yerin koca dudaklı kapısına dayamış halde öylece beklerlerken.
Titremeleri ve nefes alıp verişleri normalleşmeye yüz tuttuğu an, birden döndü ve ayaklarından başlayıp bacaklarının iç kısmından devam ederek, ılık nefesiyle karışık birşekilde ve asla "daha önceki erkeklerinde olduğu gibi, bu senin görevin, hadi yap!" hissine kapılmadan, apışarasına ulaşıp o heybetli şeyi ağzına alana dek öptü, öptü, öptü.
Boğazına kadar girmesi için zorluyor, sonra da dudaklarının etli dış yüzeyiyle aletin kafası tekrar kavuşuncaya kadar, hiçbir beklentisi olmadan ve sadece onu mutlu edebilmenin çabasıyla sokup çıkarıyordu ağız boşluğuna.
Başarıyordu.
Çok tahrik olmuştu ve ince ince inliyordu DoH.
Bir yandan da kadının kadifemsi saçlarını okşuyordu.
Seksin bir sanat olduğunu biçok kez okumuştu değişik yerlerde. Kontrolün tamamen kaybolduğu o yatağın içinde, ne varsa kontrol edebilen bir sanatçı edasıyla, kavradığı gibi sırtüstü yatırıverdi DoH FGCMx'i, ve bacaklarını havaya kaldırır kaldırmaz, yatağın tok - tok sesleri eşliğinde içine girip, altında zevk ve acının birbirinden ayırdedilemez halleriyle kıvranan o güzel kadının bedenindeki gitgelli yolculuğuna başladı.

Vargüçleriyle ve kimi zaman hızlandırılmış kimi anlarda da neredeyse durma noktasına gelen ağır bir ritimle, aynı anda da tenleri yerine sanki ruhlarını birbirine temas ettiren, ve hiçbir şeyin o an kendilerini etkileyemeyeceğini haykıran bir meydan okuma - hatta zafer ifadesi taşıyan bakışlarla, az sonra bitecek olan bu birleşmeyle kalplerindeki cehennemi boğup öldürmeye çalıştıklarını birbirlerine ispatlarcasına, çılgıncasına sevişiyorlardı.
Daha doğrusu, FGCMx bütün teslimiyetiyle, şu an, kaybedecek hiçbirşeyi olmadığı ve böylelikle de herşeyi tamamen elde etmiş havasındaki bir tokluk hissiyle, DoH'tan gelebilecek olan her türlü aşağılanmayı bile "hay hay" nidalarıyla kabul edebilecek bir ruh haliyle kendini ona bırakmıştı.
DoH da onu bütün halleriyle kabul etmiş ve büyük zevkler eşliğinde evire çevire beceriyordu.
Ne olduğunu tam olarak kestiremese de, "bittim benn" diye havada taklalar atan kendi sesini duymaması imkansızdı FGCMx'in.
Artık bu dünyada değildi. Hatta evreni bile terketmek üzereydi.
Oysa, vaginal orgazm denilen şey, sadece onun ve yeryüzündeki herkesin bildiği bir yatak odası efsanesi değil miydi?
Yok, yok. O an ölse gıkını çıkarmazdı.
Çünki bir efsaneyi bizzat yaşıyordu üstündeki şu adam sayesinde.
Bu adam öyle bir adam ki, kendisini becerirken layıkıyle, o güzelim gözlerinden de ışık hüzmeleri mi taşıyor ve bu ışıklar da bir cennetin aydınlığını mı müjdeliyor, yoksa, bir cehennemin ateşlerini mi ona sunuyor; önemsizdi.
Yaşadığı orgazmın hazları öylesine güçlüydü ki, cennet veya cehennemde sonlanması nazarında bir hiçti. Tam düşüşe geçtiği esnada, soluklarının, ulaşabileceği en son noktaya vardığını fark etti DoH'un da. Bir yandan kalçalarına geçmiş tırnaklarını hissederken etinin içinde büyük bir hoşnutlukla, bir yandan da dört kasığın artık yapıştığına kanaat getirmişliğiyle içine aktığını hissetti DoH'un sarsıla sarsıla.
Sağdı onu, sağdı, sağdı.
Nefes alış verişleri normale dönene kadar içinde tuttu o "kölesi olabileceği" adamı…

Şimdi daha iyi anlıyordu MSN'de yaptıkları konuşmalarda DoH'un "- Alışma sakın bana. Belki farkedemezsin ama, tüm varlığını aniden esir alarak kendine müptela eden çok kuvvetli uyuşturucular gibiyimdir ben!" demekle neyi kastettiğini.
Şu an, yaptıkları konuşmaların altındaki mesajları çok daha iyi anlıyordu, ve sonu ne olursa olsun, bu adamı, ucuz bir şarap - bir kutu bira - güçlü bir uyuşturucu da olsa içivermek, sahibi olmak istiyordu.
Toparlandı, bir sigara yaktı ve keyifle tüttürdü.
Sonra koca bir yudum birayı, iştahla, bomboş kalmış - rahatlamış "içine" gönderdi.
Çırılçıplaktı ve içi bütün ağırlıklardan kurtulup, boşalmıştı.
Ama ruhu da tıka basa tok, doygundu.
Özgüveniyse zirvedeydi.
Kararını verdi : DevilofHacker sonsuza kadar ve her koşulda onun efendisiydi…

DoH da FGCMx ile öpüşmeyi "en çok" sevdi.
Diğer kadınlarıyla yaptığı seksten bile çok sevdi belki.
Elinde olsa;
yanyana uzanıp da biralarını yudumlarken, sadece öpüşüp koklaştıkları günlere dönerdi. Onun ağız çukurunu, sanki en önemli sırlarını anlatırcasına diliyle doldurmayı, ve onun inlemelerinin de kendi ağzına akışını, ve hatta sadece öpüşme anlarına odaklansın diye belki elleriyle ense ve baş karışık biçimde sıkı sıkıya tutup sabitlemeyi;
bedeni FGCMx'den çok daha güzel olan başka kadınlarıyla sevişmekten daha büyülü sayar, ve onunla öpüşmeleri tercih ederdi.
Sonra da dilinden uzaklaşan, hala sırılsıklam olan ve parıldayan dudaklarını seyretmeyi saniyelerce.
Ardından, teslimiyetten keyif alan kölesiyle göz göze - diz dize gelmeyi ve laflamayı saatlerce...
***
{19}
**********
ESTETİK MERAKLISI
**************************

VÜCUDUNU,
SON DERECE AĞIR BİR YÜKMÜŞCESİNE SÜRÜKLEMEK YERİNE,
SAHİP OLDUĞU ŞEYLERİN SAĞLAYAMADIĞINI
"DOYUM İMKANI SUNAN" ŞEYLERLE TAKVİYELEYİP
"TAM" OLMAYA ERİŞMEK İÇİN ÇIRPINAN KADIN,
NOKSANLIKLARINI HABİRE SAVMAYA ÇALIŞIYORSA;
EKSİK OLANA SADECE ACIYABİLEN
VE KOYNUNA ALAMAYAN DoH,
ŞU "BİYOLOJİK HADİSELER KOMPLEKSİ"
HALİNE GELMEYE ÇALIŞAN CİNS-İ LATİF'İ
MUTLAKA TANIMALI,
ÇÖZÜMLEMELİ,
ANALİZ ETMELİ VE
"TECRÜBELEME AÇ'I"
OLUŞUNA BİR YETKİNLİK DAHA
İLAVE ETMELİYDİ...
***

Bir fikir sahibi olabilmeniz için "bilgiyle donanmanın önemi" konusunda, size önce şunları anlatayım :
Ortaçağ'da ömür tüketmiş bir insan, hayatı boyunca, çağımız ulusal gazetelerinden birinin içerdiği kadar "bilgiye" maruz kalmıştır.
Yaşam ve yaşam içindeki her şey bu derece sade - ayrıntısız ve beş duyuyla direkt algılanabilirliği kadar veri içermektedir...
Yine, örneğin, 16 yy.'da Kıbrıs fethedildiğinde, fetih haberinin bilgisi, başkent İstanbul'a üç hafta sonra ulaştırılabilmiştir. Bu derece yavaş ve külfetli yani.
Oysa günümüzde, bilginin çıkış materyalleri de, bilgi ele alındıktan sonra iletilmesi de ışık hızında gerçekleşmekteyken, konusu her ne olursa olsun "bilgi" sahibi olmaktan DevilofHacker'ı ne alıkoyabilirdi ki?..
Nermin'in, "- Kaşlar için değil yaaa, tamam onları da kalıcı makyaj estetiği ile düzelttirdim ama, raporlu oluşumun asıl nedeni memelerim. Meme estetiği zor olaymış valla. Taş gibi oldular ama bir ay boyunca daireye gidemeyeceğim. Sallanmamaları gerektiği için fazla yürümemem gerekiyormuş" diye yazışı MSN'de başka bir arkadaşına;
"Hiç estetikli meme görmedim, görmem şart onları" şeklindeki merağı şaha kalkan "bilgi ve ar/ge delisi" DoH'u harekete geçirmeye yetmişti…
Eski PTT binasının loş ışıkları altında bütün gün evraklarla boğuşmak, yıllardır değiştirilmeyen yer halısının tozunu solumak, badana yapılsa bile yıpranmışlıkları örtülemeyen duvarların arasında koca bir haftayı geçirip de, şöyle bir "güneş ve bol oksijenli deniz havası" alamamak en azından haftasonları veya mesai çıkışları, varolan solunum sistemi rahatsızlıklarını günden güne azdırıyordu Nermin'in, ve araları hep nanemolla olan eşine de emrivaki yaparak Edremit'e tayinlerini istemişlerdi.

Ev içinde lüks ve konfora hiç önem vermese de, başta çehresi ve saçları, sonrasında da memeleri - ince beli - baldır ve bacakları onun için önemliydi.
Kadın dediğin herşeyiyle dört dörtlük olmalı, dişiliğini gören her erkeği kendine çekmeliydi.
Yaptırdığı estetik ameliyat dolayısıyla aldığı raporun bitmek üzere olduğu günlerde, DoH ile olan samimiyetleri, kalkıp onun evine gidip birkaç gün kalabilecek derecede ilerlemişti.
Tuhaf bir adamdı Nermin'e göre DoH.
Alkolik olmayan bir birasever, umulmayacak derecede bilgili ve buna bağlı olarak da fazlasıyla cüretkardı. Kendisi, güzelliğinin ardına saklanıp ne derece aksi - geçimsiz - nazlı ise, DoH da bunlara asla taviz vermeyecek kadar dik bir adamdı.
Ve yine Nermin'e göre,
gidip onunla yüzyüze laflamakta - onu yakından tanımakta bir sakınca yoktu.
Bindi otobüse, Balıkesir'e, o tuhaf hacker'ın evine gitti…

Güzel, alımlı bir kadındı Nermin.
Sarışın - mavi gözlüydü ve kusursuzlaştırmaya çalıştığı bedeni de hem diri hem albeniliydi.
DoH ise klasik bir köylü çocuğu çehresine sahipti, ama, alkol ve düşünce denizine dalarak gözlerini donuklaştırıp da dalgın halleriyle keder ve üzüntülere batıp kaldığında yüzüne dikkatlice bakılırsa;
geçmişte yaşadığı hiçbir şeyin silemediği bir asalet ile,
bedeninden daha hızlı yaşlanan suratında ince bir güzellik mutlaka dikkati çekerdi.
Farkında olduğu ve arttırmaya çalıştığı çekiciliği "birşey" sanan Nermin modeli insanlar, değişik zamanlarda "farklı olan" şeylerle övünmek isterler.
Bu gereklilik gibidir manevi dünyalarında.
"Övülme" açlığından da başka bir gereksinimdir.
Çoğu zaman da sermayesi yakışıklılık - güzellik - para'dır.
Çok güldüğüm ise;
"- Evet yahu, o bizim aile doktorumuz" veya;
"- Aile mezarlığımıza defnettik" tarzı konuşmalardır.
Gerçi günümüzde gerçekten herkesle ayrı ayrı ilgilenen "aile hekimleri" varsa da devletçe görevlendirilen, yakın bir geçmişe kadar tek bir aileyle komple ilgilenen ve iyi para kazanan özel doktorlar övünç konusuydu. Burada kastettiğim budur.
O doktorun ünü, veya mezarın en güzel yerden - süslü püslü olarak tahsis edilmesi sana ne katabilir ki, sözde, övünç kaynağına dönüştürüp de aklınsıra caka satarsın?
Sonuçta; eğer hastaysan, doktor o süreci hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz, ve sen zıbardığında, o böbürlendiğin mezara boyluboyunca yatar, övündüğünle kalırsın…
Kaprisliydi Nermin haliyle, çünki çok güzeldi.
İçip muhabbet ediyorlardı ya,
hani o yaşta kadın bir erkeğin evine sırf laklağa gelmezdi ya;
aklısıra DoH onu elde etmek için taklalar atmalı - şirinlikler yapmalı,
onunla sevişmeyi haketmeliydi.
DoH da bunu sezdiği an vites değiştirip, başka başka ve cinsellikten tamamen uzak konulara çekti ortamı. Hatta kavga bile çıktı, ve "- Bakkk, çeker giderimmm" diyen Nermin'e;
"- Paşa gönlün bilir!" diyerek kapıyı gösteren DoH, evin bahçe kapısından uzaklaşan o inatçı kadının en çok elli adım sonra geri döneceği konusunda bahse tutuşmuştu kendisiyle.
Döndü Nermin :)…
Hangi yaş diliminde olursa olsun yaşını tahmin etmek güçtü DoH'un.
Yirmileri ile kırkları neredeyse aynıydı. Fark, sözleriyle sesi sayesinde anlaşılabilirdi ve bu da itina isterdi. Saçları hiç ağarmamıştı kırklarında bile. Gözlerinin rengi ela gibi görünse de ilk bakışta, yosun yeşiline dönerdi öpüşme mesafesi kadar yakınlaştıkça.
Boyu çok uzun değildi ama kısa boylu da sayılmazdı. Omuzları genişti.
Önceden varolan dişleri, 35ine geldiğinde, "çektirince baş ağrılarından kurtulacağını" öğrendiğinde, ve en küçük lekede bile çektirdiği için artık yarısından fazlası olmayan şeylerdi.
Ama, bedenindeki uzuvları birbirine yakışan, kibar ile kaba arası bir adamdı.
Hele de, alnının ve burnunun heybetiyle, göz çukurlarının orantısı öylesine tatlı bir hava veriyordu ki anlayabilene, gözlerini diktiği an insan ürperiyordu.
Üzerinde, "her an esrarlı - hiç çözülmemiş" havası vardı.
Gururlu - dik - keskin - kararlı duruşu, azametli ve cüretkar edalarıyla birleşince, karşıdakine korku salardı. Bütün bunların yanında, konuşmaya başladığında sesindeki ahenk - kurduğu benzersiz cümleler - tonladığı olay parçacıkları öyle bir "dünya dışı" hal alıyordu ki;
kesinlikle bu gezegenden olmadığına kanaat getirmeye başlardı karşısındaki.
Ve en önemlisi, dümen - direksiyon - komuta hep kendisindeydi.
Konuşmalardaki akışı hep DoH belirler, ve kim varsa karşısında, peşi sıra sürüklerdi.
Hatipliği ve hitabeti asla tartışılamaz konumdaki birine bile verilebilecek onbinlerce hazır cevabı vardı, ve tepesi iyice attığında da karşısındaki kim olursa olsun kurşuna dizerdi hemen sarfettiği kelimelerle…

DoH'un yukarıdaki özelliklerine şahit olup, yine de kendisinden talepçi olması için son kozu olan "sevişmeden çıkıp gitmek" kolpası da boş çıkan Nermin
"- Gitsem telefon bile etmeyecek, benimle sevişmeyecek, üstelik sevişemediğin için hiç üzülmeyecektin dimi DoH? Ne biçim adamsın kahrolası? Güzel bir kadın olduğumu bilmesem, inan ki, acaba çirkin mi buldu beni, diye şüpheye düşerdim. Kalk hadi kalk, sev beni, sevişelim." itirafından sonra DoH'u yatak odasına götürdü.
DoH biliyordu ki, fiziksel hareketin üçüncüsü olan "her etkinin ona eşit ve ters yönlü bir tepkisi muhakkak olacaktır" yasası devreye ancak böyle girecek, o estetik yapılmış ve yara izleri henüz ikinci bir cerrahi operasyonla kapatılmamış memeleri başka türlü göremeyecek - öpemeyecek - dokunamayacaktı.
Hedefe, "kadını ve güzelliğini" umursamayarak ulaştı…
Bu maceradaki başka bir boyut da şudur :
Kitabın herhangi bir kısmında DoH kalkıp,
"silikonla doldurulmuş memeler" hakkında uzun uzun tasvirler yapsa,
onların fiziki ya da kadına kattığı manevi kazanımlara yönelik edebi anlatımlarda bulunsa;
okuyucu, "- Almış eline bir tıp kitabı, veya bir makalede denk geldiği şu konuyu hafızasına kazımış, ve yazdığı kitapta da bu bilgileri bize anlatmış" şeklinde düşünebilirdi.
Peki bu durumda, gerçekten de DoH;
uzaktan gördüğü - duyduğu herşeyi, gerek notlar alarak gerekse belleğine yazarak,
üzerinde düşünüp muhasebe ettiği birçok şeyi de;
"bilgili - cahil - akıllı - aptal - genç - ihtiyar - zengin - fakir - güzel - çirkin" ayırdetmeden;
birçok insanı dinleyip,
onların fikir - beceri - özlem ve kayıplarını;
kendi kıvrak diliyle aktarabilen bir felsefeci midir?
Asla!

Nermin ve tombik memeleri mevzusunda olduğu gibi,
içinde olup yaşamadığı hiçbirşey hakkında ahkamlar kesmemiş,
lafını bile etmemiştir…
DevilofHacker Nermin'i uğurlayıp gönderdikten sonra,
bizzat edindiği "estetiki bilgi"den dolayı mutlu birşekilde birasını yudumladı,
sigarasını tellendirdi,
uzun uzun dinlendi...
***
{20}
**********
LUCIFER (DİŞİ ŞEYTAN)
*****************************

İÇTENLİĞİ SADECE FARKEDERSİNİZ
FAKAT ZORLAYAMAZSINIZ.
ERKEKLERİN KADINLAŞMASI HAZMEDİLEMEZ DE
KADINLARIN DELİKANLICA TAVIRLARI ERDEM'E YORULUR,
CEZBEDER.
BU "HATUN ŞEYTANIN";
MİNİCİK HAYAT GÖRÜŞÜNÜ
DÜNYAYA KABUL ETTİRME
VE BECEREMEYİNCE DE
BÜTÜN HERŞEYİ BAŞINDAN UZAKLAŞTIRMA GİBİ
DİŞİSEL TRİPLERDEN YALITILMIŞ OLDUĞUNU GÖRÜNCE;
DİĞERLERİNİN TAKTIKLARININ YANINA,
VARLIĞIMIN YAKASINA,
BİR GÜL DE O TAKSIN İSTEDİM.
SÜSLESİN BENİ, RUHUMU, BEDENİMİ...
***

Kurbanlarını hep kendisi bulmadı DoH.
Bazen de onlar geldiler ve iletişime geçtiler :
"- Şşitt. DoH!
Artist misin lan sen?
Şu ICQ infona, şu MSN profiline bakılırsa öylesin.
Kendini birhalt sanma bence.
Çünki, Defcon denen şeyi biz de biliriz. İstesek firewall deleriz.
Senin gibi havalı havalı da takılmayız net'te!" diyordu Lucifer nickli kullanıcı DoH'a, ve, resmen meydan okuyordu…
Bahsettiği "Defcon", "Defense Readiness Condition" yani savunmaya hazır olma durumu, Firewall ise işletim sistemlerine çok sonraları standart olarak koyulan güvenlik duvarıydı.
Şu durumda, bir bilişimci havası vardı ve bilgiliydi bazı konularda…

Uykusuz geçirdiği gecenin sonunda aşırı alkol - sigaranın verdiği çöküntüye rağmen yüzüne,
gözleri çakmak çakmaktı DevilofHacker'ın.
Karşı MSN'de ise, öfke ve şaşkınlık dolu küfür - lanet mesajlarının arasına;
"- Seni hafife almışım! Şifrelerimi ne çabuk arakladın?";
tarzı söylemler karıştıran Lucifer (Dişi Şeytan) vardı.
Uzun sürmemişti defterini dürmek ve DoH sadece şifrelerine değil, kişisel neyi varsa hepsine ulaşmıştı…
Kara kaşlarının kara gözlerinin üzerinde altın gibi sarı saçları vardı Lucifer'in ve resimlerinin herbirinde gayet şıktı.
Osmanbey'de bir bilişim firmasında çalışıyor, programcı ve bayan olmasına rağmen teknik servis hizmetlerinde görev yapıyordu.
Gitar çalıyor, spor yapıyor, İngilizce ve Almanca biliyordu.
Taşradan gelmişti İstanbul'a, ama,
okul bittikten sonra kalmış ve
tam bir metropol kızına dönüşmüştü.

Rus güzelleri gibi ince uzun - kuğu boyunluydu.
Hani insan iç sıkıntılarını atıp da dünyadan keyif alabilmek için evlense onunla;
öyle bir avutur, hayata öyle bir bağlardı ki insanı şu dişi şeytan, evlenen aldanmazdı.
Üstelik müşterileri ve iş arkadaşlarıyla yaptığı yazışmalara bakılırsa,
alnı ak - yüreği temiz - dürüst bir kadındı.
Kadındı çünki, sahiplendiği "Metalci" kimliğinden dolayı cinsellik konusunda özgür bir yaşam sürüyor, hatta tamirata gittiği şirketlerde, patron ya da bölüm sorumluları olursa beğendiği, hemen ayartıyor ve seks yapıyordu.
Metal müzik hastası oluşundan mıdır bilinmez,
gerçekten de "sıradışı bir hayat - inanç ikilisi" vardı her anında.
Erkeksi ve çalım satar edaları da vardı.
Pısırık - pasif altta kalan kadın tavırlarına ise hiç prim vermiyordu.
Özetle, ilginçti…
Taksici de şaşırmıştı;
"- İlle de bu lavuktan mı alman gerekiyor parayı lan! Al burdan işte" diyerek paylandığında.
Nice gün sohbet ettikten sonra,
kendinden daha ilginç bulduğu ve Balıkesir'e onu tanımak için,
neredeyse emrivakiyle geldiğinde, ve DoH'ca garajdan karşılandığında,
taksiciye bu üslupla konuştu Lucifer...
Fazla üstüne gitmedi, hareketlerini kısıtlamadı onun DoH kavgayla gürültüyle.

Sevişirken altta yatmadı mesela hiç Lucifer, hep DoH'un üzerindeydi.
Üstelik ağzı da pisti ve küfürleri sevişme esnasında da hiç eksilmedi.
Resmen DoH'a hükmetti.
Seks konusundaki profesyonelliğine ise ancak,
"- Şu çekeceğim saksoyla değil d.l,
ruhun ağzıma gelecek lan .mdüşkünü DoH!" diyerek,
gerçekten de o güne kadarki,
en mükemmel oral seksi DoH'a defalarca yaşattığında inandı…
Yolcu ettikten sonraysa birdaha görüşmedi,
görüşme taleplerini de geri çevirerek kendinden uzaklaştırdı DevilofHacker Lucifer'i.
Israr eden bu "kendi tarzı olmayan",
ya da,
hayatına birşekilde dahil olmuş;
ve kendi "aykırı şekilleri" sebebiyle de,
hem tensel hem ruhsal olarak dışladığı kadınlarına,
şu soruyu sorup noktayı koyardı DoH :
"- Sen İnanna olmayı becerdin de, ben senden Dumuzi olmayı mı esirgedim? ".
Birisi aşk tanrıçası, diğeri de onun aşığı.
Aşkın olmadığı sekste DoH da uzun süreli kalamazdı...
***
{21}
**********
MASA
********

BAŞKALARININ DERTLERİYLE İLGİLENMEYİ
ONLARIN DA BENİMLE ALÂKADAR OLMASI İÇİN YAPMAM BEN.
ŞEYTAN DA DOLAŞSA DAMARLARIMDA ÇOĞU ZAMAN,
BİLİRİM Kİ,
BENİ ASIL KÖTÜ EDEN ŞEY,
İHTİYACI OLANLARA
GÜCÜM DE YETERLİYKEN EL UZATMAYIŞIMDIR.
GELGELELİM BU DÜNYADA
HERŞEYİN BİR HEDİYESİ VARDIR,
VE KARŞIMDAKİ BİR KADINSA,
ONUN BANA SUNACAĞI EN KIYMETLİ ARMAĞAN
RUHUNDAKİ KIZLIĞI OLACAKTIR...
***

1984 isimli romanında " Big brother is watching you! " sözü ile taa 1949 yılında yarattığı karakterin,
çok çok daha önceleri taa 1971'de;
23 Host (Sunucu - Ana Makine) faaliyetteyken ARPANET'te,
40 bilgisayarla yapılan halka açık ilk internet gösterisiyle can bulacağını;
ve Big Brother'in totaliter rejimin simgesi olmaktan çıkarak,
"özel hayatın gizliliği gibi temel hakların" yerle bir edileceği "sanal dünyayı" kasıp kavuracağını tahmin edebilir miydi acaba Orwell?
Birçok bestseller yazara nasip olmayan "öngörü gerçekleşmesi",
ona nasip oldu, ve büyük - küçük kardeşler olanı biteni izlemeye - dinlemeye - değiştirmeye - silmeye vakıf oldu işte günümüzde…
Bugünün "herkese kolay" olanı, 90'larda ve 2000'lerde DevilofHacker'a yine kolaydı.
Yaptığı sörflerin çoğu kurbanlarının PC'lerinin içinde, dolayısıyla da ruhlarında ve özel hayatlarındaydı. Ahu'nun kullandığı bilgisayarla da böyle tanıştı DoH Sörf yapıyordu, birşeyler dikkatini çekti ve, takıldı kaldı.
Saldırı biçimi olan "internete bağlı bilgisayarlarda tarama yaparak güvenlik boşluğu bulmak" DoH'un sık başvurduğu yöntemdi. OSI (Open System Interconnect) modeli uygulanan ve 7 katmandan oluşan TCP/IP'nin "Transport" katmanında görev alan bağlantı noktaları sayesinde ağ trafikleri istenilen şekilde yönlendirilebilmekte ve denetlenebilmektedir.
Mesela; HTTP için TCP 80 - DNS için UDP 53 - Terminal Services için TCP 3389 - arka Plan'da akıllı transferler için de TCP veya UDP 2178 no'lu portlara hükmetmek;
Söz konusu bilgisayarı sanki karşısında sen varmışcasına kullanabilme imkanı sağlar.
Oysa, belki de başka ülkede, hatta kıtalararası biryerdedir kurbanın makinası...

Kendini "ileri düzey bilgiye sahip hacker" olarak tanıtan birçok şarlatan, sadece açığı bulunan bilgisayarların belli başlı portlarını zorlarken, ve onlara Random Probe (Rastgele tarama) ile ulaşabilirken, DoH nokta atışı yapabilmekte, geliştirdiği kendi yazılımlarıyla istediği makinayı köle haline getirebilmekteydi.
Ahu ise, bilgisayarının en küçük programına bile defalarca kez bulaşmış olan virüsler yüzünden çekmişti dikkatini DoH'un.
Çünki 4-5 terminalli bir Ana Makine'ydı kızın kullandığı PC, ve hali içler acısıydı.
Muhasebe ve İşletme üzerine ciddi programların bulunduğu bir Harddisk,
bu derece teslim edilir miydi virüslere yahu?.
Dayanamadı, C : diskinde ne varsa, uzaktan erişimle, D : diskine yedek almaya başladı.
İşlem uzun sürecekti ve "ne var ne yok" diye bakınırken o PC'nin donanımsal aygıtlarına, dikkatini Web Kamera çekti.
Büyük paralar harcanarak kurulmuş, eksiksiz bir sistemle - acemi bir kullanıcı vardı karşısında.
Yine dayanamadı, ışıklarını yanmaz hale getirerek WebCam'i açtı...
Bunu yapabilecek gücü takdir edersiniz ki fazlasıyla vardı DoH'un;
fakat;
Ahu'nun baldırları - apışarası - dantelli pembe külotu - ve sütbeyazı elbisesi,
kamerayı açar açmaz aklını aldı.
Çünki kamera, bu esmer güzeli kızı ve belden aşağısını en net gösterecek açıyla,
masanın altında duran şifonyer tarzı birşeyin üzerindeydi, ve DevilofHacker çıldırdı.

Şu baştan çıkarıcı apışarası görüntüsü;
"arızaya girmeden,
çökmeden önce,
kurtarayım şu,
teknoloji cahili insanların bilgisayarını bari" şeklinde düşünmüş olan DoH'a,
Tanrı'nın bir armağanıydı…
Ruhunu gerilimlerden kurtarmanın da bedenini gerilimlerden kurtarmak kadar kazançlı olduğunu bilen DoH,
bunun tek yolunun,
Ahu ile iletişime geçmek olduğuna karar verip, onu MSN'ine ekledi.
Sen kimsin, ben kimim faslından sonra,
genç kızın hiç ummadığı bir anda,
"- Masandaki çiçekleri, üstelik de pet şişeyle satın alınmış suyla sularkan, dibine aspirin atarken, acaba aynı ilgiyi kendine - kendi narinliğine de gösteriyor musun Ahu?" deyivermişti.
Bilmem kaçyüz kilometre uzakta yaşayan DoH, masasındaki çiçeği,
yaptığı hareketleri nasıl bilebilirdi yaaa???
"Ani ve hızlı biçimde kaderin tokadını yeyip de henüz acısını bile hissedememişlerin" dumur oluşu gibi yerinden zıplayan Ahu, noluyo yahu?'yu DoH'a sordu ve hikayeyi öğrendiğindeyse hem daha bir şaşırdı, hem de mutlu oldu.
Öyle ya; tam kullanamadığı şu aptal PC'yi güvenli - kararlı hale getirirken,
cinsellik içeren oyunlar da oynayabileceği bir adamdı DoH,
ve günboyu süregiden yalnızlığına yoldaş olurdu.
Aylarca sürdü sanaldaki arkadaşlıkları...
Çok güzel bir kızdı Ahu.
Esmerdi ve 24 yaşındaydı.
Hafif kilolu olsa da, oval hatlar ona bir başka şahanelik katıyor,
masa altına indirdiği kamerasından onu izleyen DoH'a "bir afeti andıran" baldırları,
ve apışarasıyla, her ne zaman dilerse, show yapıyordu.

Öyle sağlıklı bir kızdı ki, yaptığı masturbasyonların hemen hepsinde sarsıla sarsıla boşalıyor, koltuğuna gömülmüş şekilde dakikalarca soluklanıyordu. DoH'a ise;
MSN konuşma balonuna, "- Sağol güzel kız. Harikaydın. Müthiş bir seyirdi. Hadi giy kilodunu, odana biri gelip de yakalanmadan, topla eteklerini.", tarzından şeyler yazmak düşüyordu.
Birkaç kez de, işyerindeki odasının kapısını kilitleyip;
kameradan canına can katan o şehvet yüzlü bakışlar, iliklerine kadar titreten maxi eteklerin altından webcame karşı, şeffaf dantelli külotlar fora edilip de dizlere kadar indirildikten sonra, ortaya çıkıveren kiraz renkli ve enfes biçimli o kuku eşliğinde otuzbir çekmişti DoH.
Ahu evlenip de, işten ayrılana dek, sınırları olmayan bir saadetin sarhoşluklarına taşımıştı DoH'u ekranda, ve sanki sislerden oluşmuş bir dünyanın içinde, yalnızca ikisi varmışcasına cinsel organının tadına gözleriyle baktırdı…
Ayrılık vaktinden sonra da, "iliklerinde sızlayan günah dolu bir zevkin" sahibesi olarak aldı DoH'un belleğindeki yerini...
***
{22}
**********
FRANSIZCA ÖĞRETMENİ
*******************************

DÜNYADAKİ HİÇKİMSE
İNSANA ÖZGÜ KUSURLARIN
NE ÜZERİNDEDİR NE DE ÖTESİNDE.
BU BAĞLAMDA
"HATA YAPMAK" BİR GUSTODUR
YAŞAM İÇİNDE.
FAKAT HATALARIN ÖYLELERİ VARDIR Kİ,
ÖDENECEK BEDELLER
MUHATTAPLARINI TEK HAMLEDE
KARANLIK FİKİRLERİN CEHENNEMİNE ATAR
VE SIYRILIP ÇIKMAK ADINA DA ZERRE ŞANS TANIMAYARAK
"KERAMET HİKAYELERİNİ ÇOK DİNLEDİM,
AH, NERDE BANA NASİP OLACAK ASIL KERAMET"
ŞEKLİNDE HAYKIRTIR DURUR.
KOŞAR HEMEN EL VERİRİM,
ÇÜNKİ BİLİRİM Kİ TANRI
TEMİZ İŞLERE HARCANAN ÇABALARI DA
ÇABALAYANI DA SEVER,
VE,
SADECE KENDİMİN BİLE OLSAM
"KAHRAMAN OLMAK"
BENDEKİ FAZİLETİ KÖRÜKLER...
***

"- Şu perişan ve trajikomik halime bak! Daha düne kadar kendimi öldürmeyi bile düşünüyordum, ve son bir ayım kabuslarla geçti.
Fakat şimdi kıçıkırık masaya uzanmış, hiç tanımadığım bir adamın ellerini sıkısıkıya tutarak, karnımdaki bebeğimi öldürmek üzereyim!".
Gözyaşları fazla akamadı ve serumuna katılan anestezi etkisini gösterip, bayıltarak, maddesel dünyadan ayırdı Arzu'nun ruhunu…
Gerçekten de hiç tanımıyordu DevilofHacker'ı.
Evinde oturmuş internette takılırken tükenmiş vaziyette, ekranına düşen "Kork benden!" mesajına, "- Ne korkucam be! Kırsan kırsan şifrelerimi kırarsın. Ben zaten ölmüşüm, çok da tınn!" şeklinde yanıt vermiş, akabinde yapılan sohbetlerde "derdini - herşeyini" çabucak hackleyerek öğrenen DoH'un ısrarlarına direnememiş, ve kendini kurtaj masasında buluvermişti.
Gerçi istediği şey de zaten buydu…
Gençlik denilen cemiyetin, tarih boyunca hep aynı özellikleri taşıyıp, benzer kayıpları yaşayıp, eşdeğerdeki kötü tecrübeleri de bizzat test ederek öğreniyor oluşlarını; çevrelerinde yeterince "bilge ve bildiklerini de onlara aktarabilen yaşlıların" bulunmayışına bağlardım.
Yanılmışım.
Bilgi - merak - anlayış - kavrayış taa orta yaşlarındayken meyve vermeye başlıyor insanda, ve her genç o döneme erişene dek "duygu" denilen şeylerin üzerine, selin içine düşmüşcesine, körü körüne, "kendisi" atlayıveriyor.
Arzu da öyle yapmış, hiç evlenmemesi gereken biriyle evlenmiş, 6 yıl boyunca bebek sahibi olamamanın üzüntüleriyle kısır olduğuna kanaat getirmişken ansızın boşanmış, boşanmışlığın kederiyle de MSN'de tanıştığı ve Ankara'da yaşayan, sözde efendi - akıllı - dürüst - mevki sahibi bir adamın sıcak davranışlarına ve onu daha yakından tanımak için yaptığı davete balıklama atlayarak o kente gitmiş, sadece bir kez birlikte olmalarına rağmen de hamile kalmıştı.
Arzu'yu yıkan ise, bebeğinin babası olacak adama durumu anlattığında aldığı;
"- O senin problemin, ben henüz babalığı düşünebilecek durumda değilim, başının çaresine bak!" cevabı olmuştu.
Sonrası; anne, baba, iki tane abisi ve mahalle eşrafının yanısıra iş arkadaşları ve bu hayatta kim varsa tanıdığı, hiçbirine içinde bulunduğu durumu anlatamama - güven duyamama ile başlayıp, aniden çökerek başına; aklına "kendini öldürme" fikirlerini bile getiren "major depresyon" dönemleri.

Kadın başına kalkıp da kürtaj için masaya yatsa şu koca İstanbul'da, bu işi merdiven altında yapan insanların eline düştüğünde böbrek - dalak - kornealarını da almayacaklarını kim garanti edebilirdi ki?
İçinde günbegün canlanma sürecine yaklaşan bir bebek varken sıkışıp kalmıştı koca dünyaya, ve internet ona o internete boş boş bakıyordu ki, DoH'un "Kork benden!" mesajı geldi...
Süslü püslü profili ve alengirli nickiyle DoH bazı zamanlar sırf eğlence olsun diye mesajlar atardı ve Arzu o yanıtı verince, kırk dereden su getirterek de olsa Arzu'nun ölüm isteğinin altında yatan gerçekleri öğrendiğinde;
önce, Henry A. Murray'ın 1953'te kaleme aldığı "Expilorition de la Personnaite" kitabındaki, "Psikanalistlerin, ölüm isteği ile anne karnına dönme arzusu arasındaki münasebetin varoluşuna dair varsayımı" getirdi aklına;
ardından da, bunca güvensiz - kaygılı - korkulu - yalnız bırakılıp aşağılanmış haldeki Fransızca Öğretmeninin psikolojik durumunun intihara, yani, dünyanın en güvenli sığınağı olan "anne karnına" dönüşün imkansızlığıyla "ölüp de kurtulmaya çalışmaya" ne derece uygun olduğunu düşünüp;
"- Araban var mı?" dedi MSN'in öbür ucundaki kadına.
Evet yanıtından sonra da, "- Saat 24'e geliyor. Hemen evden çıkıp saat 01 :00 otobüsüyle oraya geliyorum. Sabah 7 gibi beni Harem otogarından alırsın, gider sorununu çözeriz" deyip, kestirip atmıştı DoH...
Gerçekten de sabah buluştular ve önce bir dönemin milletvekili de olan Yıldırım Aktuna'nın sağlık merkezinden kesin tahlil sonuçlarını aldılar. Sonra da Bahariye'deki bir kadın doğum uzmanıyla anlaşıp, aynı gün operasyon kararı alıp, hayatının her anında sorun olacak o bebeği aldırdılar.

İşte Arzu, henüz dün akşam saatlerinde ve internette tanıştığı adamın, çoğunluk yargılarla da "kötü" diye anılan bir hackerın ellerini tutuyordu o muayenehanede narkoz öncesi.
Kredi kartları - ev ve arabasının anahtarları - nüfus cüzdanı ve bütün kişisel eşyasının bulunduğu çantasını da ameliyattan sonra görüp göremeyeceğini bilmiyordu üstelik.
Öyle ya, şu DoH el oğluydu. Alıp gider miydi, evet?..
Kıymeti olan ve kendisine verilenden daha fazlasını bir başkasına verebildiği an, "gerçekten mutlu" tamlamasını adının önüne koyabileceğini gayet iyi biliyordu DoH ve kaçıp da yüzüstü bırakmazdı Arzu'yu.
Acı denen duygudan çok daha güçlü olan "aşağılanma" hissinin boğucu denizinde çırpınan kadın bırakılır mıydı?
Böyle bir hareket, şeytan da olsa lakabının önünde, DevilofHacker'dan beklenir miydi? Tabii ki hayır!...
Çok sonraları birkaç kez seks yapmayı deneseler de, ne Arzu ne de DoH birbirlerine partnermişcesine bakamadı. Onların aralarında çok daha sırlı, derinliği olan bir dostluk vardı…
Enerji dolu bir beden, kılıç keskinliğindeki zihin ataklığıyla çok büyük işler beceren ve sürekli ilerleyebilen DoH; tecrübe bağlamında alabildiğine zayıf, ve bir o kadar da geri kalmış - kendini aşamayıp sınırlı potansiyelde takılı kalmış Sıradan Ölümlü'leri kendi hallerine hiç bırakmadığı - hiçkimsenin birşeylerini çekip almadığı - onların da kendisine ikram ettiklerini hiçbirşekilde yeterli bulmadığı - DoH'un verdiklerinin gücünü de layıkiyle algılayamadıkları için onu pek sevmezler, belki de nefret ederler.
Fakat DoH "birey" olmak adına onlara hiç kalıcı zararlar vermez ve kurbanları da bunu bişekilde hisseder.
Peki, "- Bunca çabaya ne gerek vardı, neydi seni kurbanlarını tongaya düşürerek de olsa uyarma yoluna iten? Üstelik iyilik meleği falan da değilsin!" diye sorulsa;
DoH'un yanıtı, "- Yaşam boyu edindiğim tecrübeler bana öğretti ki; birilerine "iyi bişeyler" yapmak demek, aslında kendine çok daha büyük iyilikler yapmış olmak demekmiş" olurdu.
Ve DoH yüzlerce SÖ.'yü inanılmaz tuzaklar ve aldatmacalarla oyuna getirip hackleyerek uyandırmayı seçtiyse, bunu, akıl - tecrübe - sezgi olarak eksik hatta sıfır noktasında oldukları için yapmadı.

O an elde avuçta hangi kıymet ve melekeleri varsa, onları bari yitirmesinler diye uğraştı. Üstelik DoH'tan sonra birçoğu değerlerinin üstüne onlarcasını da kattı.
Derseniz ki; "Peki gerçekten de hakeden kurbanlara mı ettin edeceklerini ve onları içinde bulundukları aymazlıklardan - müşküllerden çekip aldın?".
O da der ki; "Yerkürede karınca büyüklüğünde binlerce hayvan varken, karıncayiyen isimli hayvan sadece karıncaları bulup onlarla beslenmeyi çok iyi bilir. Yaratılış da nasip de Tanrı'dan gelir. Yani DoH da sadece hakettiğine inandıklarını, Tanrı'nın da güdülemesiyle bulur ve yalnızca onlara el verir…
Kısacası; SÖ'lerin herbiri, alınlarının hemen üst kısmında "yarı ateşten imal" bir çift iblis boynuzuyla ve "Benim için en son ne yapmıştın?" türküsü dolanmış olarak ağızlarına, sınırsız bencillikleriyle gezinirlerken dünya üzerinde;
DoH da cirit atar aralarında ve hakettiğine inandıklarının ellerinden, yine kendine has tarzıyla tutarak dolaşır.
Adı Devil ile başlasa da, kafasının üzerinde melek haresi varmış, ve diline de "Nasıl yardımcı olabilirim?" havasında bir ezgi takılmış şekilde kurbanlarına ulaşır…
***
{23}
**********
DOKTOR
************

DERİN, ÖZELLİKLİ VE ANLAYABİLENE
ÇOKÇA KONUŞAN ACILARI VARDI O'NUN.
AKIL İNCEYSE BİRİNDE,
TUTAR O ACILARI KENDİNE
ÖĞRETMEN SAHİBİNİ DE DOST EDER.
DOSTLARINDAN OLUŞAN
"KOZMİK AİLE" KURMA SEVDALISI BİR ADAM OLARAK
SESLENDİM O'NA;
"- HEY, BAŞKALARI GİBİ GÜRÜLTÜYLE SEVMEM BEN, USULCA SOKUL KALBİME!".
SEVGİYE EN ÇOK LAYIK OLAN ŞU
"ÇOCUĞU UĞRUNDA KENDİNİ HARCAMAYA HAZIR ANNE"
DİNLEDİ BENİ
VE YÜREĞİMİN FERAH BİR KÖŞESİNE KURULDU,
KADİM DOST OLDU...
***

Yirminci yüzyılın en önemli buluşu olan, ve elektroniğin candamarı sayılan Germenyum transistörler, o güne dek kullanılan lambaların tahtını yerlebir edince, ve "asır dönse artık hep bunlar kullanılır" diye düşünülürken herkesce,
büyük ısı şiddetlerine daha dayanıklı olan saf silikon kristalince (Silisyum) hiç umulmayan birşekilde yenilgiye uğratılıvermişti…
İşte ICQ'nun da krallığının, birkaç smiley ve webcamerası desteği sayesinde MSN'ce sallandığı yıllarda, yani birçok kullanıcının artık "webcam" denen aygıta daha kolay ulaşabildiği yılların başında, ICQ'nun da kan kaybetmeye başladığı ve DevilofHacker'in da bırakma kararı aldığı günlerde tanıştı Intern Doktor Arzu ile. (Hastane içi Dr. sayılan son sınıf öğrencisi)
Kullanıcı infoları arasında öylesine gezinirken, "About - Hakkında" kısmına, "Aptalsan beni yorma" tarzından birşeyler yazmış oluşu ilgisini çekmişti, ve müstakbel doktor olduğu falan da yazmıyordu infosunda…
"- Ne yani, insanlara - Aspirin iç geçer diyebildiğin için mi çok akıllı olduğunu düşünüyorsun sayın Dr. Arzu? Yapı Kredi Bankası gibi güçlü bir bankadan almış olduğun xxxx no'lu kredi kartı mı - annenle babanın öğretmen oluşu mu - kız kardeşinin de Dr.'luk yapışı mı - erkek kardeşinin ise elektronik mühendisliğinin ses getirir bir noktasında görevli oluşu mu seni bu derece akıllı yapan? Yoksa cicirik bicirik kızın mı şu havalı halinin sebebi? Hı, hangisi?" şeklindeki mesajını görünce DoH'un, emin olun akıllı olmaktan vazgeçmişti Arzu.
O cümleyi profiline yazdığına binbir kere pişman olarak hem de :). Hacklenmişti :D…
İlk kez kazandığında tıp fakültesini, gencecik bir kızdı ve liseden yeni mezun olmuştu. Fakat okulda sağ - sol kapışmalarının birinden sonra, tutuklanacaklarını sanarak Bursa'ya kaçmışlardı sonraları evlendikleri sevgilisiyle. Zaman içinde bir bebeklerinin oluşu da boşanmalarına mani olamamıştı. Küçük kızını da kaptığı gibi, her ikisi de emekli öğretmen olan anne - babasının evine döndüğündeyse ne yapacağını şaşırmış haldeydi.
Ya bulduğu küçük muhasebe ofisinde evraklarla güreşecekti yıllar yılı, ya da, seneler sonra da olsa hakkında bir arama - yakalama kararı olmadığını ve zor da olsa birkaç yaptırımı yerine getirdiğinde, kaldığı yerden devam edebileceğini öğrendiği tıp fakültesine devam ederek, hem çevresine hem de küçük kızı Deniz'e kocaman bir başarı öyküsü hediye edecekti.
İkincisini seçti.
Evliliğinde yaşadığı zorlukları ve evinde kaldığı ailesinin bütün emirvari tutumlarını absorbe etmeye çalışarak - eskiye dönük anılarının tamamını görmezden gelerek, dördüncü sınıftan başladığı ağır derslerin içine atıverdi kendini.
Öyle ki, bazen, üstlendiği bu zor işlerin yapılabilmesi için gerekli olan zamanın yetersizliğinden yakınarak da olsa, mükemmelliyetçiliğinden asla taviz vermeyip bir yandan derslerini yapıyor, bir yandan kızını yetiştiriyor, bir yandan da özel yaşamını düzene sokmaya çalışıyordu, ve bütün bunlar da strese saplanıp kalmasıyla sonuçlanıyordu.
Fakat o direndi, ve güçlü olmak - yaşamına istediği gibi yön verebilmek için, yazgısını kendi ellerinde tutarak, çok sevdiği doktorluk mesleğini icra ederken biryandan, öte yandan da biriciği kızına en güzel yaşamsal artıları sunmak için çabalayıp durdu.
İşte böyle bir haldeyken çıktı DoH karşısına.
O da boşanmıştı ve Deniz'den birkaç yaş küçük Mehmet'i vardı. Sohbet ederlerken çok keyif alır, hayatın "herşeyine" ait ne varsa günler - geceler boyu masaya yatırır, detaylandırır ve münazara ederlerdi.
Kankası Bekirle İzmir'e gelen DoH ile yüzyüze görüşme ve biralama fırsatını da yakalamıştı Dr. Arzu, ve iade-i ziyaret için de Deniz'i alıp, birkaç günlüğüne DoH'un evine gitmişti.
DoH pek sorun etmese de, Doktor'un aklı fikri her an kızındaydı.

Bu yüzden de, çocukların, bir yetişkinin ölüm kaygılarını azaltmasına, fakat, günlük yaşam içindeki tasalanmaları arttırarak, kişiyi ölüme, "törpüleme" vasıtasıyla daha çabuk götüreceğini göremiyor, DoH'un vurdumduymazmışcasına tavırlarını da çokça eleştiriyordu.
Oysa DoH haklıydı.
Üremek ve soyumuzu sürdürmek, evrendeki diğer canlılarla eşdeğerde tutarken bizleri; mesela bir Doktor olarak ünlenmek ve büyük başarılara imza atmak ancak "tek başınaların" layıkıyle becerebileceği şeylerdendi. Bu yüzden de Doktor Arzu daha bir çırpınır, daha bir törpülenir hallerdeydi.
Çünki çocuğu olan bir insan, hele de yalnız başınaysa; büyük işler başarmayı - topluma değerli hizmetler sunmayı - sevgi ve varlıklarını kamuya harcamayı hiçbirşekilde "evlenmemiş ya da çocuğu olmayanlar" kadar elde edemeyecektir, ve bu tespit her zaman diliminde - her toplumca iyi tecrübelenen bir gerçektir…
Zor da olsa, Deniz'le daha zorlansa da, MSN'de sürekli iletişim halinde olduğu kadim dostu DevilofHacker'ın (günbegün şahit olduğu) takdirini aldığı şeyi yapıp, önce tıp fakültesini sonra da Uzmanlık yıllarını atlatarak Anestezi'yi bitirdi Dr. Arzu.
Onu hiç kıskanmadı ama, DoH'un da Sıradan Ölümlü'ler misali bazı büyük hayalleri vardı ve bunların tahsil ayağındaysa yarım kalan yüksekokulunu bitirmek vardı, birtürlü olmadı…
Yıllar süren dostlukları boyunca, zaman zaman boşluğa düşen Arzu, ateşle barut olayını doğrularcasına DoH'a ara ara meyletse ve hatta "- İkinci bir çocuk yapacaksam senden olmalı" dese, ve bunu teklif bile etse de, "dünya üzerinde birileri için önem taşımanın ağırlığına yenik düştüğünü" ve bu yıkıcı duyguyla hareket ettiğini bildiği bu sevgili insana hep, "canım arkadaşım" düzeyinde yaklaşmayı ve bu saltolarını savuşturmayı hep bildi DoH.
Üstelik bazen aylarca onların evinde bile kalırdı, ama, Arzu can arkadaşı, Deniz ise canı kızıydı. Onları bu derece yakın edense, taşıdıkları ortak değerler ve onlara duydukları saygıydı.
Mesela, Dr. Arzu da "sınıf farklarına" karşıydı.
Mesela, Dr. Arzu da "merhamet ve menfaat" hislerine hiç prim vermezdi DoH gibi. Sonuçta, merhametten maraz doğar, menfaat ise "onur ve şerefi" hiçe sayar.
Gerçekçi bir kadındı ve DoH için de bu yeterliydi…
Bu bölümde, DoH cezaevine düştükten sonra Dr. Arzu'nun kaleme aldığı ve karşılığı ancak 1 yıl sonra verildiğinden, Arzu'nun o adresine ulaşmayan ve cezaevine geri iade edilen mektuplarına noktasına virgülüne dokunmadan bir göz atalım her ikisinin de kalplerindekileri anlayabilmek için.
Çünki, evet, Dr. Arzu gibi, durumların vehametini anladıklarında çok ama çok korktular DoH'un kurbanları, ama, "neden ve niçinleri" onlara büyük bir ustalıkla anlatıp, DoH'un kurbanı olmalarının ne o an ne de daha sonraki iletişimlerinde onları zorda - darda bırakmayacağını açıkladığında, korkuları saygı ve minnete dönüştü, rahatladılar.
Bir insanı "saygı duymaya" razı etmek dünyadaki en zor işlerden biridir. Asıl başarı da, normalde katıksız bir "Hayır!" olacak cevapları, gönülden bir "Hay Hay DoH" a çevirebilmekteki incelikte yatar ki;
bütün kurbanları DoH'a ilk anda sertlenmiş olsalar da, hem yürek hem de akılla örerken, sonsuz bir "hoşgörü ve kabulleniş" de sergilerler…

Dr. Arzu'nun Mektubu :
Ah Hasan Ah! 3 gün oldu haberin geleli ve ben şaşırayım mı, sana kızayım mı, sitem mi edeyim, küfür mü, yoksa oturup ağlayayım mı; ne yapacağımı, ne yazacağımı bilemez bir halde bekliyorum.
Neyi bekliyorum onu da bilmiyorum. Aylardır seni arıyorum...
Cep telefonundan, Memo'nun telefonundan, ev telefonundan, internetten...
Mesaj atıyorum, not bırakıyorum, nerdesin Hasan diye...
Aklıma öldüğün bile geldi de, bu gelmemişti. İlk şoku atlattıktan sonra oturdum düşündüm, kıvrandım. Ne yapabilirim diye ona buna sordum ve elimden gelen, en azından şimdilik, oturup bunu yazmaktı.
"Bir cinayet işledim"...
Bu yalın, anlaşılır, aynı zamanda da akla hayale sığmaz basit cümle nasıl gerçek olabilir?
"Benim altın kalpli, yufka yürekli, duyarlı dostum, sevdiğim, nasıl olur da bir insanın canına kıyabilir?", diye düşündüm durdum. Sonra aslında bir cinayet işleyen insanların duyarsız, yüreksiz, katılaşmış olmayabileceklerini, tam aksine belki de, buna daha yatkın olabileceklerini düşündüm.
"Eminim pisliğin tekidir karşısındaki" dedim kendi kendime, ya da "o öfkeli, fevri anlarından biridir" "cinnet anıdır" "içkilidir" "biri çok tahrik etmiştir" "kazayla olmuştur" gibi bir sürü düşünce geçti aklımdan, içinden çıkamadım ve sana sormaya karar verdim...
Ne yaptın Hasan?
Nasıl yaptın?
Kim?
Neden?
Neler oldu?
Anlat bana, beni kafamdaki tilkilerden kurtar...
Memo'yu çok merak ediyorum.
Ona ulaşamıyorum.
O nasıl?
Ona nasıl ulaşabilirim, ne yapabilirim onunla ilgili söyle bana, ilk fırsatta Balıkesir'e gitmeyi umuyorum. Yapabilirsem belki mektubundan önce ben kendim gelmek istiyorum yanına...
Yapabilirsem, sen yol gösterirsen Memed'e ulaşmak istiyorum.
Bir avukatın var mı?
Benim yapabileceğim ne var?
Dava ne zaman, nerde?
Gelebilir miyim?
Hepsinin cevabını senden mektup gelmeden ben kendim araştırmaya çalışacağım ama sen de yardım et bana...
Deniz'i sormuşsun, o iyi. Mektubunu o da okudu, yüzündeki şaşkın ve hüzünlü ifadeyi görebilseydin, onun seni ne çok sevdiğinden birkez daha emin olurdun. Sana mektubumu gönderdiğim gün 250 TL de para göndereceğim, umarım ulaşır eline.
Ah Hasan!
Sana 130 km. mesafedeyim.
Yanına gelecektim, yakınındaydım.
Sen gelecektin evde yerin bile hazırlanmıştı.
Direndin, gelmedin, çok denedim, ittirdin beni...
Keşkeler için çok geç...
Ama keşke burada olsaydın...
Ağdalı bir mektup yazmak istemezdim sana ama gene de salya sümük oldu biraz galiba.
Ağlamadım hayır, ama yüreğim darmadağın be Hasan!
Öyle özledim ki seni!
Yazacağım, yine yazacağım...
Sevgilerimle -15.04.2011

DevilofHacker'in Dr. Arzu'ya Mektubu :
Yazmadın!
Bırak ansızın beni yatağımdan fırlatacak gardiyanın sesi ve elindeki mektubu, sana gönderdiğim fotoğraftan sonra bile yazmadın.
Bekledim, gene yazmadın.
İlkönceleri bu yazmayışlarını "başka dişi" olayıdır, birşeyler sezmiştir - duymuştur da ondandır diye yorumluyor ve kendi üzerime alıyordum gerekçeleri; ama şimdilerde "başka kişi" varsayımı beliriyor kafamda ve hemen ekliyorum :
"- Yahu biz dişiler ve kişiler üstü bir frekanstayken onunla, en azından sen öyle hissediyorken, niye saçma saçma düşünüyorsun? Vardır bir sebebi, daha makul bir sebebi" deyip, geçiştiriyorum.
Zaten bu mektubu da sana değil kızıma yazıyorum, ama, sen de gözucuyla bakarsın zaten, biliyorum. :) Kızıma.
Evet.
Cep telefonumda kayıtlı olduğu şekliyle "Güzel Kızım Deniz"e.
Ne sihirli, ne ışıltılı, ne goncafem bir tamlama yakalamışım yahu. Sıfat tamlaması da değil aslında haa, iki yaşamın bağının ifadesi bu gerçekte. Çok haşır neşir olunmasa da günlük hayatın içindeyken, iki yaşamın en güçlü bağının ifadesi.
İşin ilginci ne biliyor musun?
Gerçek bu, gerçek sevgi...
Mesela dört böbreği var benim kızımın. Ondaki ikisine birşey olursa diye, diğer ikisi emaneten benim bedenimde duruyor. Ciğerleri ve hatta ikinci kalbi bile geçici olarak bende. En ufak arızada iade etmek için asıl sahibine.
Ve, olmasın ama, sana birşey olursa, sanki doğduğu andan itibaren her anı birlikte geçirmişiz gibi, onun yanıbaşında bitivereceğimden, ne dayısı - ne teyzesi - ne de başka birine meydan vermeyeceğimden de eminim.
Ancak şu an, onun için kurgulanmış hayatı "sen ve kendisiyle" yaşamalı, tırmanmalı. Kaldı ki, bilinenin aksine, inişler zordur doktorcuğum, inişler. Dağcılar böbürlene böbürlene tırmanırlar da, iş aşağıya inmeye gelince, ya helikopterle ya da tırmanıştan daha zorlu keçiyollarından inerler. Bırak tırmansın benim kızım da. Elimi uzatıvereceğim ve birlikte iniş yapacağımız zamanlara dek tırmansın. Onun hayat kurgusu nasılsa, onu yaşasın.
Beni bilirsin doktorcuğum. İnsansı materyaller oldum olası ilgimi çekmedi. Sadece elzem olanlar, evet, hayatta kalabilmek için elzem olan ihtiyaçlara çevirdim bir yaştan sonra rotamı ve öyle yaşadım.
Biryerden biryere gidilecekse ulaşım için gereken para - yemek yenilecekse mama parası - kıçım üşürse don - sırtım üşürse hırka parası ve bir de bira için lazım olan para vardı ki; o da; sürekli ve çok yoğun şekilde - her konuda - olur olmaz biçimdeki düşünce bolluklarında bedenimi dahi bitap düşen beynime "fren parası".
Azıcık mola versin diye, delirmeyeyim diye.
Gerisi mi?
Gerisi hayat işte doktorcum, gerisi hayat işte. Bir ucu doğum, diğer ucu kabirde.
Hayatıma çok insan girdi doktorcum. Mesleğin icabı da olsa, senin bile bir ömürde karşılaşabileceğin insan sayısı benimkilerle kıyaslanamayacak kadar az olacaktır, emin ol.
Çünki ben heryerdeydim ve her kesimden insanla gün geçirebilecek bilgi - görgü - güç vs. ne olursa sahiptim. Bir kesim beni diğerleriyle gördüğü an, onlardan sandı hemen. Sonra bu iki grup biraraya gelip de beni karşıdan gördüklerinde ortak bir ad koyamadı. Farklıydım her iki taraftan da çünki. Onlar da en kısa yolu seçip adlandırdılar : DeLi :))
Onca insan görmüş tanımışken sadece sana gerçek bir yakıştırma yaptım ben : "O beni anlıyor." Ve bunda da yanılmadım. Çünki ben yanılmam :)), önceleri kibirliydim belki ama, artık kusursuzum. :) hehehe.
Şaka biryana, seni öyle bir yoldaş - sırdaş olarak görüyorum ki aynı yüzyılı beraberce yaşayarak geçireceğimiz diğer insaoğullarının yanında; benim için "ne olmasını istiyorsam olabilecek" tek kişisin.
Bu bağlamda; her koşulda ve olayda seninle ben, koşullar ve olaylar üstü kalabilir, bunu da mevcut öğretilerin ışığında değil, içten gelenler - özyapımız kaynaklı melekeler sayesinde gerçekleştiririz. Yani, ben öyle görüyorum.
Şimdi; mektup yazsan da yazmasan da ordasın biliyorum. Kötü birşey olsa duyardım, belki de hissederdim. Ama az kaldı doktorcum, zırt pırt yeni yasalar çıkıyor. Çıkmasa da 1 yıl sonra Çanakkale Açık Cezaevinde, yani Çan'a, yani sizlere çok yakın olacağım. Sanırım tam o sıralarda senin mecburi hizmetin bitiyor dimi, ya nasip...
Biliyor musun doktorcum; aşılacak birsürü zorluğun - üstesinden gelinmesi gereken ve hiç de tatmin etmeyen koşulların olduğu yerde "Erdem" gelişir ve çok da görkemlidir.
Hem kendin hem de Deniz için, içinde bulunduğunuz zor şartları böyle belle ve ikinizi de kasma. Bilirim paniksin, az relaks. :)
Deniz'i benim için kocaman öp ve ne söylemek istiyorsan onu söyle...
Hem kadınlar hem erkekler, kör mutluluklar arayışlarıyla oraya buraya koşuştururlar, ama bulamazlar. Oysa mutluluk tüm evreni doldurmuş, kalplerine de dolmuştur. Fakat bencilce arayışları mutlulukla aralarına set çeker ve ulaşamazlar.
Doymak nedir bilmeyen fakir, elindekiyle yetinmesini bilen zengindir.
İkiniz mutlu olun e mi?
Bir konu daha var. Yazdığın ilk ve tek mektupta, onu gönderdiğin gün, miktarını da belirterek :))), bir miktar para göndereceğini yazmışsın. Bana hiç ulaşmadı. Cezaevi ismini yanlış yazmış olabilirsin. Kimliğinle herhangibir PTT.'ye gidersen, sanıyorum ki geri alabilirsin. Yazık olmasın, geri çek ve Deniz'e birşeyler al. PTT'den zengin misin? :))
Yavaş yavaş sona geliyoruz doktorcum. Mektubun sonuna.
Diyeceğim o ki; ikinizin yeri bu adamın kalbinde bambaşka. Bunu hiç unutmayın.
Şah Cihan ve Karısı Banu Begüm'ün en büyük hatası, aşkı ölümsüzleştirebileceklerini sanarak anıtlaştırmaları ve Tac-Mahal'i yaptırmaları. Ahmaklar! Aşk bulunan birşey değildir ki, aranılan birşeydir. Bilseler yapmazlardı.
Ben ikinizi de bir ömür boyu arayacak kadar kıymetli sayıyor, kocaman kocaman öpüyorum...
Unutmadan; diğerinin eşi olan bu mektup, öbürünün ev adresinize ulaşmama ihtimaline karşı, işyerine gönderilmek üzerine yazıldı. 14/08/2012***

Bu ikinci mektubun da ulaşmadığından emindi DevilofHacker.
Çünki 7 ay boyunca postanelerde süründükten sonra, Kepsut Cezaevindeyken göndermiş olmasına rağmen, Çanakkale Cezaevine nakil gittikten sonra kendisine iade edildi.
Yazacağı ve yayımlatacağı kitapta okuyacakları ümidiyle, fazla sorun etmedi.
Ne (varsa) vefasızlıklarını, ne de iletişimsizliği...
***
{24}
**********
SAMİ DÜNDAR
///
(MICROSOFT & SUPERONLINE HACK)
***********************************************

BENİM İÇ GÖRÜNÜŞÜM
MEDYATİK - SOSYETİK - KALBURÜSTÜ DENİLENLERİN
IŞILTILI DIŞ GÖRÜNÜŞLERİNİN
YARATILDIĞI YERDEN YARATILMIŞTIR,
VE
"GİZLİ SUSUZLUKLARIYLA HİLE KAZANINI ANDIRAN"
O DÜNYADA,
ASLINDA AŞAĞIDA KALIVERİNCE KARŞIMDA
"ÜSTÜN SANIRKEN KENDİNİ"
MEDYANIN O ŞAAŞALI KİŞİSİ;
İÇİMİ DÖKÜVERİNCE ORTALIK YERE,
"ONA TANIDIK GELİŞİMLE"
TAMAMEN KENDİNİ GÖRÜR,
AMA,
BİR YANDAN DA İÇİMDEKİLERDE YOK OLUR!
KAPILAR MI?
KALMAZ KAPALI KAPI FALAN,
HEPSİ KARŞIMDA EL PENÇE DİVAN DURUR...
***

2003'ün bitmek üzere olduğu, 2004'ün insanoğluna merhaba mesajları gönderip durduğu dönemlerde ayrıldı Balyem'den DevilofHacker, ve günlerinin mahalle kahvesinde sabahları dahil olduğu tavla - pişti partileri dışındaki her anını içerek - internette sörfleyerek geçirmeye başladı…
"Türkiye'li Noel Baba" manşetini atmıştı Ulusal gazetelerden birisi ve ilgisini çekti bu sıradışı adam.
Çünki gazetenin haberine göre, Wall Street Journal'e bile kapak olmuştu zamanında.
Ünlü ve eski bir organizatör olduğunu - 1999 depreminde Gölcük donanma Komutanlığı'ndaki şölenleri yaptıktan hemen sonra yedi kat yerin altında kaldığını - öldü sanılarak bir ceset torbasına yerleştirildiğindeyse, Erol isimli dikkatli biri sayesinde "gözünün seyirdiğinin" farkedilmesiyle çok uzun bir operasyon - rehabilitasyon aşamasını da inatçı kişiliğiyle "ölür - ayağa kalkamaz" lakırdılarına rağmen atlatıp, hayata dörtten fazla elle saralandığını da yazıyordu haberde.
Gazeteyi bitirmeden kahveden çıktı,
eve gitti,
adamın email adresini
ve başkaca neyi varsa hepsini hackledi…

12.12.2005 23:22:58 HACK'LENDİM...
Kısa bir süre önce "devilofhacker" kod adlı bir Türk hacker tarafından tüm sitelerim ve MSN dahil tüm maillerim hack'lendi...
Önce çok sinirlenmiş olmama rağmen kısa bir süre sonra benimle temasa geçen devilofhacker, sanal ortamın güvensizliğini bana detaylarıyla anlattı.
Kitabımı okuduğunu ve bana asla hiç bir zarar vermeyeceğini ifade etti fakat önceleri pek inanmak istemedim. Oysa anladım ki aslında benim hayatımdaki tüm şifrelere sahipti ve gerçekten de yasa dışı hiç bir şey yapmıyordu.
Üstelik istediği her sanal ortama kolaylıkla girebildiğini de ispatladı. Onun ulaşabildiği yerler gerçek niyeti kötü olan bir internet korsanın eline geçse belki de dünyayı yerinden oynatacak eylemler olabilirdi.
"Niçin" dedim, "niçin yasadışı bir şey yapmıyorsun?"
"Abi" dedi, "ben adam gibi adamım, herhangi bir banka veya güvenliğe ihtiyaç duyan bir şirket beni işe alsa dünyadaki hiç bir hacker bu firmaya zarar veremez. Defalarca iş başvurusunda bulunmama rağmen kimse beni ciddiye almadı."
"Peki" dedim "ben senin için ne yapabilirim?"
"Hiç bir şey" dedi, gururundan taviz vermeyerek.
"Sen merak etme abim" dedi, "bundan sonra güvenliğin benden sorulur..."
Çok duygulandım aslında ama belli etmemeye çalıştım.
İki nedenle duygulanmıştım;
1. Türk gencinin dünya çapında bir hacker olması
2. Tam bir Türk gibi mert bir adam olması.
Şimdi sizlere bu yürekli ve dahi adamın bana düştüğü notu aynen yayınlıyorum.
DoH'un da "aman vermez ve takip edilemez" bir hacker olduğunu tüm ekip olarak günlerdir peşine düşmemize rağmen IP adresi üzerinden, zerre iz bulamayışımızdan sonra kabullenip, bu mesajı websiteme koydum. Eminim ki kısa süre sonra da O, bana ait olan herşeyi geri vererek sözünde duracaktır."
hæCq is My Life Style !
Mesaj yazmadan önce 2 kere DÜŞÜN !!!!
"AkıLLı" bir KADIN isen, (Henüz Rastlamadım !) Sorun YOk...------------------------------------
UmuTLaRIM VarDI BeNiM De!
Son TreNe BiNiP GiTTiLeR, AcIMaDaN!--------------------------------------------------------------
Turks are The BEST !
Best of Fucker !
DeViL oF hæCqé®
icq : 119941
MSN : devilofhacker@hotmail.com
¯²ºº5¤efsane¤²ºº5¯ _(¯`._ hæCqé® _.´¯)_
***
DoH'a düşman olarak, işi ondan öğrenmeye kadar getirenlere baktığımızda, hepsinin ortak özelliğinin, DoH'la aralarındaki erdem - bilgelik - işbilirlik alanlarındaki farkın, hiçbir zaman ve koşulda, en azından paralel konuma bile gelemeyeceğini hissetmeleriyle, "çaresizliklerine haykırış" olduğunu görürüz.
O ya da bu konumda, öyle ya da böyle, kündeye getirip de yenilgiye uğrattığı Sıradan Ölümlü'lerin kendisine diş bilemelerine kıçıyla gülerdi DoH, Ve, "- Azıcık akıl olsa beyninizin kıvrımlarında, ve öngörüleriniz de yeterince sağlıklı olsa, o aşamadan sonra beni kazanmaya ve dost edinmeye uğraşırsınız.
Haa, sorsan ki yaşadığımız atışmalardan önce size; zeki - becerikli - kılıcı da tartısı da keskin ve adil olan bir adamın canciğer arkadaşı - abisi - kardeşi olabilmek için, sözümona nelerinizi feda etmezsiniz.
Gerçekten akıllı olsanız, bunu, sizi tuş eden kişi için de istersiniz!" derdi.
O gün bu söylemlerine "Sami Dündar gibi" yi de ekledi.
Çünki O bunu becermişti…

28 Ocak 1978'de, Conneticut'ta, New Haven'de hizmete giren ilk telefon santralinde operatörlük yapan George Willard,
aboneleri birbirine bağlarken, telefon ilk açıldığında "Ahoy-Ahoy" diye sesleniyorken, daha sonraları bu kelimenin "Alo" ya dönüşerek bütün dünyaya yayılacağını kesin bilmiyordu;
ama;
Sami Dündar'ın, geçmişte cezaevinde yatmışlığının kattığı bir etkiyle "derinleşip derinleşmediğine karar verilemeyecek" bir akılla, mesela, Türkiye'ye ilk havai fişeği getirecek, mesela çocuklar için ulusal bir kulübe dönüşen etkinliğe ilk adımı atabilecek, sosyallik konusunda geride bıraktığı yıllar yüzünü günbegün soldururken, derinliğiyle sürekli övündüğü gözlerine "ilklerin zeki adamı" manasıyla birlikte iş hayatındaki başarıları da eklenince; ruhunda kıpraşıp duran hazinenin kişiliğine kazandırdığı güzelliği sezmemek için aptal olmak gerekirdi.
Hele de 17 Ağustos sonrasında "ölüm" 'e okkalı bir tekme atarak "kendisiyle boy ölçmeye kalkışına bin pişman edişi" şapka çıkarmaya aslında yeterdi.
SD'nin ölüme attığı öyle bir tekmeydi ki; insanları su - yemek - uzuvlarının sıhhati - aldığı oksijen - ruh vs.'nin ayakta tutup da yaşattığını sananlar da bu tekmeden nasiplerini alıyorlar.
Çünki, günde iki kez doğru vakti gösterebilen durmuş bir saatin diğer zamanlardaki yanlışlığından daha fazla yanılıyorlar. Gerçek olan; ne ve neye göre olursa olsun, insanı, "inançlarının" yaşattığıdır.
Ve, çekip gitmek - yok olmak isteyen insanı da, en iyi, kendisinin kandırabileceği, ve bu dünyadan koparabileceğidir. İşte bu tip erdemleri barındıran bir olgunluktaki SD Sıradan Ölümlü'lerden kesinlikle farklıydı ve hacklendiğinde bu farklılığı ile hareket etti. Belki de yine bir ilki yaptı…
DoH'la Hasan'ın kaynaştığı ilk dönemlerde, ondan çok daha ileride olan bilgeliklerle, bazı konularda onu rahatça tuş edebilecek durumda olan SÖ'ler vardı. Sırf yenilmemek için de DoH, bir plan yapmaz, harekete geçmezdi. Fakat onları da elbette "imrenilip, geçilmesi gereken rakipler" hanesine yazardı.
Tamam, haklı ve hatta haksız bile olsalar, inançlı - bilinçli - artniyetle açıktan açığa veya sinsi hesaplarla da olsa, bu rakiplerin neden DoH tarafında olmadıklarını da zamanla en iyi şekilde öğrenmişti, ama, en büyük dersi ona Sami Dündar (SD) vermişti.
O gün DoH ondan çok büyük bişey öğrendi : SD yenilmişti - çaresizdi - şaşkındı fakat ne yapıp ne edip DoH'un başarısını önce kabul sonra da alenen takdir ederek, "DoH'un abisi" sıfatını alana, ve DoH onun yanında yeralana kadar didindi.
SD'nin ömürlük çıkar ve kazanımları da böylelikle gelmişti.
Çünki, hızla ilerleyen dostlukları boyunca,
MSN'de yaptıkları sohbetlerde birçok kez,
"- Beni, senin yazdığın ve maceralarının içinde benim de olduğum kitap kurtaracak DoH" şeklinde dile getirmişti…

Okan Bayülgen başta olmak üzere birçok sanatçıyla kanka olmasına,
Ezel Akay gibi uluslar arası bir yönetmenle ortak şirket yönetmelerine,
tiyatrocu Volkan Severcan gibi bir ustanın en yakın arkadaşı olmasına rağmen,
depremden sonra hep ters giden işlerinden ve ekonomik olarak belini hiç doğrultamamasından dolayı söylerdi böyle.
DoH da abisine hep, "- Tamamdır, günü-vakti gelsin de" derdi.
Çünki DoH'un kitap yazmasına, yani 40'lı yaşlarına daha çok vardı, ama, bu arada dostluklarını da sanaldan çıkarıp gerçek yaşama taşıyabilirlerdi.
Pılısını pırtısını toplayan DoH, SD'nin henüz açtığı ve sadece internette yayın yapan "Haberposta" gazetesine katkıda bulunmaya, yine SD'nin olan "Fikir Klübü" isimli şirketine çalışmaya gitti…
Becerilerine sanalda birebir şahit olduğu, ama, yanındayken de görmek istediği DoH'un; spiritüel görüşe göre "tekrar ete girmek - tekrar bedenlemek - tekrar doğmak" manasına gelen reenkarnasyonu, aynı bedenine geri dönmeyi başararak yaşayan ve bunu da "Herşeyin Bittiği Yerden" isimli kitabında detaylarıyla anlatan Sami Dündar;
Fikir Kulübü'ndeki bütün bilgisayarlara yapılan her işin - basılan her tuşun - yazışmaların tamamının kendi mail adresine her saatbaşı düzenli olarak geldiğini gördüğünde;
bazı çalışanlarının başka çalışanlara kendi hakkında yazdığı hakaret içerikli cümlelere de rastlamasına rağmen, DoH'a teşekkür etmişti.
Çünki DoH'un yazılımı, bilgisayarı çok çok iyi bilen mühendislerce dedect edilmesine rağmen ele geçmiyor, Windows başta olmak üzere bilinen bütün güvenlik programlarını atlatabiliyordu…
O günlerde SD çok popülerdi çünki kitabı yeni yayımlanmıştı.

SD'nin ilginç anılarını okuyanlar onunla tanışmak için çırpınıyor, o da DoH'u bazı istemedikleriyle
"- Al beni ceset torbasından çıkaran Bandırma'lı Erol'la sohbet et" deyip sanki Erol'muşcasına onlarla tanıştırıyordu MSN'de.
İşte bu okurlardan biriydi ESSE.
Gençken çok da güzel olan, ülkenin en büyük üniversitelerinden mezun olmuş zeki bir kadındı. DoH'la yazışmaya başladıklarındaysa oldukça kiloluydu ve DoH, yıllar sonra Çin'de kendi şirketini bile kuracak olan Esra'nın zekasına hayran olsa da, onun çok ısrar etmesine ve açıkça istemesine rağmen yatmadı onunla.
Canı çekmedi.
Fakat MSN'de laf lafı açıp da lezbiyen bir ilişkisi olduğunu, sevgilisinin de zenci olduğunu söylediğinde Esse, DoH irkildi.
Zenci bir kadınla sevişmek, yaşamındaki yapılması gerekenlerden biriydi.
Onu da çağırırsa, yatağa üçlü olarak girerlerse sevişebileceklerini söylediğinde DoH, Esra hemen tamam dedi.

Zaman ve mekanı kararlaştırıp buluştular ama her ne hikmetse, o koca dudaklı - kara derili zenci hatun, Esra'nın telefonla sürekli aramasına rağmen birtürlü gel-e-medi Kozyatağı'ndaki eve.
Oyalandığını ve kandırıldığını düşünen DoH, geceyarısını çoktan geçtiğinde saat, Esra'nın halasına ait evi sarhoş halde ve kendisine engel olmaya çalışan Esse'yi de hırpalayarak terkettiğinde, hem üzülmüş hem de içerlemişti.
Çiseleyen yağmurda yürürken caddelerde, aklına geldikçe veya gözüne çarptıkça yuttuğu B-C-D ya da daha fazlasının kompleksinden oluşan vitamin haplarını düşündü DoH. Bunlar fiziği için gerçekten işe yarıyor, güçsüz yanlarını olması gerektiği seviyeye çekiyor, onu dirileştiriyordu. Üstelik doz aşımında vücut, ihtiyaçtan fazlasını dışarı atıyordu.
Sonra ruhu aklına geldi. Acaba onun vitamini neydi?
Buldu :
İnsanı yaşatan ve hayatın içinde tutan ruh'a takviye olarak verildiğinde ne gibi pozitif etkileri olduğu veya olacağı tam kestirilemese de, doz aşımlarında dışarı asla atılmayan ve hatta doyum noktası bile olmayan, günün her saatinde çalakaşık ve habire kullanılabilen, çoğunlukla da kötülerin işine yarayp emeklerine yağ süren yegane değer, tek ruhsal vitaminin adı "Ümit" idi.
Esse de bir zenci ile birlikte olabileceği ümidini verdiği sarhoş DoH'u aklınca eve atıp sevişmeyi ummuştu, ama, onu hiç tanımıyordu. DoH o evden apar topar çıktığı günden önce de "tecrübe ettiği her olayı ve kayda değer yaşanmışlıkları" en ince ayrıntılarına varana dek belleğinde saklasa da; yine kendisinin söylemiyle "unutabildiği her kötü anı biraz daha uzun süre canlı tutar insanı" felsefesinin ışığında;
bu hatıraların boğazına vargüçleriyle saralanmış ve onu boğmaya çalışan birçift güçlü kola dönüşmemeleri için maksimum çabalar harcar, tölare ederdi.
Şimdi de öyle yaptı ve "bir zenci kadınla" sevişme arzusunu hemen öteledi…

Günlerini Fikir Klübü - HaberPosta - Antikacı İbrahim Civelek'in Kadıköy Moda'daki evi arasında geçiriyordu DoH.
İbrahim Civelek Sami Dündar'ın ortağı ve arkadaşıydı.
İçki ve sigara düşmanı bir yeşilaycı olmasına rağmen SD'yi kırmamış, DoH'u evine almıştı.
Üstelik üçü birleşip teknoloji ve bilişim şirketi kuracaklarından,
SD'yle zaten ortak olduklarından,şu yarı sarhoş hacker'a evini açmıştı işte İstiklal Caddesi Atlas pasajının en popüler Hediyelik Eşya Satıcısı İbrahim Civelek.
DevilofHacker HaberPosta'ya gidip gelirken, SD'nin, birçoğu ünlü ve sosyeteden olan arkadaşlarıyla da tanışıyordu.
Yine birgün, haber merkezlerinin takip edildiği onlarca 37 ekran TV ve bir o kadar da PC bulunan salonda otururlarken, Doğan Medya Grubu'nun Bilişim Müdürü - Sami Dündar ve gazetenin çalışanları da oradayken; konu Hasan'ın engin bilgilerine geldi dayandı.
SD'nin öve öve bitiremediği Hasan'a, ABD'den yeni transfer edilmiş olan Cool Bilişim Müdür'ü "- Sıradan User'ları herkes hackliyor. Günümüzde çoluk çocuk bile hackler oldu birader. Mesele ciddi işlere imza atabilmekte, bu bağlamda ne yapabilirsin?" dediğinde;
DoH'un "- Microsoft nasıl bir iş, seni tatmin eder mi?" yanıtına bıyık altından gülmüş, hatta içinden de onu hakir görecek bir kahkaha atmıştı. Atmıştı da, bilmediği - anlayamadığı - anlayamayacağı şeyler vardı...
Bedeni saran "deri", envai çeşit gaz ve alaşımlarını geçirmez.
Daha ilginci su geçirmez.
Işık - nem - rüzgar - kuraklık veya soğuk da her zaman hücum eder derimize ama, o bütün inceliğine rağmen, altında barındırdığı "ıslaklık değişimleri" sayesinde eskimez.
Evet, eskiyip gitmez.
Altında sıvı ve yağ ocakları vardır onu her daim canlı ve dünyanın "negatif etkilerini savuşturan" bir yapıda tutan. İnsan derisi bedenin iç dünyasını dışarıdan soyutlamak görevini üstlenmiş ve bunu da layıkıyla yapan bir gardiyan gibidir. Herkesin bildiği "sinir sistemi" daha habersizken birçok şeyden, deri, bütün dışsal verileri işleyip, anında, beyin dahil ilgili tüm organlara aktarabiliyor, ve kişinin bu yöndeki sağlıklı durumlarının tamamı, derisinin hassasiyet ve kalitesine bağlı.
Fakat, deri, sağlık kalitesi ne derece düşük olsa da, bunu büyük ölçüde başarır.
Hüsrana uğradığı tek varlık VİRÜS'tür.
İnsanın; virüsün kötü etkilerine karşı dirençli olması - kuvvetli ve dengeli tutumlar sergilemesi, nefes sisteminin öncesinde, derisinin becerikli ve sağlam oluşuna bağlıdır.
Fakat şartlar ne olursa olsun, virüs denen o son derece küçük ve tehlikeli varlıklar deriden içeri rahatça girerler…

Alınan bütün donanımsal ve yazılımsal önlemlere rağmen DoH'un, güvenlik duvarlarının tümünü kolayca aşması da derinin virüsler tarafından aşılmasına benzer.
Gaz - Su değildir ki deri onu engelleyebilsin.
Sızdığı sistemlerin mevcut kan dolaşımını zerre kadar sekteye uğratmadan 3-4 saat durdurur, ve zaten bu da vücuda zarar vermez.
Sonra da, mesela, böbreği yerinden söker, masanın üzerine 1 saat kadar bırakır, sonra da onu yerine takar.
Böbrek bedenden ayrılıp da, birsüre, beslenme kaynağı olan kan'dan uzak kalsa da, herhangibir bozulmaya uğramaz, ve yerine tekrar takıldığında normal çalışmasına devam eder.
Ancak insan beyni öyle değildir. Beyin, özellikle kanla taşınan oksijene müthiş ihtiyaç duyar, hassastır. 20 dk.'lık ayrı kalış, onu mutlak surette öldürür.
İşte DoH sistemler arasında cirit atarken, birsüre ayırmak zorunda kalırsa sistemin beynini ortamdan, değil 20 dk., belki saatlerce sonra bile herşeyi eski haline getirip, alacağını alıp - yapacağını yapıp gittikten sonra, o "kurban sistem" sekteye hiç uğramadan işlemeye devam eder. DoH'un kendi bünyesindeki geçici varlığından da hiç haberi olmamıştır.
İçeriye, insan derisini kolayca aşıveren bir virüs gibi sızmış, bir ordinaryus misali çalışmalarını yapmış, bir yel esintisi gibi de çekip gitmiştir…
İşte o bilişim müdürümüz, DoH'un 15-20 dk. içerisinde, yukarıda anlattığımız çabalardan daha az enerji - bilgi tüketimiyle Microsoft'un çok yüksek maaşlar ödeyerek istihdam ettiği sorumlu bilgisayar ve sistem mühendislerinin gözlerinin içine baka baka, Web Sunucuları - Etki Alanı Denetliyicisi (Domain Controller) olarak çalışan dizin hizmetleri sunucuları ve DNS (Domain Name System) ya da DHCP (Dynamic Host Configuration Protocol) hizmeti suann "altyapı sunucularının" güvenliğini aşarak;
bunu da;
çok değişik Modi Operandi kullanarak veya verdiği komutlara uyması için daha önceden boyun büktürülmüş (hacklenmiş) binlerce PC'den, hedef seçtiği Microsoft'a diğer kişilerin erişiminin engellenmesi yoluyla (DDOS - Distrubuted Denial of Service) yapabileceğini Haberposta Gazetesinin ofisinde bulunanlar başta olmak üzere yakın coğrafi bölgelerdeki herkesin "System is a down!" yazısıyla karşılaşabileceğini hiç ummamış, aklına bile getirmemişti.

Yine oradaki bütün insanların, başta kendisi ve SD olmak üzere, "istese, belki de tüm www ağını koca bir mezarlığa çevirebilir mi yani şu "gerçekten de bu dünyadan değilmiş" havasındaki adam?" şeklinde düşünmelerini sağlayabileceğini hesaba hiç katmamıştı.
Sadece şapka çıkardı.
Gerek duymasa da çoğu zaman, bu tip sidik yarışlarına real dünyada da girerdi DoH ama üstünde fazla durmazdı…
Yine birgün; DevilofHacker Fikir Kulübü'nün toplantı salonunda demlenirken inceden inceye, kendi odasında ulusal çapta işler yapan birini ağırlayan SD, "- Seni biriyle tanıştırmak istiyorum" diyerek adama, DoH'u çağırdı.
Adam bilişimciydi ve SD'den çok paralı bir işin "olur"unu almaya çalışıyor, firmalarının ne derece güvenli ve güncel oluşunu anlatıyordu.
Sohbetin biryerinde, "- Mesela senin kardeşin Hasan bile, çok süper bir bilgisayarcı olmasına rağmen, üstüne üstlük serverlerimizin IP'sini bile versem, bizim sistemlerimize ulaşamaz, zarar veremez" diyerek, DoH'u güldürmüş, ve SD'yi de "bu adamı küçümseme" edaları ile yüklü bir sidik yarışına sokmuştu.
SD o bilişim firmasının sahibiyle çata çat bir iddialaşmaya girerken, DoH'un sadece tebessüm ederek susuşunun ardında, geçmişte ve özellikle de öğretmenlik yaptığı dönemlerde, her kim olursa olsun "doğru yöntemle" eğitildiğinde doğruyu bulup yanlışı bırakacağına bir zaman için gönülden inandığını, fakat, ahmak insan için tavsiye - öğüt - kinaye - feyz gibi şeylerin "iyisinin olmayacağını" anladığında, gereksiz boy ölçüşmelerden kaçmanın en iyi yol olduığunu bilişinin yattığını fark edemiyordu.
SD'nin misafirle iddialaşmaları, DoH pek ilgi göstermese de, Host Parkındaki bütün serverların IP'lerini küçük bir kağıda yazıp, kahvesini de içerek ofisi terketmesiyle son buldu…
İbrahim Civelek - Sami Dündar - DevilofHacker üçlüsü olarak açacakları şirketten;
İstiklal Caddesi Baro(Balo) sokakta ofis ve ev kiralamış olmasına rağmen, Türkiye'nin iş ve turizm merkezi sayılan Taksim'de ticari anlamda çok büyük işler yapabilecekken, "yaşam felsefesine ters düşüş" gibi bir nedenin de bulunduğu bahaneleri öne sürerek; vazgeçip; Balıkesir'e dönmüştü DoH.
Sonuçta, SD ile birşeyleri sanal ortamda 7/24 iletişim halindeyken de halledebilir, gerçek bir işyerine gerek duymayabilirdi.
SD ile olan birlikteliklerindeki sorunlardan en önemlisi ise;
O'nun, çevresindeki herkese çok büyük sözler verdiğini - hemen her konuda çok yükseklerden attığını - olur olmaz haksızlıklara gereken öfke ve tutumunu açıkça gösterdiğini, ama, iş gerekenin yapılmasına dayanınca kılını bile kıpırdatmayışını, depremden sonraki travmalara bağlayışıdır DoH'un.
Bu yapısıyla zaten uzun vadeli bi iş hayatını paylaşamazlardı.
Çünki SD eylem yeteneğini Gölcük'teki o binaların altında bırakmış,
bu dünyaya ise sadece eski fikir ve alışkanlıkları kalmıştı...

Balıkesir'deki rahat günlerinin birinde, ziyaretine gittiği Bekir'le çay içerlerken onun ofisinde, telefonu çaldı DoH'un.
Açtı.
"- Numaranı Sami Dündar'dan aldım Allah'ın belası piç! Neden yaptın, neden bütün serverlarımızı hackledin? Üstelik backup (yedekleme) ünitelerimizi de yerlebir etmişsin. Kendini bize böyle ispatlamak zorunda mıydın, mahkemede görüşeceğiz lan seninle, bittin sen!!!" şeklinde yarı ağlar yarı haykırır biçimde beddualar ve hakaretler savuruyordu telefonun öbür ucundaki adam.
"- Ben yapmadım! Serverlarına ben dokunmadım. Küfür etmeyi kes!" deyip kapadı telefonu DoH. Ardından SD'yi arayıp olan biteni anlattı ve numaramı ona buna verip durma abi diye söylendi.
Konuyu merak eden ve konuşmalara kulak misafiri olan Bekir "- N'oluyo?" diye sorduğunda, yaşananları duyduğunda "- Yapabileceğinden eminim de, sen mi yaptın?" şeklinde yönelttiği yeni sorusuna da,
"- Sanal ortamda, 'Ulan ne biçim adamsın - ne abuk subuk - ne tutarsız - ne gamsız - ne acımasız bir mahlukatsın? '- diye soranlara, hiç düşünmeden hemen soru ile yanıt veririm Bekir abi :
Hani ben DoH'um ya; Tanrı'nın zulmü - cezaları - yıkım ve tarumar edişleri "kimlere ve nerelere" ulaşmaz söyle? Beni de yuvarlamış yerlere - bulamış çamurlara - gazaba uğrattıklarının sadece "Ceza" kısmıyım ben, ve suçları beni ırgalamaz!" diyerek cevap vermiş, mevzu hakkındaysa Evet ya da Hayır dememişti.
Hem SD hem de Bekir, o Süper Host Parkı'nı delip delmediğini hiç bir zaman öğrenemedi DoH'un…
Herkesle ve herşeyle alay ederdi ama kendisiyle didişmekten aldığı keyfi de hiçbirşeyden almazdı DoH.
Hatta derdi ki; bana benzeyen birine rastlarsam, anında vururum!
Bacak bacak üstüne atmış, elinde bira, önünde kıymetli laptop'u, yarı sarhoş ve bulanık bir bakış, alnında bir dahinin derin çizikleri varken "kendi bilgisayarını" bile hacklemeyi düşünmüştü birkeresinde.
Öyle ya, Microsoft dahil becermişti.
Yaptığı her saldırı mükemmele varan sonuçlarla biterdi. Sanal saldırıları da aşkları gibi çoşkulu ve özenli olur, mutlaka da amaca uygun son bulurdu.
Düşünce - görüş - öngörüleri herkeslerden farklı, pişmanlık - öfke - nefreti de en uçlardaydı. Ancak görünüşü, asla, beyin - ruh ikilisinin heybetine uymazdı.
Liseli genç bir voleybolcuya benzerdi.
Kadınların etkilenip kendisiyle ilgilenmeleri de hiç önem arzetmezdi.
Onu yakından tanıyanlar, aşırı küstah ve alabildiğine bencil bulurlardı.
Oysa; insanlara olan güvensizliklerini gizlemek maksadıyla "bilişim sanatındaki ustalığıyla" övünür görünmesi, aşırı duygu - duyarlılık yüklü oluşuna karşı da kalkan gibi kullandığı "kırıcı tavırlarıyla" gerçekten de öyle görünürdü…
DoH'un, elini attığı her işten yüzdeyüz başarıyla çıkışının belki de tek açıklaması vardır; sözkonusu işlerin SÖ'lerce kabul edilmiş ve geçer akçe sayılan "zenginlik - iş hayatı - sanat" gibi şeyler olmadığını belirterek konuya açıklık getirelim.
Bu bağlamda, Tanrı'nın bütün kutsal kitaplarda bahsettiği gibi bir "Arı"dır DoH.

Nasıl ki; bal denilen sihirli içkinin sahibi, yeryüzündeki çiçeklerin hükümdarıysa ve onların özlerini insanlara şifa olsun diye "plan ve projeleri" zerre kadar gecikme yaşamadan, ve gözle yakalanamaz çeviklikteki bir hızla emip - toplayıp, sonra da midesine kurulu kazanlarda kaynatıp;
yine binbir hesap ürünü olarak tasarlanmış altıgen kaplara kusar, ve bu çalışmaları da bütün kısacık yaşamı boyunca, denizler ötesi - dereler berisi demeden - şöyle bir soluklanayım diye bir yaprak altını gölge edinip de uzun uzadayı da dinlenmeden - sürekli vızıldayıp da hiç mızmızlanmadan yapıyorsa, ve SÖ'lere hem örnek hem de esaslı bir doktor oluyorsa;
DoH da arının hız - özen - cesaret - becerikliliği oranında, UTP veya Fiberoptik hatlar üzerinde SÖ'lerin hiçbir zaman erişemeyeceği bir kabiliyetle yol alıp,
birçok password'u birçok yöntemle devirip,
SÖ'lere dersler vererek uyandırıp, onlara "bal'a benzer hayat iksirlerini" empoze eder…
Kendi kendini bile "kötü" bulan biri olmasının yanısıra;
"DoH gerçekten kötü karakterli yahu!" diyenlere sormak lazım :
Arı'nın bal taşıyan bedeninin en ucunda,
bir tane de can yakan iğnesi yok mu?..
***
{25}
**********
İTALYA'LI
***********

ÇOCUĞA, PSİKOLOJİK DİKKATİN EN YOĞUNU GÖSTERİLMEZ DE
"YASAKLANMIŞ BİLİNMEZLERE SIĞINMAK"
MECBURİYETİNDE BIRAKILIRSA,
YAŞATILAN SUÇLULUK DUYGUSU
ONUN CİNSELLİĞE OLAN İLGİSİNİ ZİRVEYE TAŞIYACAKTIR.
ANCAK, PİK YAPAN "YOĞUN BASKI ALTINDAKİ CİNSELLİK" DE
KENDİNİ KARŞIDAKİNE BİR NESNE GİBİ SUNAR.
BİR OYUNCAK, BİR ŞAPKA GİBİ, YİNE ÇOCUKÇA.
MANEVİ ZORLUK İÇİNDE OLUŞU ANLAŞILMASIN DİYE DE,
VERİLEN CİNSELLİĞİN KARŞILIĞI YİNE MADDİ OLARAK İSTENİR.
PARA - KONTÖR - SİNEMA BİLETİ GİBİ.
TA Kİ BİRGÜN,
DÜŞEN BİR YILDIRIMIN IŞIĞININ
BİR MANZARAYI ANİDEN GÖSTERİVERMESİ GİBİ
ÇOCUK DA UYANIR, HERŞEYİ ÇOK NET GÖRÜR,
AMMA,
YILDIRIM ONUN RUHUNA - BEDENİNE - HERŞEYİNE DÜŞMÜŞ
VE ÇOKTAN YERLE BİR ETMİŞTİR...
***

Kendisini hergün MSN Contact List'lerine ekleyenlere alışkındı DoH.
Bazıları gerçek hacker olup olmadığını ve neler yapabileceğini merak edip, sonra da cesaretlenip konuşuyorlardı onunla ama, biri vardı ki, hem listesine eklemiş hem de anında webkamerası açma isteği göndermişti.
Merhaba bile demeden bu işe kalkışması da DevilofHacker'in ilgisini çekmişti tabii…
Burnunun ucunda beliriveren, oldukça bakımlı ve biçimli tırnaklarına vişne renginde oje sürülmüş çok çok güzel bir çift ayakla, narin mi narin alımlı mı alımlı bir çift kol ise çok daha dikkat çekiciydi.
Birkaç saniye sonra da kamera, ani bir hareketle, çok ama çok diri biçift memeye - düzgün bir boyun'a - parlak saçlara geçivermişti.
DoH hayretinin yanına derin beğeniler de ekleyerek, güneşten kızarmış omuzbaşlarının daha bir seksilik kattığı o ince görünümü seyretmeye koyulmuştu ki, ekrana düşen;
"- Dahasını, çok daha fazlasını istersen bana kontör almalısın. Hem belki sana güvenirsem yüzümü bile gösteririm, kimbilir. Var mı paran, kontör alıp şifreyi bana gönderebilir misin? " yazısını farketti…
Olayı anlaması fazla uzun sürmedi.
Ya bir dolandırıcıydı ve kontör şifresini aldıktan hemen sonra offline olup kayıplara karışacaktı, ya da gerçekten çırılçıplak show yapacaktı.
"- Tamam. Markete kadar inip istediğin kontörü alabilirim ama bana daha fazlasını göstereceğini nasıl bileyim? " diyerek biraz zaman kazanmak adına onunla konuşmaya çalıştı DoH, fakat, kamerayı biranda pastoral güzelliğin doruklarına ulaşmış olan tüysüz ve alabildiğine sade olduğu kadar latifliği her erkeği soluk soluğa bırakabilecek derecedeki cinsel organına çeviren kız, "- Ben yalan söylemem. Kontörü alıp geldiğinde tam 20 dakika sevişiriz webcamde, boşalırsın. Gelince MSN'i titret." dedikten sonra kamera bağlantısını kapattı.
Çoktan analiz ederek kendi yazılımları sayesinde, tespit edilmiş olan IP adresi ve dolayısıyla PC'sinin peşine düşmek yerine, markete, kontör kartı almaya koştu DoH. Değişik bir tecrübe olacaktı ve bunu yaşamalıydı…

İtalya'da yaşıyordu Seçil.
Orada doğmuştu, ailesi gurbetçiydi. Batı kültürünün bütün karmaşık ve absürt yanlarını emmiş, aklısıra "özgür ve çılgın" bir ergendi. Çünki, tastamına 15 yaşındaydı henüz.
Yani, koza devri denilen ve çocukluğundan taa nine olduğu yıllara varıncaya kadar neye benzeyip - nasıl bir dişi olacağını hiç belli etmediği, en ifadesiz dönemlerini yeni geçmişti.
Saçları da büyük ihtimal birkaç yıl öncesinde olduğu gibi örgü yapılarak beline indirilmemiş, yarısı dağınık halde omuzlarından aşağı dökülüyor, kalanı da başının tepesine topuz yapılmış halde dalgalanıyordu.
Beli incecikti mesela ve artık "bizler buradayız" diye haykırarak kendini aşmak - taşkın hale gelmek arzusuyla coşan ve "hala gelişme arzusundaki memelerle yarışan" kalçaları o ince bele ne çok yakışıyordu…
DoH'a birşekilde güvenen ve yüzünü de uzun uzun gösteren bir "çocuksu bakışlı ama çekici havasıyla ve yetişkin bedeniyle her yanından dişilik akan" yüzsüz - arsız - yırtık ve "aslında ne yaptığını tam bilemiyor oluşuyla karışık, vücudu, pişmanlığı da andıran gizli bi korkuyla garip bir şekilde sürekli ürperen" bir arka mahalle kızıydı bu.
Üstelik akıllıydı da.
İnsanlardan aldığı kontör şifresini hemen deniyor, yüklenmezse de o kişiyle birdaha muhattap olmuyordu.
Yüklendiğindeyse kendisini okşamaya başlıyor, karşısındaki adam boşalmadan da kamerayı kapatmıyordu.
Onun orgazm yaşadığına inanmıyordu DoH, çünki çok genç - çok ergendi ve amacı Türkiye tatili için gerekli kontörü kazanabilmekten başka birşey değildi. Büyük ihtimalle de sorunlu bir ailesi vardı ve bu işi yapmayı da kendisi gibi aile ilgisinden yoksun yaşayan arkadaşlarından öğrenmişti...
İlkgençliği dolaylarındaki bir insan için en küçük sorunlar dahi sıradağ büyüklüğüne ulaşabilir. Azıcık samimiyetle aktarılan en dandik öğretiler bile onun beyninde yetişip büyüyebilir - benimsenebilir. Onu olduğu haliyle kabullenip yıkıcı eleştirilerde bulunmayacak birisiyse "Su Azizliği'ne" ulaşabilir ergenin kalbinde.
Yaşadığı ikilemleri ve tavırları "karınca yükü" farzeden erişkinlerse "geçici şeyler" olarak gördüğünden hepsini, zerre kadar yardımcı olamaz ergene. Ve tümü, bir zamanlar çektiği benzersiz acıları unutmuş, ergenliği de "saman nezlesi" muamelesi görmesi gereken birşeymiş gibi algılatmaya çalışarak dolanırlar ortalıklarda.
Oysa genç bir insan, tüm arzuları biryana, ebeveynlerince ciddiye alınmanın peşindedir yalnızca. Anne baba ise bazen umursamazlıkla bazen de önemsiz - geçici bulduğu bunalımları çekip almaz ergenin önünden.
Seçil'in de tutturduğu bu yol misali, yanlışlıklardan sonra düşülen çukurlardan çıkamadıkça, birsüre sonra, bu "kendi başına olan" genç insanlar için "çözüm" çoğunlukla en istenmeyen biçimde gelir :

Ergen, kendinden hiç beklenmeyecek bir kararlılık, ve yaşamı boyunca elde edemeyeceği bir ciddiyetle ölümün elindedir.
İntihar etmiştir.
Çözülmüştür sorun ve "bedeni çıplaklıktan kurtulamadıkça beyniyle ruhunu kemiren ve acı veren solucanlar" bertaraf edilmiştir.
Anne - Baba'ya da bedeli çok yüksek olan bir "hayat dersi" verilmiştir.
Birçırpıda yazdığı manifesto, gerekli yerlere "ölüm" şeklinde iletilmiştir…
Tüm bunları kafasından çabucak geçiren DoH, Seçil'i korkutup yıldırmak için "- Ya senin bu şovunu kayıt edip de birşekilde, internete yayarlarsa diye düşünmüyor musun?" dediğinde, "- Çok da tınnn" yanıtını aldığında, şu aklı birkarış havadaki küçük kızın kendisini anlayamayacağını fark etti ve onu kaderine bırakıp iletişimi kesti...
***
{26}
**********
İSVEÇLİ
**********

YILKIYA BIRAKILMIŞ BİR AT GİBİ
BAŞKA BAŞKA ERKEKLERİN DÜŞLERİNDE
ISLAKLIKLAR VE ÇIPLAKLIKLAR İÇİNDE,
HİÇ DURMADAN KOŞMAK NEDENSİZ DEĞİLDİR!
SEVGİYLE BİRLİKTE YAŞANAN CİNSELLİK
KENDİNDEN GEÇMENİN EN YUKARIDAKİ BASAMAĞI İKEN;
GERÇEK VE SAF OLANIN YASAKLANMASI
YA DA BASTIRILARAK
UZUNCA BİR SÜRE UYUTULDUKTAN SONRA AYAKLANIP DA
BİRTAKIM GÖLGELERİ BİRTAKIM HAYALLERİ
DEĞERLENDİRME ÇABASINA GİRİŞİLİNCE,
CİNSEL YÖNDEN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YİTİRMİŞ İNSANOĞULLARININ HERBİRİ
FETİŞİZM DENEN NEFRET VE KORKU DENİZİNE
ÇOKTAN YELKEN AÇMIŞ DEMEKTİR...
***

Seçil'le yaşadığı olay, DevilofHacker'i çok farklı bir boyuta yönlendirdi.
Oturdu ve çok becerikli bir Spyware yazdı.
Sonra da, çok detaylı bilgileri toplayabilen bu Spyware'in internette hızla yayılmasını sağladı. Bu enstrüman ona "Aptal SÖ'leri" uyandırma fırsatı sunacaktı…
Spyware (Casus Yazılım) ile toplanması amaçlanan bilgiler arasında herşey olabilir.
SÖ'lerin hangi websitelerini ne sıklıkla gezdiğini - kimlere email gönderdiğini ve ona kimden mail geldiğini - kimlerle ve hangi konuda sohbet ettiğini - hangi programları PC'sine yükleyip kullandığına varıncaya kadar DoH'a iletebilirdi.
Yazılım, elde ettiği bilgileri "gerçek zamanlı" olarak DoH'a aktarabildiği gibi, bilinen ve güvenilirliği kanıtlanmış bütün antivirüs ve antispyware'lere de kazık atmakta usta idi.
Konunun sex olduğu İsveç kaynaklı birtakım verinin peşine düşüp, gerek kadın psikolojileri hakkındaki tecrübelerine bir yenisini eklemek, gerekse kendisini "parayla abone olunan, seks arkadaşı arama" sitesinde teşhirden hoşlanan azgın hemşire olarak tanıtan kadını; oluşturmayı düşündüğü video arşivine katmak için MSN'ine ekledi.
İngilizce olarak "Benim bir webkameram yok ama madem hoşuna gidiyor, hadi bana memelerini, kalçalarını, çıplaklığını göster. Azgın ve çılgın bir Türk genciyim ben :)" dediğinde, biryandan soyunmaya duran ve bedenini birilerine sunmaktan keyif alan hemşirenin biryandan da ekrana;

"- Siz Türkler ve Müslümanlar tuhafsınız. Kadınlar cinselliklerini özgürce yaşadıklarında onların kirlendiğini ve öldürülmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz, ama, sizin keltoş kan - irin - adı bilinmez nice tuhaf kokulu akıntıların girdaba çevirdiği kuku'ya girdiğinde, neden o kuku'nun sahibi olan kadını kirlenmiş sayıyorsunuz hiç anlamıyorum. Asıl sizin çükünüz kirlenmez mi, ne kadar yanlış düşünüyorsunuz? Türkiye'ye tatile geldiğimde bunu herkese söylüyorum ama anlatamıyorum! :P";
gibisinden tuhaf ve ilginç olan değerlendirmesinden sonra, onun MSN'de yapmış olduğu her hareketi, çok yüksek çözünürlükte kaydetti.
Ardından, bir dizi işlemden geçirerek kullanmak üzere özel bir Harddisk'e sakladıktan sonra veda etti…
Sahi, kirlenme konusunda,
40'lı yaşlardaki bu çılgın ve çıplak Hemşire,
haklı olabilir miydi?...
***
{27}
**********
KOZAGÜLLÜ
****************

CİNSELLİĞİN BAŞARISIZ OLDUĞU BİR EVLİLİKTE
YEME İÇMEDEN TUTUN DA
SADAKAT VE ARZULARA VARINCAYA DEK
HERŞEY TÜMÜYLE BAŞARISIZDIR.
PARTNER PARTNER DOLAŞARAK
CİNSELLİĞİNİ YAŞAMA YOLUNA GİTMİŞ EVLİ KADIN İSE
TAMAMEN SİNİRSEL BİR DUYGU TRAVMASI YAŞAMAKTADIR.
ASIL ARANANSA
GERÇEK SEVGİ - SEVECENLİK DOLU BİR SEKSİN
DAYANILMAZ SICAKLIĞIDIR...
***

Düşündüğü şeyi hayata geçirebilmesi ve SÖ'leri uyandırabilmesi için DoH'a "Model" lazımdı ve birsürü de "profesyonel görüntü işleme" çalışması yapmalıydı.
Çünki bilirdi ki; insan beyni görüntüye kelimelerden daha fazla tepki verip daha fazla ilgi gösteriyor…
Kendisi bile, yazılım geliştirme - tasarlama aşamasında, önüne gelen ve büyük miktarda analiz çalışmasından geçmiş, sadece rakam ve yazıdan oluşan bir tablo ile; aynı bilgiyi barındıran grafiği incelemeye başladığında;
beyni "görsel bellek gücü" sayesinde daha kolay anlayıp kavrayabiliyor, rakamların tablolardakinden daha doyurucu olan hali "grafikler" anlamayı da hafızada saklamayı da hızlandırıyor ve cazip hale getiriyor.
Eh, konu, "Estetiği olan kadın vücudu" olduğundaki görselliğin önemi kesinlikle tartışmaya bile açılamazdı.
İllegal yayın yapan birçok websitesini araştırdığında tonlarca kadının webkamerasından kaydedilmiş çıplak görüntülerinin, aşağılayıcı söylemler eşliğinde bütün internete yayıldığını, bunların büyük çoğunluğununsa teknolojinin kendilerine bu yönde darbeler vurabileceğini öngöremediğinden, ve, sözde, kendisine aşık olan adama bedenini kameradan sergilemekte sakınca görmeyen SÖ bilgisayar kullanıcıları oluşturuyordu.
Yeni yeni yayılmaya başlayan ve aslında hacker bile sayılamayacak olan, mevcut birkaç yazılımı kullanarak kadın - erkek - çiftleri bu tip tuzaklara düşürenleri engellemek imkansız olacağından, suyun öte yanına geçmenin, yani mağdurları uyandırmanın daha mantıklıca ve eğlenceli olduğuna karar verdi DoH.
Etkili bir uyandırma için aynı yöntemi kullanacaktı…

Yarı hack yarı sex görüntüleri içerikli bir forum sitesinde "yakında gözleriniz yine bayram edecek" diye forum sakinlerine çalım satan bir LAMER'in (hackerlara özenen ve bulabildiği hacker programlarını kullanarak birşeyler yapabilene, fakat yazılım geliştir-e-meyenlere verilen isimdir LAMER), "yakın" dediği ve kadınları tuzağa düşürüp de internete çıplak görüntülerini koyduğu anlar gelmeden canına okudu DoH ve neyi var neyi yoksa hackledi.
O şerefsizin ise, hacklendikten sonra forum sitesinde ettiği hakaretleri - küfürleri "Salla! rakiplerinin öfkesi, başarının tescili" diyerek gözardı etti, ve gayri ihtiyari onun MSN'inden online oldu.
Online oldu ve şaşırdı.
Çünki "kozagüllü" nickli birisi onu neredeyse fırçalıyordu ve "- Başımın etini yedin yedin ama tam 45 dk. sen geciktin. neredesin yaaa!?" diyordu.
Sadece "- İşte geldim" yazdı ekrana DoH sanki o lamermiş gibi ve karşıdakinin kamera isteğine de evet dedi...
Halkın kullanımına 25 Mart 1936 günü açılan ilk görüntülü telefon ve onu hizmete açan Alman Bakan Freiherr Von Eltz Rübenach'ı düşünüyordu DoH şu "ekranda çırılçıplak masturbasyon yapan ve sevgilisini mutlu etmeye çalışan 40'lı yaşlardaki kadını" gördükçe.
Acaba o devlet bakanı, yarım asırdan sonra bu işler için kullanılacağıjnı hiç hayal edebilmiş miydi o görüntülü telefonun? Üstelik de, o dönemin cihazı oldukça özeldi ve sadece "Arı IRK"tan olanlar bu hizmetten yararlanabilirdi. Ya şimdi?
Şovunu bitirdiğinde, yüreğini ağzına getirecek hamleyi yaptı DoH ve üzerine eşofmanlarını giymiş halde oturan kadına az önceki "sınırsız serbestlikle donanmış çıplak hallerinin" tümünü;
diskin bir kenarına almış olduğu video kaydından ve yine MSN üzerinden seyrettirdi.
Gerçekten de şok geçirdi kadın, havalara hopladı, ve ilk paniği atlatınca da konuşma balonuna "- Sen kimsin???" yazdı.
Fazla uzatmadı DoH ve olanı biteni, özellikle de sevgilisi sandığı adamın yavşak bir Lamer olduğunu, ona daha önce de şov yaptıysa, belki de internette yayınlamış olabileceğini, DoH'un ise kötü değil Beyaz Şapkalı bir Hacker (BŞH) olduğunu samimi bir üslupla, sabahlara dek bira içip lafladıklarında, detaylandırarak anlattı.
Kozagüllü DoH'a o derece güvendi ve inandı ki, aylar sonra kalkıp onunla sevişmek için Altınoluk'a bile geldi. Hayatını da DoH'a tümüyle anlattı.

Kozagüllü DoH'a o derece güvendi ve inandı ki, aylar sonra kalkıp onunla sevişmek için Altınoluk'a bile geldi. Hayatını da DoH'a tümüyle anlattı.
Bu tip saçma ilişkiler içine, kocasının onu mutsuz edişi yüzünden girmiş ve kendine sevgili - sevgililer edinmişti yaşadığı kentte.
Kocası; yanında çalıştırdığı elemanlara karşı sergilediği kötü tavırların hepsini eşine de cüretkarca uygulayan bir ezikti.
Çalıştırdığı insanı ya da hayatını paylaştığı kadını aşağılayabilen - itip kakan - paçavra muamelesi çeken bir adam, kesinlikle alçağın biridir ve hayatın bütününden intikam alıyordur aslında kendince.
Hastadır yani ve aldatılmayı da hak ediyordur birçok SÖ kadına göre…
Kameraların tehlikeli olabileceği gerçeğini "yaşatarak" öğreten DoH, tonla özel efekt sayesinde yüzünü ve kim olduğunu kesinlikle gizleyecek biçimde, o çırıçıplak görüntüleri ve daha sonrasında da;
"el salla - 3 yap - 5 yap - ayağa kalk - dömel" gibisinden yönlendirmeler yaparak, ve kozagüllü'nün de seve seve poz verdiği kayıtları "dilediği yerde kullanma" iznini de aldı "artık dostu olan" kadından.
Çünki kafasındaki projeye "sağlıklı bir ilerlemeyi" ancak bu tip görüntülerle kazandırabilirdi...
***
{28}
**********
HAVVA
*********

İNSANLAR ÇOK ZAMAN ÖNCE
"ALDATANLAR VE ALDANANLAR" OLARAK
İKİ SINIFA AYRILMIŞSA DA;
AYMAZLIKLARA IŞIK TUTARAK
ONLARA ŞUUR VERİP DE
BAL'A KAPILMIŞ SİNEK MİSALİ ÇIRPINMALARINI
YA DA ARI'YA BENZEYEN BAZI GERÇEKLERİ
İLK HAMLEDE ÖLDÜREMEYİNCE
TEKRAR SALDIRIYA GEÇMELERİNİ ENGELLEYEREK;
ONLARI,
ÖMÜRLERİNİN
NANKÖR DOSTLUKLARA YETMEYECEĞİNİN
İDRAKİYLE BAŞBAŞA BIRAKIP;
YETMEDİ;
KALPLERİNİN ÇALGISINA
BİR YALNIZLIK ŞARKISI DA ATIP;
HANGİSİNE ÖĞÜTLER YOLUYLA SÖZLER SÖYLEDİMSE,
SÖZLERİMİN POZİTİF KARŞILIĞINI
MUHAKKAK ALDIM.
KARŞIMDAKİ DİŞİ İSE,
BU DA ÇOĞUNLUKLA YASAK MEYVEYDİ...
***

Kozagüllü balkan göçmeniydi ve sarışındı. Kırklı yaşlarda olmasına rağmen de vücudu fit ve diriydi, ama, DoH'a hem genç hem de esmer bir model daha lazımdı.
SÖ'ler websitelerinde sörf yapabilirken, DoH webcam webcam gezmeye, onları sezdirmeden açarak, insanların ev ve işyerlerine gözatmaya başladı.
Taramayı da Türkiye genelindeki IP numaralarında yapıyor, işe yarayabileceğini düşündüğü bilgisayarların MAC adreslerini biriktiriyordu, ki, daha sonraları o cihazlara yeniden ulaşabilsin…
Bilgisayarlardaki ağ bağdaştırıcılarının, ister ethernet ister kablosuz bağdaştırıcı olsun kendine özgü ve dünya üzerindeki başka bir bağdaştırıcının kullanamayacağı, Hexademical yani 16'lık sayı sistemiyle verilmiş bir fiziksel adresi vardır ve buna da MAC adresi denir.
İşte DoH bunları takip ederek, webcami olan ve birkez gözatıp geçtiği bilgisayarlara sonraki günlerde ve değişik zaman dilimlerinde yeniden yeniden ulaşıyordu.
Bu search'lerden birinde buldu DoH aradığı esmer güzelini.
Mersin'liydi, adı Havva'ydı…
Kafasına göre sistemlerinde cirit attığı, ilgisini çektiğinde veya uyandırılmaya ihtiyacı olduğunu düşünüp de gerekenleri yaptığında DevilofHacker, iletişim kurduğu kurbanlarının hemen hemen hepsi;
"- Senin benim bilgisayarımda ne işin var?!, ya da,
- Bu bana ait bir PC ve senin delmeye hiç hakkın yok!" gibisinden lakırdıları "çokça ve değişik versiyonlarda" hep ettiler.
Bre şaşkınlar, bre aymazlar!

Çocukken öğretmeniniz için "benim öğretmenim", büyüdükçe de sırasıyla "benim işim - benim evim - benim arabam - benim annem ve babam - benim nişanlım - benim kocam" dediğiniz ne varsa, belki kolayca belki de bir sürecin sonunda "yitirdiğinizde" hiç düşünmediniz mi evrendeki herhangi birşeyin "size ait" olamayacağını???
Eh, madem ki durum gerçekte böyle, "benim sistemim - bilgisayarım - PC'im" saçmalığını bırakın ve kesinlikle size ait olamayacak şeyler için hayıflanmayın. Kenara çekilin de, asıl sahibi orada hem dolaşsın, hem de belki sizlere kol-kanat açsın!..
Bu fikre biraz olsun hak veren Havva, sohbet boyunca, bu sefer de nişanlısı olacak adi herifin onu tam 8 farklı kadınla (ki bunların 5'i fahişeydi) sürekli aldatıyor oluşuna inanmakta zorlanıyordu.
DoH'un, önüne serdiği şüphesiz delilleri de gördükçe; ilk anda çok kızdığı ve sevilisiyle - nişanlısıyla ofiste seviştikleri anın video kayıtlarını gizlice almış olan DoH'u bu yaptığı için bile affetmişti.
Çünki onu kalitesi ve zekasından dolayı sevmişti. Fakat nişanlısı olan ve ona maddi olarak da birsürü destekte bulunmasına rağmen boynuzlayan herifi öldürmek istiyordu.
Zaten işin DoH'la ilintili kısmı hep böyle olurdu. Ne yaşanacaksa yaşandıktan sonra, suratı mermerden bile daha beyaz haldeki kurbanının bir çift "panik ve kabus denizi haline gelmiş gözlerini" webcamden süzerken derinlemesine, biryandan da yaptığı açıklamaları okudukça ekranda;
yarı cansız şekilde oturup kalan zavallıya birsüre dehşet birsüre de rahatlama hissi yaşatan sihirli kelimelerini sıralardı DoH birasını yudumlarken.
Herşey aydınlığa kavuştuktan sonraysa, perişan ama ona rastladığı için bir o kadar da mutlu haldeki SÖ'nün hissettiklerini hayal ederek sinsi sinsi gülümserdi…

Biraz olsun rahatlamak adına, biryandan tırnaklarını kıpkırmızıya çeviren oje'yi sürerken ve kırmızılık tırnak boyunca uzayıp giderken;
öte yandan adi nişanlısına okkalı bir tekme atmayı ve hayatından çıkarmayı hesaplıyor;
parmaklarını üflediği esnada da "- Senin en dişi modelin olacağım canım arkadaşım DoH. Neyi nasıl arzu edersen ve nasıl giyinmemi istersen öyle giyinecek, senin istediğin çıplaklığa ulaşıncaya kadar da soyunacağım ve kendimi okşayarak sana video kaydettireceğim. Bu soyunma işini daha önce de yaptığım nişanlım beni kaydetti mi ve şantaj için onu kullanır mı onu terkedince bilmiyorum ama, eminim ki sen, beni korur ve asla incitecek birşey yapmazsın" diyordu.
Artık bir zerre idi Havva.
Yani hiçbirşeyken, yani, belki de nişanlısının kendisini aldattığı fahişelerden birine dönüşüp de DoH'un kölesi olmuşken, aslında "çok şey"di.
Artık profesyonel olarak kendi şirketinin patronu oluşunun yanısıra, ruh olarak da en yüce mevkideydi. Çünki DoH daha önce hiç tanışmadığı bir yönüyle tanıştırmıştı onu, ve artık Havva'nın hem koruyucusu hem efendisi hem de onu özgürleştirebilen bir dostuydu…

Şimdi DoH'un elinde;
saatlerce sohbet edebilen - gerektiğinde soyunup sevişebilen - her türlü el hareketini ve rakamları kolayca yapabilen - en çok ve kolayca istenilen "el sallama" hareketini de karşılayabilen iki tane modeli vardı.
DoH her ikisini de video işleme programlarıyla parçalara ayırmış, anlık taleplerde bile karşıdakinin söylediği herşeyi anında yapabilecek hale getirmişti.
Ayrıca modelleri, değişik günlerde yapılacak konuşmalar için farklı giyim kuşamlar içinde de görüntülemişti. Her şey hazırdı iki farklı projeyi hayata geçirmek için…
Kendisine bu projelerde hizmet edecek hatunun adını da belirledi : Zerrin…
***
{29}
**********
ZERRİN
**********

KADIN KILIĞINA BÜRÜNMÜŞ BİR KILICIN ETİNİ
GÜNAHLARLA SÜSLEYİP,
ONDAN BAŞKA HERŞEYİN
MUĞLAK KARANLIKLARDA OLDUĞU ORTAMLARA SALARSAK;
GÖZÜ CİNSELLİKLE KARARMIŞ VE
YASAKLARIN DOĞURDUĞU ARZULARLA
BAŞETME GÜCÜ BULUNMAYAN ERKEK MİLLETİ,
HOŞLANDIĞI YEMLE AVLANAN
VE BECERİKLİ AVCILARIN MUSALLAT OLDUĞU
ACEMİ YAVRULAR MİSALİ TUZAĞA DÜŞERLER.
AKLIN KARŞISINDA SEKSİN
HER ZAMAN ZAFER KAZANABİLECEĞİNİ DE
BÖYLELİKLE TESCİL EDERLER...
***

İnsanların gerçek yüzlerini ve asıl kişiliklerini öfke - boşluğa düşme - darda kalma - bir emele ulaşmayı istedikleri anlarda ve en önemlisi de "onlara güvendiğini hissettirdiğin" zamanlarda görürsün.
Ve bir insanı, hiç unutamayacağı biçimde etkileyip de, senin güdülediğin şey dışında birşey yapmamasını, veya sürekli yaptığı şeyi tamamen bırakmasını istiyorsan;
tek bir metod vardır uygulanması gereken : Korkutmak!
Hele de bu kişiler yeteneksiz oldukları yüzlerine çarpılan hacker - lamer'lar ise, kesinlikle tutacaktır, çünki birşekilde kanunsuzlardır...
Cyber kelimesinin kökü Cybernetic'ten gelmektedir ve o da "otomatik kontrol" sistemlerindeki "ileşim ve kontrol" kısmının bir parçasıdır. Cyber kelimesi bir yandan da altyapı olarak asidir ve diğer atası 80'li yılların "cyberpunk" akımıdır.
İşte hacker ve lamerler de, "vave techno" kültürünün özgür - kaygısız - sorumsuzluğa varan nitelikleriyle; "iletişim kontrol'ünün" teknoloji ayağını birleştirip, yaşam tarzı haline getirmelerinden doğmuşlardır. Sorumsuz bir serbestinin içinde de "kanun" mutlaka tacize - tecavüze uğrayacaktır.
Oysa hackerlar arasında öyle bir sınıf vardır ki BŞH denilen (Beyaz Şapkalı Hacker), DevilofHacker bunlar için iki etik kural tanımlayıp literatüre bile sokabilir.
İlki ve herkesce bilinen kuralın altın olanı, "Kendine yapılmasını istemeyeceğin birşeyi başkasına yapma" düsturudur ki, hammadesi dürüstlüktür.
DoH'a ait olan gümüş kural ise, ilk kuralımıza uyulamayarak atılan her adımı makul görülebilecek hale çekmek için devreye sokulabilir : "B.ktan sayılabilecek bir eylemle başlayıp da, en önemli kriter sayılan "sonuç"a ulaştığında;
başlangıç noktasındaki kötülükten daha yüksek - daha ulvi - daha saygıdeğer bir kazanç elde etmişsen; eylemin bütününde takdire şayansındır."...

Zerrin gerektiğinde tamamen giyinik şekilde, yukarıda yazılan iki kurala uymayan hackerlarla sohbet ederken ve onları oyalarken, DoH da arka planda heriflerin şifrelerini deşecek, sonra da onlara "teknoloji ve bilgi" konusunda bir "hiç" olduklarını haykırmak vasıtasıyla bu işlerden soğutacak, ve belki de henüz öğrenme - merak aşamasındalarsa onları gerçek birer siberterörist olmadan geri püskürtecektir.
Çünki; asrımızın en önemli gücünün "bilgi" olduğu ortadadır, ve "bilgiyi ellerine alan" gücü de kuşanmış olmaktadır. İnternet - bilgisayar - cep telefonu - uydular sayesinde günlük yaşam "olumlu ve konforlu" şekilde süregiderken, madalyonun öbür yüzündeyse tüm bunların birer silaha dönüşmek için fazlaca birşeye ihtiyaç duymamaları, ve insanoğlunun karşısına CyberTerror olarak çıkabiliyor oluşları vardır.
Öyle ki; bu siberterör ataklarıyla koca şehrin trafik ışıkları susturulup insanlar kaosa sürüklenebilir - ordudaki komuta dairelerine sızılarak bilgilendirmeler yanlış yaptırılabilir - telefon, elektrik, doğalgaz sistemlerinin tamamı felç edilebilir - bankaların atm sistemlerinin hepsi hacklenerek ele geçirilebilir - hastane, polis, itfaiye gibi kurumlar tümüyle kararsız, hatta işlem yapamaz hale getirilebilir.
Ve siberteröristlerin bütün bunları yapabilmek için, normal teröristlerin kullandığı ateşli silah ve bombalara ihtiyaçları yoktur. Bir PC ve bir modem onlara yetip artmaktadır.
İşte DoH normal kullanıcıları zor - utanılacak - mağdur hale sokan bu kötü hackerları ne kadar safdışı bırakabilirse, o derece mutlu olacaktı. Projenin ilk ayağında bu vardı. Üstelik bu dangalaklar DoH ile karşılaştıklarında mutlaka tartışacaklar ve bile bile cami duvarına işer pozisyonuna düşeceklerdi.
"Cüretkar ve pervasız" oluşlarının bedelini de, ortalıklarda, o saatten sonra "perişan ve acınası" edalarla gezinerek ödeyeceklerdi…

Zerrin önce bilinen tüm hack sitelerine "dişi hacker" olarak üye oldu ve birkaç hack gösterisiyle de öbür hacker ve lamerlerin ilgi odağı haline geldi.
Peşine takıldıklarınınsa; şifrelerini kırıp bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökerek forumlarda rezil etti, hepsini bezdirdi.
Fakat asıl darbeyi Zerrin'in peşine düşen ve resmen bir karakoldan, üstelik de yanında yığınla üniformalı polis varken, sırf Zerrin'i kadın sandığı için webcamını açarak yaklaşık 1 saatlik video kaydı yapmasına imkan tanıyan "azgın polis memuru'ndan" yedi hacker ve lamerler.
Çünki DoH onlarla Zerrin olarak uzun uzadıya sohbet ediyor, bu arada da defterlerini dürüyor ve nice zaman sonra kameraya o polis görüntüsüyle çıkıveriyordu. Her şifresini kaybetmesinin yanısıra, bir polisle muhattap olduğunu ve karşılıklı olarak kamera açma anına kadar da özel hayatından birçok şeyini paylaşan hacker - lamerimizin aklı karışıyor, offline olarak kaçıp gidiyordu. Büyük ihtimalle de, o hezimetten sonra, bu işlerden uzak dururdu.
Öyle çok özenti hacker ve lameri dize getirip canına okudu ki DoH;
fiberoptik kabloların kullanılmaya başlamasıyla izleme - dinleme faaliyetlerinin bütününü kolaylaştıran sayısal ağlara yani ISDN'lere (Intergrated Services Digital Network - Entegre Sayısal Hizmet Ağları) ne kadar teşekkür etse azdı…
Sıra projenin ikinci ayağına, yani; evde işsiz işsiz oturarak, zaten 7/24 kullandığı bilgisayar - iki çıplak model ve Zerrin sayesinde, hiç olmazsa günlük masraflarını karşılayabileceği parayı da kazanmaya gelmişti.
Zerrin'in ünü erkekler arasında günden güne yayılıyor ve bozguna uğratacak hackerların yanısıra sıradan kullanıcıları da bulmakta hiç zorlanmıyordu.
DevilofHacker'in bütün hazırlıkları da tamamdı.
Programlarını, karşılaşılan her sorunu çözmek yerine, belirli bilgi ve donanımla hazırlanmış, adeta "yapay zeka" seviyesine çok yakın olacak şekilde yazardı, ve her yazılımı uzmanlık içerse de, mesela elektronikte çok rastlanan bir olay olan "televizyonun nasıl tamir edilmesi gerektiği" konusunda önerilerde bulunabilen, fakat, TV'nin ne işe yaradığını kesinlikle bilemeyen tipik yazılımların çizgisinin dışına haliyle çıkamazdı.
Modellerinin tüm videoları hazırdı.
El salla - 3 yap, 9 yap - ayağa kalk - sütyenini çıkar - azıcık da arkanı dön ki poponu göreyim - kilodunu çıkarsana gibisinden her isteğe anında karşılık verebilecek videoları gerek parça parça gerekse bir bütün olarak gösterebilir, ve kurbanını bir "kayıt izliyorum" şüphesine düşürmeden avucunda tutabilirdi.

Konu, "çıplak ve sanalda kontör karşılığı gösteri yapan kadın" olduğunda, internet aleminde adını duyan, Zerrin'i MSN listesine ekliyor, onun ileti kısmından da "250 kontör gönderirsen soyunur ve sana show yaparım. Merak etme, gerçek bir kadınım. Amacın dalga geçmekse lütfen beni meşgul etme. Yaz kontör şifresini, yükleyeyim telefonuma ve sevişmeye hemen başlayalım." yazdığını görünce de, erkeklerin hepsi iç geçiriyor, çok duyduğu "sanal sex" denilen şeyi mutlaka yaşamak istiyordu.
Gerçi konu sadece "kadın" bile olsa, ne dahiler neleri feda etmişti geçmişte, şu zavallı "cinsellik yoksunu" Türk Erkeği mi koşa koşa gelmeyecekti Zerrin'e?
Mesela Einstein bile, biri şizofren olan iki oğlunu "kadın"a olan zaafiyeti yüzünden bakıma muhtaç halde yaşatmış, boşandığı eşini ve oğullarını arayıp sormamış, ve sanki geçmişte böyle bir ailesi hiç olmamış gibi davranabilmişti.
Fakat; tıpkı Albert Einstein'i reddetmiş olan abisi Hans Albert gibi babasını hiç affetmeyen şizofren oğlu Edward, yıllar sonra, akıl hastanesindeyken, bir başka hastaya, babasının durumunu şöyle ifade edecekti : "- O abimi ve beni terk etti. Başta annemizi sonra bizi hertürlü şekilde hep aldattı. Kadınlara çok düşkün ve elinin altındaki kadınların sayısını arttırmanın peşinde. O çok gaddar bir adam ama bütün bunlardan kimse bahsetmiyor."...
İşte, dahi ya da gerizekalı penceresinden bakıldığında, çoğu erkek için "kadın" denilen şey böyle birşeydi. Ve DoH kontör şifresini vererek "sözde Zerrin'i" izleyen her kurbanın PC'sini izlemeye - dinlemeye alıp, aynı video kaydını birdahaki gelişinde oynatıp da sahtecilik yanını adamlara çaktırmadan kontörlerini aldı, aldı, aldı, aldı. Fakat bir sorun vardı.
Bunca "kadına aç adamın" gönderdiği ve hemen telefonuna yükleyerek şifrelerin gerçekliğini de test ettiği kontörleri nasıl paraya çevirecekti DoH?
Olayı kankası Bekir'e anlattığında çözüm ondan geldi. Eşi sürekli kontör transfer talebinde bulunduğundan biliyordu Bekir bunu ve DoH'un telefonundaki kontörler Bekir'in görev yaptığı fabrikada çalışan işçilere transfer yoluyla pazarlanabilir, parayı da Bekir tahsil eder, DoH'a verirdi. Yeter ki markette satılan rakamdan düşük olsundu satacakları kontörün fiyatı.

Tam "oldu bu iş" derken, Telefon operatörünün "1 ay içerisinde yalnızca 200 kontör transfer edebilirsiniz" mesajıyla karşılaşınca, 30 kadar yeni hat açtırıp Bekir ve Hasan üstüne, o sorunu da öyle aştılar…
DoH artık günün ve gecenin belirli saatlerinde "sanal sex show" işiyle uğraşıyor, titiz çalışmasıyla da kurbanlara video kayıtları izlediklerini hiç hissettirmeden "çok ama çok kontör", dolayısıyla da para kazanıyordu.
Zerrin isminde, gerçekte var olan bir kadın sandıkları "nefis vücutlu verimkar hatunu" hayran hayran izlemekteydi SÖ'ler, ve hepsi de mutluluktan dört köşe olmaktaydı.
Cinsel organını - memelerini - kara deliğini özgürce sergilemekten çekinmeyen deli kıza çıldırasıya tutkularla bakıp ekranda, mastürbasyon yapıyorlardı.
Fakat mevcut videoları bitiren ve takriben 2000 kontörü Zerrin'e veren SÖ'ler, DoH'un itirafını okuyunca MSN'de, izledikleri showların "güzellik ve cazibesini" gölgede bırakarak sollayan bir dehşetle perişan oluyor, konuşma balonuna "hadi yaa - ciddi mi yaa - süpersin valla, 6 yap dediğimde kadın şak diye 6 işareti yapınca parmaklarıyla, ister istemez inandım gerçek oluşuna, helal sana vs." şeklinde tepki mesajları yazarken, DoH'un hattın diğer ucunda gülümsediğini, fakat bu gülümseyişin de, şaşkınlıkları artıp ne derece saf olduklarını anladıkça daha vahşi - daha sırlı - daha şeytani bir hal aldığını asla göremiyorlardı.
DoH, konuyu açıkladığı her SÖ'ye, bu tip video olaylarına karşı hem kendilerinin tedbirli ve uyanık olmalarını;
masturbasyon yaparken falan kaydetmişse onları kendilerine izleterek, PC dünyasında bu tarz işlemlerin yapılabileceğini, ve varsa eşi - çocukları - ailelerinin diğer fertlerini de uyarmaları için gerekli öğütleri verip, kontörleri helal etmelerini muhakkak istiyordu.
Tekme atanla tekme yiyen bir olmadığından, çoğunlukla teşekkür, bazen de küfür edip offline olarak çekip gidiyordu SÖ'ler.
Bazılarıysa, "- Her soruya bir yanıtı mutlaka olan şu güzel kadında bir bityeniği sezmiştim ben, zaten; o güzelliğe o akıl fazlaydı" tipi lakırdılarla düştüğü kerizce - gülünç durumu yumuşatmaya çalışıyordu.

Fakat tamamının hali; salt "merak" dolayısıyla, taa uzaktan doğru gelen, virajlarla da bir yaklaşan bir kaybolan "parlak ışıkları" daha berisinden görebilmek, ve ne olduklarını anlamak için asfalta inince, karşı karşıya geldikleri an gözlerinin kamaşmasıyla olduğu yerde donup kalarak, o "gizemli ışık hüzmelerinin" altında can veren tavşanları andırıyordu :)..
Bu binlerce Sıradan Ölümlü'yle sürdürdüğü kontör macerasında ince birşeyi daha idrak etti DoH : İnsandaki Hayvanları!
Ömrü boyunca ürettiği eserlerin yanısıra, insanın içinde varolduğuna inandığı "Hayvan"a isim aramakla da meşgul olmuş evrensel sanatçı Leonardo Da Vinci. Bulmuş mu? Hayır!
Çünki 1 değil birsürü hayvan sözkonusu yahu!
Hem de aynı değil, her türden hayvan barınıyor insanoğlunun içinde biryerlerde.
Bazısı açlığı meşgale edinmiş kendine, kimi hergün oruç tutmuşcasına suya hasret, birkısmı iflah olmaz azgınlıklarla donanmış, ve büyük çoğunluğu da o veya bu sebepten dolayı al kanlar içinde, yani yaralı. Bildiğimiz hayvanlar ne derece tehlikeli olabilir ki "insanın ruhunda kaynayan" hayvanların yanında? Hiç!
Çünki yeryüzündeki hayvanlar sadece acıkırsa öldürür bir diğerini, veya, dalından koparır ağacın filizini. Kendini tehlikelerden koruyabilmek için de çoğu zaman, saldırmak yerine kaçar, saklanır.
Çünki en yırtıcı olanı bile aslında ürkektir. Hele de insanla karşılaşsa öyle korkar ki, ilk hamle karşıdan gelmedikçe, sadece "kirişi kırmak" güdüsü trompet çalar tüm bedeninde. Ve, hala hayatta kalmışsa eğer güçten düşüp yaşlandığı zamanlarda, kendine ücra bir köşe bulur, "gık" bile çıkarmadan - sessiz sedasız ölür gider.
Ne arayanı soranı vardır, ne ardından yas tutanı, ne varolduğu günleri anan bir akrabası. Güçsüz, acınası, zavallı!..

Peki ya insanın içinde yaşayan hayvanlar?
Üstelik de daha doğumda girip yerleşmişler.
Kovsan gitmez, kurşun sıksan ölmez.
Ve adına kötülük - ego - doyumsuzluk - şehvet - kıskançlık vs. denen ne varsa ezbere bildiği gibi herbiri;
bunları kimde - hangi zamanda - hangi olayda kullanacağını asla bilemez, ve ortaya çıkma ihtimali olan vahşetin boyutunu da kestiremezsin.
Zaten zararlı olan bu hallerine; ıslah etmek bir yana, üstüne üstlük yeni darbeler vurup da öylece bırakma gafletini de eklersen;
al işte sana;
uluması - pençe atışı - kıyıcılığı ölümcüllüğe varan, en iyi ihtimalle "hafif yaralı bir hayvan".
Durmasın karşısında sakın bir başka insan...
***
{30}
**********
DİCLEHAN
*************

EVRENİN KARGAŞA VE DRAM YÜKLÜ MÜZİĞİ
ÖYLE BASTIRIR Kİ RUHU,
ASLINDA
ULAŞILAMAYACAK YÜKSEKLİKLERDE OLMAYAN ŞEYLERE
ERİŞME KABİLİYETİ,
SIRF SİSTEMLİ ÇALIŞMA VE
SABIRLA BEKLEMEYİ BİLMEMEK YÜZÜNDEN
"ETİYLE ENİKONU YATILMIŞ DA BENLİĞİYLE ASLA YATILMAMIŞ BİRİYİM BEN"
KANDIRMACALARI EŞLİĞİNDE,
UMUTLARA KARIŞTIRILMIŞ ÖLÜM SOLUĞU OLARAK
VARLIĞI TEHDİT EDER.
HİÇ OLMADI;
GÜNAH KILIĞINDA ARDINSIRA GELİR DURUR DA,
BİR ÖMRÜ SANA HARAM EDER...
***

"- İyi ama, kendine olan saygını yitirmez misin be Dicle?"
"-Üff yaa, saygım falan kaldı mı ki kendime?
Meslek derslerini bir tarafa bırak, ikinci sınıfın edebiyatını nasıl verdim sanıyorsun sen yaa :(.
Hem o hoca şimdikinden 10-15 yaş daha ihtiyardı. İğrençti ama, ona bile istediğini verdim ben! Okul uzamamalı anlıyo musun? Ailem zaten benim okulum yüzünden soğan bile bulamaz hale geldi yaa :((".
"- Canım arkadaşım, sen naparsan yap ben yanındayım unutma :(("
"- Biliyorum bebiş biliyorum. Erkeklerin çekip çevirdiği ama rezil de ettiği, ve doğru yoldan ayrılmak zorunda kalan kadına fahişe - kevaşe - sürtük - orospu etiketini hemencecik yapıştırıverdiği dünyada beni anlayan ve olduğum gibi kabul edecek birkaç kişiden birisin sen. Sırf dersten geçer not alabilmek adına, meslek dersi hocasının koynuna girsem, ve kendimi becertsem de bu fikrin değişmez, biliyorum. Hadi ben kaçtım, internet kafeye rezil olmayayım, param az cebimde, byee."
"- Bye Dicle, üzülme."...
Digital devrelerde varolan "geri besleme ve zamanlama" gibi kavramlar, kombinasyonal, yani, Analog Elektronik Devrelerde yoktur. Bunlarda işleyiş; girişe gelen herhangi bir sinyalin, belli amaçlar doğrultusunda, belli işlemlerden geçmesiyle, çıkışa aktarılmasından ibarettir.
Oysa "geri besleme ve zamanlama" kavramlarının ilk dile geldiği Flip-Flop devreleri 1919 yılında bulunduğunda; süregiden sinyal akışıyla, gerektiğinde, yeni bir veri dışarıdan gönderilmese de, belirlenen zaman dilimleri boyunca çalışabilen "Digital Elektronik" devreler yeni çığırlar açtı.

Mesela; hafıza devreleri artık tek bir tetiklemeden aylarca sonra bile veri işleyebiliyordu, ve insanoğluna yeni yeni ufukları hedefletti.
Tıpkı "yetişmiş" sayılan ve 18'ini geçmiş bir insan yavrusunun; yaşam denilen hengamede "teklemeye" maruz kaldığında, aile fertlerinden alacağı "uygun zamanda uygun besleme" gibi maddi ve manevi…
Gelgelelim Dicle bu lüksü kullanabilecek durumda değildi. Ailesinin yaşadığı ekonomik zorlukları da ister istemez dert edinriken, anlamakta güçlük çektiği meslek dersleri muhtemelen geleceğine de balta vuracak, sekteye uğratacaktı. Artık son sınıftaydı ve zaten anlayamadığı dersin sınavlarına çalışmak için ayırdığı süreyi ne kadar uzatırsa uzatsın yetmeyeceğini biliyor, gittikçe daralan zamanı ve sonunda başarısız olacağını düşündükçe de kurtçuklar beynini kemiriyor, öyle ki, bu düşünce savaşlarının ağırlığı onu hem ruhen hem fiziken yorgun düşürüyordu.
Kesinlikle çok güçlü bir girdaptı bu, ve tutup onu yakalamış, habire derinlere çekiyordu. Vakit daraldıkça, yaşadığı kaygı dolu günleri habire boşa geçirdiğini farkettikçe de kendisini büyük bir suçluluk duygusunun kollarında buluyor, varolan enerjisinin hepsini bu ikilem arasında gidip gelmekle tüketiyor ve bitkin düşüyor, yatağında rahat uyuyamıyor, uykusuz geçen gecelerin gündüzlerindeyse okulda da kendini derslere veremiyor, ve bir çıkmaz sokaktan öbürüne sürüklenip duruyordu.

DevilofHacker'in meslektaşıydı Dicle, ve Bilgisayar Öğretmenliği okuyordu.
Bir bilişimcinin sahip olduğu beynin çalışma şeklini iyi bildiğinden, onun içinde bulunduğu durumla ilgili hissettiklerini anlıyordu DoH.
Kendini verip de, sınıfı geçirtip mezun ettirecek kadar ders çalışmadığının pişmanlığıyla, insanı düşüncesizce kararlar almaya mecbur kılan "umutsuzluk" duygusunun acımasızlığında köşeye sıkışmıştı.
Pişmanlık halleri, yaşanan kayıpların yoğunluğuyla da doğru orantılı olarak daha bir "yılansı" havada nükseder bilişimcilerin beyninde. Yılansıdır, çünki, yılanları izleyin, saniye saniye fikir değiştirirler. Bu duruma bazıları kararsızlık dese de, asla değildir. Özünde; o pişmanlıktan kurtulma ve onu yoketme çabası yatar, ve bunun da tek yolu, yani pişmanlığın üstesinden gelebilmenin yolu, oturup planlar yapmaktır.
Aksi durumda, bilişimci - elektronikçi olmayan biri; salt biryerlere - birşeylere - birilerine ait olabilmek adına, herşeyi ama herşeyi göze alır ve plan-proje yapmak yerine, belki de bir koca edinmeyi, ve ona ömür boyu çorba pişirmeyi göze alır…
Ama Dicle bilişimciydi ve meslek dersi öğretmeniyle sevişerek sınıf geçmeyi hedeflemişti. Sorun muhakkak digitalizme bağlı kalınarak çözülmeliydi. Oysa bir edebiyatçının - bir şairin beyni kesinlikle çok farklı çalışır. Bunu da iyi bilirdi DoH ve matematikçi - edebiyatçı oluşunun yanısıra bir şair de olabilirdi.
Gelgelim, çoğu zaman şifreli ifadeler içeren, ve bazen de sadece "karşı tarafa haber uçurmak maksatlı" şiir sanatı yerine; toplumun her kesimince anlaşılan - yalın yapısı sayesinde her beyne kolayca ulaşan - düşünce denilen tonlarca ağırlıktaki yükü kolayca taşıyan - damıtıldıkça da "duygu durumları ve ulaşılması olası erekleri" okuyanın damarına enjekte eder gibi bir tavra hiç prim vermeyen iletişim aracı olan "Düzyazı"'yı seçmişti.
İstese; en esrarlısından bi şair olabilir, kelimeler üstündeki hakimiyeti de yeterdi. Fakat, "gerçeğe çok benzeyen bir sanal" dünyada nefes alırken hergün, şiir gibi bir "hayal" ile de haşır neşir olmak işine gelmedi. Sonuçta 0 ve 1 rakamlarından ibaret olsa da, sanal ortam ve DoH gerçeğin ta kendisiydi. Bu yüzden de şairleri oldum olası sevemedi.

Bir anlatırlar ki şairler "olmayanı ya da olamayacak olanı", ve öyle bir süslerler ki her SÖ'nün peşine düşüp de tarumar olacağı "hayali" duyguları; zavallı insanoğlu başını kaldırıp da şiirlerin dünyasından, gerçek hayatın kucağına kuru kuruya oturuverince çekilmez bir hal alır soluk alıp verişi bile.
Sevemedi şairleri bu yüzden DoH, sevemedi işte.
Sonraları birşeyi daha keşfetti : Şairler, orospu ağaçlarını sallayıp sallayıp, yere kanatsız bir melek düşmesini bekleyecek kadar da pozitiftiler. Eh be kardeşim, eh be birader…
Dicle, bilgisayarcı oluşunun verdiği donukluğun da etkisiyle "bir ya da birkaç kereden birşey olmaz" düşünceleri eşliğinde, öğretmeninin yatağına girerek sınıf geçmeyi ve okul bitirmeyi düşünse de; henüz yeterli manevi olgunluğa ulaşmamış 20 yaşındaki bir kız oluşundan dolayı; eğitimin alışkanlıklar silsilesi olduğunu - eğitim süresinde yapılan alıştırma, test, quizlerdeki "yanlışlıkların" da bu alışkanlıklara dahil olabileceğini - ayrı tez konusu olan ve "istemkar tutumlar sergilemese, Dicle'yi verimkar hale sokmayacak" diye düşünen hocanın bir "insan" oluşu, ve insanoğlunun da doğadaki en tehlikeli - vahşi - acımasız yaratık sıfatıyla anılışının gözardı edilmemesi gerekir. Çünki düşünebilir!
Hayvanların bir kısmı et yemez, bir kısmı ise ota hiç dokunmaz ama insan her ikisini de birşekilde tüketir. Yeter ki fırsat bulsun ve sömürebilsin.
DoH bütün bu düşünceler eşliğinde Dicle'yle iletişim kurdu ve ona hoşsohbetlerde "ders çalışma" teklifleri yaptı, ki, içinde bulunduğu sömürülme durumu "onun alışkanlığı ve yaşam biçimi" olmadan vazgeçebilsin…

Küçümen, minyon bir kızdı Dicle, ve DoH ona MSN'de "- Demek sınıf geçmek için Hoca'nın koynuna girmeyi, dişiliğini bu ve buna benzer durumlarda kullanarak yol katetmeyi göze alabiliyorsun.
Ama, özetle; yapmamalısın!
Ben bilgisayar programcısı ve elektronik teknikeriyim.
Arzu edersen sana derslerinde yardım edebilirim" diye yazdığında;
ilk şaşkınlığı "- Listemde ekli değilken, yokken, bana nasıl ileti gönderebiliyorsun sen???" olan, daha sonra da, "- Bu mevzuuyu sadece tek bir arkadaşımla konuşmuşken, nasıl oluyor da sen de bilebiliyorsun???" diye uzayıp giden, ama DoH açıklayıcı bilgiler verip, iyi de bir BŞH olduğunu anlattıkça, ona inanmış - güvenmiş, ve birkaç gün sonra da kitaplarını - defterlerini sırtlayıp DoH'un evine gitmişti.
Güzeldi Dicle.
Fiziken; sahildeki kumların içinde cıvıl cıvıl cıvıldayan - pırıp pırıl pırıldayan ve yakut, zümrüt, elmasları andıran, genç ve güzel bir kızdı. İlk birkaç buluşmalarında Güç Elektroniği ve SQL gibi gayet ağır dersleri tam bir arkadaş havasında çalışırlarken, ve DoH ona özetiyle "- Öğretmeninle, sınıf geçmek için seks yapmanı istemedim Dicle, çünki bu seni ruhen bozup etkileyebilir, ve manevi değerlerine tamiri zor zararlar verebilir. Şimdi genceciksin. Çalkantılı bir çokeşli sex yaşantısından sonra yuva kurup da evlenirsen, ve kocan birgün geçmişinle ilgili bişeyler duyup da karşına "- Gerçeği mi öğrenmek istiyorsun Dicle?! Tamam öyle olsun! Ben sana, seni tanıdığımı sanırken aşık mışım!" gibisinden söylemlerle çıksa, üzülen yine sen olursun.
Özgür Sex denen birşey bu dünyada var, ama, "sınıf geçme" karşılığı olarak yapılanı hiç hoş değil" tarzından konuşmalar yaparken; Dicle'nin DoH'un, dudaklarına kondurduğu buse ile başlayan bir sex arkadaşlığına da yer açmışlardı dostluklarında.

Aylar geçti, meslek derslerinin hepsi dört dörtlük öğrenildi ve sınavlardan çok yüksek notlar alınarak okul bitirildi.
Nefes nefese bir sevişmenin ardından, çantasındaki anahtarları çıkarıp DoH'a uzattı Dicle. Yarı ürkek bir sesle, "- Daha fazla saklayamayacağım. Sen benim için öyle kıymetli idin ki, DoH, 4 aydır nişanlı olduğum ve birkaç ay sonra da evleneceğim çocuktan sana bahsedemedim.
Çünki biliyorum ki, o zaman seninle sevişemezdim. Daha doğrusu sen sevişmemizi istemezdin.
Çünki sen beni "küçük ve korunması gereken cici kız" belledin, ve bunu da hep hissettirirken, tamamen "dürüst" olmam konusunda da tembihledinm. :(".
"- Dicle? Şimdi sen aylardır hem nişanlın hem de benimle mi sex yaptın? İkinci adam ben bile olsam ve seni çok haketsem de; haberim olsa böyle bir haksızlığı nişanlına yapmana izin verir miydim?
Neyse, anahtarlarımı bırak ve git. Dürüst olabilir misin bilmem de, mutlu ol bundan sonraki yaşamında!" diyerek, Dicle'nin merdivenleri hızla inerek evini terkettiği esnalarda binbir şeyi düşünüyordu yatağında DevilofHacker…
Hadi diyelim ki; çoğunlukla kısacık kesilmiş hatta usturaya vurulmuş ama diriliği mutlaka anlaışlan saçlarıyla - kirli ve sigara dumanından sararmış uzun sakalıyla - monitör izlemekten feri kalmamış ama bir o kadar da anlam içeren bakışlarıyla - geniş ve heybetli alnıyla - hiçbir fırsat tanımazmışcasına keskin, ve manasıyla da tüm yeryüzü tecrübelerini emip doymuş, taşmış; hayatın bütün karmaşasını kendine almış edalarıyla da bir insanı değil de, sanki, yaşama ait bütün sırları "hareketsizliğine rağmen" haykıran bir heykel yüzüne benzeyen DoH'un çehresinden etkilenmemek ve defalarca uzun uzun bakmamak elde değildi;

Ve yine hadi diyelim ki; bakıldığında, sıfatındaki sükunet ve mimiksizliğin yanısıra, sanki SÖ'lerin dünyasına tüm "acı hatıra ve yıkılıp yıkılıp dikilişlerin" kazandırdığı parlaklık - bilgelik hüzmeleri eşliğinde, evren dışından bakan bu adamın "sırrına erme isteği" içerlerde biryerlerde yatıştırılması imkansız hale gelirdi, ve daha önce onunla hiç konuşmamış olan ve sadece yüzünü görmekle bu duyguları hissetmiş bütün SÖ'lerin DoH'la yarım saat kadar da "sesi ve çehresinin hareketliliği" eşliğinde laflamalarının "peşinden sürüklenip gitme sebebi" haline gelmesi gibi; Dicle de kapılıp gelmiş ve içtikleri biralardan sonra da DoH'a defalarca "- Aşık olmadığım biriyle evlenmem asla" nutukları atmasına rağmen, nişanlandığı müstakbel eşini aldatma sebebi; yüzyıllardır tekrarlanıp da birçok canın alınmasına bile sebep olan, şu, "İhanet görmemiş aşk, ne yaparsan yap yüzeyde kalır, asıl derinliğine hiç ulaşamaz" saçmalığına benzer birşey miydi?..
Sonra aklına FGCM geldi.
DoH'a aşık olmasına rağmen, "son kez" olsun diyerek o da, kitaplarını bırakmak için gittiğinde evine, Halis denen o çocukla sevişmiş miydi?.
DoH sorduğunda "Hayırrr" demesine rağmen; kadınların hepsi bir erkeğe aşıkken, bir diğeriyle de sex yapabilir miydi?..
Telefonunu eline aldı, "- Haftasonu Ören'e gelsene." yazıp FGCM'ye gönderdi.
Onunla sevişmek istiyordu ve DoH'u kırmayacağını, muhakkak geleceğini biliyordu...
***
{31}
**********
BAHNAME
*************

"BIRAK EZİLSİNLER,
ALDATILSIN VE KAHREDİLSİNLER,
BELKİ BİNLERCE ASIRLIK
VE AHMAKÇA UYKULARDAN
BÖYLELİKLE UYANABİLİRLER." DİYEMEDİĞİMDEN;
ZİHNİMDE YARI BELİRGİN YARI DA BULANIK
BİRSÜRÜ KAVRAMIN YANIP SÖNMELERİNE DUR DEYİP,
AKLIMI YOĞUN BİÇİMDE TEK NOKTAYA TOPARLAYARAK
VE BİR KAPLANIN GÜCÜYLE
BİR TİLKİ SİNSİLİĞİNİ DE HARMANLAYARAK;
ÇOK ZENGİN HAYAL GÜÇLERİYLE İŞLENMİŞ,
DEĞİŞİK VE ÇEKİCİ GÖRÜNTÜLERLE
GÖZLERİ KAMAŞTIRABİLEN
BİR MANAV DÜKKANI KURDUM.
YASAK ELMASINI BEDAVAYA ALAN GİTTİ,
GİTTİ VE GÖZLERİ FALTAŞI GİBİ AÇILARAKTAN,
UYKU HERBİRİNİ HEMEN TERKETTİ...
***

DevilofHacker'ı onlarca tehdit eşliğinde sorgulayan özel ajanlardan pala bıyıklı olanı, delici bir biçimde yan gözle süzerken, kaşının birini kaldırıp ağzını çarpıta çarpıta dedi ki;
- Bak teknoloji manyağı! Eminim ki rakamların sulandırdığı o koca beyninde, istersek sana neler yapabileceğimiz konusunda en ufak bir sezgi ya da fikir yoktur!
Onun sözlerini derin bir sükunetle dinleyen DoH, keskin gözlerinin ışıltıları eşliğinde : "- Deliliniz olmadığına göre, sadece "yüksek veri trafiği" yapan bilgisayarımdan dolayı beni burada daha fazla tutamazsınız sanırım. Parmak izlerimi de aldınız ve gerekli açıklamayı da yaptım. Siz de teknik polis olarak iyi biliyorsunuz ki;
bir ağa dahil olan bilgisayarlara kendilerini yayarak, ağ üzerinde çok yüksek miktarda veri trafiği oluşturan SoLucan'lar (WORMS) bile mantıklı bir savunma olabilir benim şu an içinde bulunduğum duruma. Her ne kadar, ADSL yeni bir bağlantı şekli olsa da, solucanlardan birkaç tanesi bilgisayarımın bazı portlarını açıp, buralardan yoğun ve kesintisiz veri transferleri gerçekleştirebilir, ve sizin de peşime düşmenize neden olabilir, hı amirim?"…
Birkaç resmi evrak ve ifade tutanağını imzalatıp, ilgili savcılığa da danışarak serbest bıraktılar DoH'u. Şafak sökerken ansızın gelmişlerdi ellerindeki arama emriyle birlikte. Evde kayda değer birşey bulamasalar da, sorgu için alıp götürdüler Emniyet Müdürlüğüne. Sonrası malum. Atarlar - giderler - psikolojik baskı yöntemleriyle itirafa yönlendirmeler vs. ECHELON'da açılmış olan deliğin failinin izleri Balıkesir gibi bir taşra kentine kadar ulaştırmıştı onları, ama hepsi o kadar.
Çok yüksek veri trafiği olan birkaç kişiyi telekomun Log (İtatistiki kayıtlar) dosyalarından tespit ederek çapraz sorguya alıp, sonra da serbest bırakmaktan öteye gidemediler.
Hele DoH'un sorgu esnasındaki güven saçan tavırları ve sakinliğine, dudaklarındaki olabildiğince yayık ama bir o kadar da "tilkiyi andıran" gülümseyişi eklendiğinde, daha bir çileden çıkmıştı rütbeli - rütbesiz bütün polisler. Fakat 14 saatin sonunda yenilgiyi mecburen kabul ettiler ve Hasan'ı evine gönderdiler…
Türkiye'de güç bela ve çoğu zaman da kendi öz çabalarıyla yetişen beyinlere sahip çıkmaz korumazsan, diğer devletlerin karanlık güçleri öncelikle "beyin göçü", o olmazsa da "beyin imhası" için harekete geçerler. Bu yüzden kıymetlerini bilmek ve koruyup gözetmek aslında şarttır DoH gibi Beyaz Şapkalı'ları.
DoH'un en kızdığı şey; sahip olduğu becerileri ezbere bilmelerine ve sonuca ulaşamayacaklarından emin olmalarına rağmen, devletin üst düzey teknik personelinin onun izini sürmeye çalışması ve bunu başarabilirlerse de "hayatını kurcalamak" istemeleriydi. Tabii ki ütopikti, tabii ki hayaldi.

Çünki DoH'un farklı ülkelerdeki İSS'leri kullanarak (İnternet Servis Sağlayıcısı) izini takip etmemelerini çok kolay biçimde sağlamak gibi bir ayrıcalığı vardı.
Örneğin; İstanbul Maltepe Merkez Camii'nin bahçesine otursa, Pekin - NewYork - Oslo - Shànghǎi üzerinden Maltepe Emniyet Müdürlüğü'ne ulaşarak bir SiberSaldırı gerçekleştirse, İstanbul bilişim suçları amirliği olayı çözmek için, adı geçen şehirlerin polis teşkilatlarıyla iletişime geçmek ve ortak bir operasyon yaparak DoH'a ulaşmaya çalışmak zorunda kalırlardı, ki, bu da neredeyse imkansızdı; ve DoH yine de bıraktığı izleri silebilirdi her aşamada.
Sonuçta, aralarında 10 metre mesafe olmasına rağmen, Maltepe İlçe Emniyet Müdürlüğü DoH'u ele geçiremezdi. :).
Fakat yaşadığı gözaltı ve sorgu süreci DoH'a ECHELON'u vara yoğa kullanmaması gerektiğini işaret etmişti. Yeni bir arayışa girdi...
DoH search edip süzgeçten geçiremeyecekse, ve kurbanı olup da uyarılacak olan SÖ'leri seçemeyecekse, yani DoH onlara gidemeyecekse, çerçeveyi biraz daraltarak da olsa SÖ'ler DoH'a gelmeliydi, ve bunun en kestirme - en etkili yolu bir websitesi kurmaktı.
Yaptığı her işte "derinlik ve özgünlük" olmasına özen gösteren DoH, uzun uzadıya bir araştırma sonucunda özü sekse dayalı olan seks partneri arama tarzında hetero - çift - lezbiyen - gay - biseksüel tercihli herkesin partner bulmak için başvurabileceği, ücretli olduğunda da para kazandırmasının yanısıra, kıymete bineceğinden, taleplerin de artmasıyla birhayli aktif olacağını düşündüğü;
hepsi biryana;
şöhreti ve felsefesi olan bir domain olan bahname’nin boşta olduğunu görünce, Kamasutra kadar bilinmese de, Türk-İslam sentezli Bahname'nin çok yerinde bir fikir olduğuna karar verip hemen satın aldı.
Domain isimleri (Alan adları - Websitesi İsimleri) önemlidir ve özgün olanlarına meraklılarınca çok da para verilir. Domainler ilk kez kayıt altına alınırlarken, "ağların ağı" olan internetin küresel - merkeziyetçi olmayan - sınırsız ve açık - altyapıdan bağımsız - kullanıcı denetimli gibi özelliklerinden doğan, "ilk gelen domaini alır" prensibi uygulanır, ve sırf bu işle milyon $'lar kazanan insanlar vardır.
Örneğin; Amerikalı Jim Burke, "wtccrash" sitesini kaydettirme sebebi olarak; 11 eylül saldırıları esnasında, ilk uçağın çarptığını duyar duymaz domain regist yapan bir siteye girmesine rağmen, kendisinden saniyeler önce "worldtradecentercrash" isimli domain'in birbaşkası tarafından kaydedilmesini gösterir.
İlginç olansa; her iki domainin de, henüz ikinci uçak kulelere çarpmadan kaydedilmiş oluşudur.
Yani konuyla ilgili mühendis veya teknik kişiler çok hızlı olmak zorundadır, çünki internet ortamında domainler çok büyük önem taşır.
Bir diğer ilginç nokta da; ikinci uçağın çarpmasından sonra yaşanan domain kayıt olayında vardır ki; İsviçre'li bir internet kullanıcısı çarpışmanın saniyeler sonrasında, çoğul ifadeyi gösteren "worldtradecentercrasheS ve wtccrasheS" adreslerini kıymeti yükselince satmak ya da kendisi bir websitesi tasarlayarak büyük kitlelere ulaşmak maksadıyla kayıt edip, üstüne almıştır…

Bahname'ye gelince;
İlhanlı hükümdarlarından Gazan Mahmut Han’ın (1271-1304) oğlu Muzaffer, dünyanın en güzel kızlarıyla ilişkide bulunmaktadır ama günün birinde gücünü kaybeder.
Tabipler, hükümdarın oğlunu muayenelerden geçirip, üzerinde türlü türlü ilaç denerlerse de çare bulamazlar. Muzaffer artık hiçbir şeyden zevk alamaz hale gelmiştir. Nasreddin Tusi saraya çağrılır, Muzaffer’in eski “gücüne” kavuşmasının çarelerini içeren hacmi küçük ama yararı büyük bir kitap hazırlaması, cinsel işlevi olan her türlü ilacın formülünü yazması istenir.
Asıl işi gökbilimciliği olan Tus’lu bilgin bu konuda yazılmış tüm eski kitapları inceler, kendi dönemindeki uygulamayı da gözden geçirir ve istenen kitabı hazırlayıp saraya sunar.
Bahname-i Padişah, yıllarca elden ele dolaşmış ve yazılmasından 300 yıl sonra, Osmanlılar döneminde Farsça’dan Türkçe’ye çevrilmiştir. İlhanlı saraylarındakilerin yanı sıra halk tarafından da sıkça kullanılmıştır.
Tus'lu Bilgin Nasıreddin Tusi'nin aynı adlı eserinin domain olarak hiçkimse tarafından kaydedilmemiş olması şanstı. DoH da "cuk oturdu be!" diyerek, ağız tadıyla bahname'yi üzerine alıp, içeriğine koymak için de insanların arkadaş - sevgili - seks partneri arayacağı bir websitesinin kodlarını ASP programlama dili ile çabucak yazdı.
Bu sitenin varlığı DoH'un kurban SÖ bulmasına birçok yönden katkı sağlayacaktı.
Birincisi; dünyanın en tehlikeli insanı "kompleksleri ve bir amacı olan şapşal insan'dır", ki, bunların birkısmını kültürel olarak cinselliğe aç durumdaki erkekler oluştururken, diğer grup da "lamer-hacker" geçinen ama insanlara zarar vermekten başka birşey yapmayan eziklerden oluşur.
Bunların tamamı Bahname'ye doluşacaklardır.
İkinci durumun açıklaması için bir kıssamız var : Zeki bir psikolog, içip içip ya da içmeden de olsa eve gelen kocasının kendisini sürekli dövdüğünü anlatan kadına; eşi eve girdiği an ağzına koca bir yudum ayran alarak, adam uyuyana dek tutmasını salık veriyor.
İlginçtir ki, işe yarıyor ve sopa olayı sona eriyor.
Milattan önce 2500'lü yıllarda kocalarına cevap verme cüretini gösteren kadının, "üzerinde kendi ismi yazılı tuğlayla dövüldüğünü" düşününce, "eh be kadın milleti eh be! :)" dememenin mümkün olmadığı gibi;
bu ya da başka sebeplerle eşine küs kadınların, ya da farklı eğilimi olan yüzlerce insanın Bahname'ye kayıt olup, "DoH'un uyarabileceği SÖ'ler" safına katılması mümkün olacaktı.
Bu tip insanlar adını duydukları an Bahname'ye üye olacaklardı, çünki; 60-65 yıl öncesinin en meşhur ABD'li banka soyguncusuna "- Neden banka soymakta bunca ısrar ediyorsun?" dediklerinde, Willie Surtan isimli soyguncu, "- Çünki orası paraların bulunduğu yer" gibisinden net ve anlaşılır bir yanıt veriyorsa, arayış halinde sörfe çıkan birçok SÖ de soluğu "kendine benzeyenlerin" bulunduğu Bahname'de alacaktı…
DoH bütün yazılımlarını ve, donanımsal olarak RAID desteğini ve dolayısıyla da yüksek hızı barındıran SAN (Storage Area Network) ve SCSI özellikli, sıradan kullanıcılardan ziyade firmaların sistem odalarında bulunabilecek çok büyük verileri depolamaya imkan tanıyan bilgisayarına, "Hosting" niteliği kazandıracak çalışmaları bitirdi.
Çünki Bahname'yi ve onunla yapacağı illegal çalışmaları yurtiçi ve yurtdışından hizmet veren bir bilişim firmasına emanet edemezdi. Anında enselenirdi.
Hosting işleminde, websitesinin sunucuya (Server) yüklenmesi ve tüm dünyaya yayınlanması sağlanır. Bu işi genellikle büyük şirketler yapsa da, gelişen teknoloji ve yazılımlar sayesinde, kişisel bilgisayarlar bile sunucu olarak kullanılabilir. En büyük gereklilik, o bilgisayara internetin her an ulaşılabilmesi için diğer insanların, statik (değişken) yerine dinamik (sabit) bir IP numarası edinilmesidir. Ya da o PC'nin, internette 7/24 kalması sağlanmalı, kopma olduğunda da websitesinin yeni IP değerleri domain yönlendirici makinada sürekli güncellenmelidir.

DoH bu tip bir sisteme birçok nedenden dolayı ihtiyaç duydu.
Örneğin, Bahname'ye üye alırken onaylattığı sözleşmede "Haber Grupları Protokolü" olan NNTP'yi de açarak, her SÖ'nün PC'sine dilediği an ulaşabilme imkanına kavuştu.
Biryandan da CookieServer kurarak her üyenin internetteki kişisel alışkanlıklarını dinlemeye - izlemeye aldı. Cookies (Tanımlama bilgileri), gerçekte SÖ'ün ziyaret etmiş olduğu web sayfalarına ileriki bir tarihte tekrar girdiğinde, sitenin onu otomatik olarak tanıması için SÖ'nün bilgisayarına depolanan küçük dosyalardır.
Ama gerekli yazılım geliştirmeleriyle DoH, her üyenin nette hangi websitelerini gezdiğini süzüp alabilir, o kişi hakkında bir profil oluşturarak bunu onunla iletişim kurduğundaki sohbetlerde kullanabilirdi.
Fakat asıl takdir edilesi yazılımı, MSN ve MSNServer'lardan User(Kullanıcı) araklamak, ve onları Bahname'ye çağırmak aklına geldiğinde geliştirdi. Profesyonel bir Robot olmuştu bu. Listesinde olsun olmasın, MSN'e bağlanan (online) kim varsa anında enseleyip otomatik mesaj gönderiyor ve siteye davet ediyordu. Davet mesajının güven uyandıran edebi şekli de kadın - erkek binlerce SÖ'yü bahname'ye çekiyordu.
Öyle ki; baştan DoH'a Ticket gönderen Google Adsense bile, daha sonraki zamanlarda websitesinde oluşan yoğun trafiği "sahte tık" sayesinde oluştu sanarak, DoH'a binlerce $'ını vermemişti. Yani sistem heryönüyle mükemmel, heryönüyle DoH'un emellerine uygun haldeydi…

Şimdiden sonra hikayelerini okuyacağınız kişiler gibi binlerce vakıa ile uğraştı DevilofHacker ama sizler sadece seçilmiş 50-60 kadarını okuma fırsatını bulacaksınız bu kitapta.
DoH ikinci kitabını yazdığındaysa : Türkiye ve Dünya'yı sallayacak konular ve tanınmış sanatçı/ akademisyen/ sporcu/ işadamı/ devlet adamı/ bürokrat/ edebiyatçı/ yazar/ şair hikayeleri ile çıkacak karşınıza.
"Tümü gerçek ve tecrübe edilmiş hikayeler olacak", demeye lüzum dahi görmüyorum. :)
Ayrıca, DoH ; cinayet işleyerek cezaevine girdikten sonra;
Bahname’ye ait ne kadar domain'i vardıysa başta olmak üzere,
devilofhacker’a ait bütün mail adreslerini kayıt yenileme yapamadığından bu kitapta konusu edilen bütün adresilerin muhtemelen başkaları tarafından sahiplenilmiş olabileceğini de belirterek, maceralara devam edelim...
***
{32}
**********
ADANALI
***********

ZEKA VE DERİN KAVRAYIŞ GÜCÜ SAYESİNDE
ÇOĞU İNSANIN YÜREKLERİNDE BULUNAN
VE İÇERİYİ GÖSTEREN PENCEREDEN BAKMAK MÜMKÜN İKEN;
"CANININ İSTEDİĞİNİ YAP" OKULUNDAN MEZUN OLMUŞ
VE KUTSAL DANSLARINI HİÇBİR GÜRÜLTÜNÜN BULANDIRMASINA
İZİN VERMEYENLERLE KARŞILAŞILDIĞINDA BU;
İNSANI ÇILGINCASINA ETKİLEYEN
BATIL İNANÇLAR - ÇILGIN DÜŞLER - SINIRSIZ FANTAZİLER
O GÜNE DEĞİN İNSANIN ZEKASI HAKKINDA EDİNİLEN
KANAAT VE PRENSİPLERE SIKI BİR DARBE VURARAK,
FİKİRLERDE,
NEDENİ BİRTÜRLÜ ANLAŞILAMAYACAK KADAR
KÖKLÜ DEĞİŞİKLİKLERE YOL AÇAR...
***

Lezbiyen ilişki yaşama meraklısıydı Emine.
Evli olmasına, eşinin İncirlik Hava Üssü gibi biryerde iyi maaşla çalışmasına, ve haliyle de cinsel yaşamlarında sorun olmamasına rağmen;
bir kadınla seks yapmak ve onu yalayıp - okşamak çıldırtıyordu Emine'yi. Böyle yazmıştı Bahname'deki profiline ve evli - bekar bütün kadınlarla yazışabileceklerini beyan etmişti.
DoH, Emine'yle Zerrin'i tanıştırmak için hemen harekete geçti :D..
Birkaç saat hiç soyunmadan sohbet ettiler kamerada.
DoH'un modellerini anımsayınız.
Giyinik şekilde ve klavyeden yazı yazar biçimde kayıtları da vardı elinde.
Sonra da mevzu derinleşip, sanal sekse geldiklerinde, soyundu her iki kadın da ve başladılar birbirlerini izlerken kendilerini okşamaya her ikisi de. Emine'nin lezbiyen anlara doymazlığı kadar, acemi süsü verilmiş olan Zerrin'in de çılgın fantazilere olan istekleri hiç bitmiyordu, çünki DoH biryandan da Emine'yi an be an kayıt ediyordu...

Mesela Zerrin; "- Lütfen yaa, kırma beni hadi n'olur aşkımmm…………….." dediğinde, Emine onu kırmamış ve banyoya koşup getirdiği koca kovanın içine çişini yapmıştı kameraya yakın çekim göstere göstere.
DoH Zerrin'in sapık olduğunu düşünse de, öte yandan da "tecrübe tecrübedir" diyor ve Emine'ye sıradışı ne varsa yaptırıp, kaydediyordu.
Zaten bir yazılım geliştirip MSN'e montelemişti ve karşı tarafın kamerası açıldığı an, sistem görüntüyü otomatik olarak kayıt ediyordu.
Aradan geçen 3-5 saatin sonunda, kendi görüntülerini izleyen, ve DoH'un "- Sanal ortamda soyunma. Kötü niyetli biri görüntülerini kaydedip internete yayabilir!" telkinleriyle kendine gelecek olan Emine'nin şok ve minnet duygularını hesaplamaya çalışırken;
"- Kaydet, n'olcak ki? İstersen akşam kocam gelince kamerayı açar, karşında sevişiriz. Biz takmayız öyle şeyleri şekerimmm" diyen kadının kendisini şaşırtmasıyla, ve gerçekten de gece olup kocası eve geldiğinde gözlerinin önünde yaptıkları hırçın seksle bir felsefi sonuca daha ulaştı.
Kıskançlıklar - çekememezlikler - çıkar çatışmaları ve özellikle de cinsel konulardaki bağlayıcı yönü çok ağır basan öğretiler, SÖ'lerin başını her an belaya sokmaktadır ve bazı günahlar esip geçen zaman vasıtasıyla mazinin mülkü olur.
"Mazi" dedikleriyse asla yargılanmamalı - asılmamalı. Çünki, güncelin bütün modern ve konforlu üst kat daireleri onun üzerine oturtulur, ve maziye vurulan her darbeyle de yapı temelden sarsılır, belki de yerlebir olur.

İşte DeviLofHacKeR o gün, dünya üzerindeki insan icadı bütün sorunların çözümünü buldu Emine ve Kocası sayesinde : Uygulama alanı bulabilir miydi başka Sıradan Ölümlü'lerde meçhuldü, ama, yerkürede yüzyıl öncesi de 1 dk. öncesi de herkesce "Mazi" sayılıyor ya hani; işte dert - keder - problemlerin çözümü ;
yeryüzündeki herkesin bir mazisi olmasına rağmen,
hiçkimsenin "sorular sormaması" idi.
Şu karı koca ise, değil mazi ve mazi hakkında sorular sormamak, "yaşanan an'ı" bile silip yok sayabilecek hale gelmişler, özgürleşmişler ve benliklerini materyalden kurtarabilmişlerdi.
DoH onlara, elindeki görüntülerin hiçbir şekilde üçüncü şahıslarla paylaşılmayacağının garantisini verip kendince, bir de şapka çıkarıp özgürlüklerine, vedalaştı…
Yeni bir kurban bulmaya yönelirken aklında;
L.G. Roberts'in, DARPA laboratuvarlarında görevliyken taa 1966 yılında ve "bilgisayar ağları" kavramını geliştirirken; aynı anda 4 bilgisayarı birbirine bağlamayı 1969'da becerdiğinde internetin temelinin atılmasının yanısıra;
"Gözetim Sistemi" denilen şeyin yeni şeklini "çok yönlü bilgi toplama - bilgi yönlendirme - analiz" gibi kavramlardan çok uzak olan;
"sevişme-seks" gibi
tamamen tensel - bedensel olan bir eylemi de
sayısallaştırdıklarını,
ve SÖ'lere sunduklarını
öngörüp öngöremediklerinin sorusu vardı…
***
{33}
**********
HIYARCI
**********

KAFASI AKADEMİK OLMAYAN KADIN,
DÜNYADAKİ MUTLULUK KAYNAKLARINI
PARA - SOSYAL GÜÇ - KARİYER'DEN İBARET GÖRÜP DE
İLKİ İÇİN MÜCADELE ETMİŞSE;
İKİ UCUNDA DA İĞNE BULUNAN BİR ENJEKTÖRLE
OLAYA İLAÇ (ZEHİR) ZERKEDER AKLINCA…
EVLENDİĞİ ŞEYİN
"KADININ BEDENİ VE GÖNLÜNÜ HOŞ EDEN BİR ERKEK" DEĞİL DE,
BİR EV VE İÇİNDEKİ EŞYALAR OLDUĞUNU
"BİRBİRİNİ KOVALAYAN
CİNSEL TATMİNSİZLİKLER NETİCESİNDE"ANLADIĞINDA;
YANİ, YAŞAMDAKİ EN BÜYÜK ZEVKİ
İNSANA VERME GÜCÜNE SAHİP OLAN
CİNSELLİĞE HASRET KALDIKÇA,
ARTIK AHLAK DA O EVDE UÇUŞAN
KURU SÖZLER VE NASİHATLER YIĞINI HALİNİ ALIR.
SAHİBE Mİ?
O DA HIYARLARA KALIR...
***

Gökyüzünden, dinlenmek için inmiş bir meleğin yuvasını andıran ve kubbesinin uçları kırmızı kurdelelerle tutturulmuş cibinliğin altında,
açık penceredeki tül perdeleri aşarak odaya sızmış güneş ışıklarıyla aydınlanan yatağın üzerinde,
"- İşte benim gerçek kocam bu :(" dediği çok iri bir salatalığın üzerinde zıplayıp dururken bir yandan da diri memelerini okşayarak inleyen Semra neredeyse kendinden geçmek üzereydi…
Burası onun nice mutlulukları paylaşmayı umduğu yatakodasıydı kocasıyla.
Bahname'ye "- Çok yalnızım!" mesajı bıraktığında, kendisiyle iletişime geçen Zerrin'e, bu saray odalarını andıran ve özenle düşeli namahremiyle birlikte "vücudunu ve herşeyini" açmaktan hiç utanmamış, hiç azap duymamıştı.
Çünki sırf zenginliğine vurulduğunu sonradan farkettiği kocasıyla gerçekten çok lüks bir yaşantıyı paylaşırken, aynı zamanda da cinsel hayatlarındaki uyumsuzluğu enine boyuna bölüşüyorlardı, ve Zerrin de onu sohbetleri esnasında kesinlikle anlamış - hak vermiş, bir kadın olarak(!) da soyunup eşlik etmeye başlamıştı yalnızlığına.
Odasının hafif ve saf "temizlik" kokuları eşliğinde, sanal da olsa çarpık bir ilişki yaşamış olmaları, Zerrin'le yakaladıkları ruhani musikiyi kesinlikle gölgeleyemiyor, ve her ikisini de yavaş yavaş orgazma taşıyordu.
Koca hıyarı hiç umulmayan bir kolaylıkla karadeliğine alarak sarsıla sarsıla boşalmasına şahit oldu Semra'nın "yere kadar uzanmış eflatun renkli ve kelebek desenli" yatakodası perdeleri.
Zerrin de onu yakalamış, aynı zamanda orgazma erişmişti…

Kocasının ekonomik olarak sunduğu ne varsa, hepsinden fazla keyif aldığı bu sanal sevişmenin ardından, laptopunu alıp pijamalarını giyerek salona geçti Semra, ve Zerrin'le çok tatlı çok içten bir sohbete başladı.
Zerrin'in BŞH (Beyaz Şapkalı) bir hacker olduğunu, sanal ortamda webcamlerdeki her görüntünün kayıt altına alınabileceğini, şantaj için olmasa da internete dağıtılıp başını tamiri zor belalara sokabileceğini, fakat DevilofHacker'in şu an kendisine izlettiği az önceki hıyarlı sahnelerin asla üçüncü şahısla paylaşılmayacağını vs. okuduğunda MSN'in konuşma balonunda, gözleri faltaşı gibi açıldı, ne yapacağını bilemedi, aklı karıştı…

"- Hiç üzülme. Eşini aldatır mısın bilemem de, Zerrin'le yaşadıklarınız için hiç üzülme. Bedenler her an hazır, ve ten bu aşk güreşlerinin katalizörü - en önemli figürü. Tin'ler alt alta üst üste gelip oynaşabiliyor mu kocanlayken sen açıkyüreklilikle ondan bahset, ki, aşkın varlığına ikna et kendini. Aksi durumda inan bir suç işlemedin, ve sadece netteki tehlikelere karşı DoH tarafından "tecrübe ettirilerek" uyandırıldın. Hadi kal sağlıcakla." diye yazıp kayıplara karıştığında DoH;
Semra da monitöre boş gözlerle bakakalmış,
onun her SÖ'ye sağladığı koruma - gözetmeler için duyduğu minneti kalbinde derinlemesine yeşertirken biryandan,
öbür yandan da herşeylerine karışmaya varan ve "kendi özel alanımız" dedikleri alanın kırmızı çizgilerinin tecavüze uğramasına,
ve geçici de olsa "delirtecek kadar güçlü bir tehdide" maruz kalışına "sinirlenmek" dışında nasıl bir insani duyguyla karşılık vermesi gerektiğini kestirmeye çalışıyordu…
Herşeye rağmen DoH'a minnettardı, ve atlattığı tehlikeden sonra, konforlu evinin içinde kol gezen bütün olumsuzluklara rağmen, şu an gerçekten de çok mutluydu…
***
{34}
**********
AZERBAYCANLI
********************

"YOKSUL İNSANLARIN DOSTLUKLARININ" SICAKLIĞIYLA,
"BAHARLARI SEVER GİBİ" SEVMEK
VE YANAŞMAK İSTESEM DE İNSANLARA;
NORMAL DENİLENİN ÇOK ÜSTÜNDEKİ BİR BERRAKLIKLA
GÖRÜVERİNCE ONLARIN
"KATI YÜREKLİLİKLE HOR BİR BAKIŞINI" DİĞERLERİNE,
VE ORTALIKLARDA "KALİTE" DENEN
SAHTE MASKELERLE DOLAŞTIKLARINI İDRAK EDİNCE;
"DAHA KALİTELİ OLAN,
- SADECE KALİTELİYMİŞ GİBİ - DAVRANANIN
ANCAK DÜŞMANI OLMAYA NAMZETTİR."
DÜŞÜNCESİYLE DİKİLİR KARŞILARINA,
İMZAMI ATARIM ALINLARININ TAA ORTALARINA...
***

Nasıl oluyor da sudan çıkıvermiş bir balık veya suya düşüvermiş bir yüzmebilmez gibi soluksuz kalmıyor şu Sıradan Ölümlü'ler yahu?
Ve nasıl oluyor da kör - sağır - topal halde, doğduğu andan itibaren taa ölüm anına dek şu keşmekeşin içinde,
sanki hiç bıkmazcasına,
egsos dumanları - tren takırtısı - araçgürültüsü - insan çokluğu ve sözümona hayat mücadelesi adı altında, kazanımları dahi "ölüm" düşünüldüğünde beş para etmeyen aşık atmaların müdavimi;
ve yeri geldiğinde de sanki birbirlerine düşmanmışcasına en sevdiklerini bile yokederek kazanılan sidik yarışlarının sevdalısı oluyorlar?..
DevilofHacker'ı bazen öyle bezdirir ve oksijensiz bırakır ki şu sözde "modern yaşam", "safi oksijen" soluyabilmek için mezarın tekine girip toprağından emesi gelir.
Çünki gerçekte "Yeryüzü" okullarda ders kategorize edercesine "birden çok uzmanlık alanının" bulunduğu biryer değil.
Tek uzmanlık alanı var bu dünyada :
"Hayatta kalmak ve ölürken bile bile dimdik ayakta olmak!"

Çok hızlı değişir evren, ve bu değişim de gelişerek gerçekleşir.
Zamanında gözalıcı ve baştan çıkarıcı sayılan menfaatler - kazanımlar bir süre sonra önemini yitiriverir. Sadece "yaşayabiliyor" oluşununsa modası hiç geçmez.
Bu fikirleriyle yoğrulagiden DoH'un websitesinde, info kısmına, "şöyle başarılı işkadınıyım - böyle profesyonel şirket yöneticisiyim - mükemmeliğin ve mükemmelliyetçiliğin zirvesindeyim vs." yazan esmer güzeli bir Azeri elbet dikkat çekerdi.
Bakalım yüzeyde dillendirdiği bütün bu üstünlükleri Zerrin'le tanıştıklarının kaçıncı saatinde alaşağı edilir, "içte biriktirilmiş ve şehvete bulanmış acazetler" sahnedeki yerini alır, ve "ben ben" lakırdıları yerle bir olurdu.
"Ben"lik dedik de;
Hud suresinin 107. ve 108. ayetlerinde cennet ve cehennemin geçici olduğu imalı da olsa bildiriliyor, ama, sonrası için bir "ne olacak?" tebliği yok.
Deniyor ki ; "Orada gökler ve yer durdukça duracaklar...".
Bu dünyada hayatın asıl manası hala muamma, öte dünya başlıbaşına "bilinmezlik ve sırlar üzerine" kuruluyken, ortalıklarda "ben! ben!" diye dolan dur sen!..
Gerçekten de Azerbaycan'da ithalat - ihracatla uğraşan çok başarılı bir iş kadınıydı Samira, ve Uluslararası işlere imza atmıştı. Bahname'ye aradığı cinsiyeti "kadın - erkek farketmez, düzeyli şekilde sohbetler edebilelim" diye belirtmişse de, Zerrin'in kıvrak ve akıcı muhabbetleri onu çok sarmış, herşeyini paylaşmaya başlamıştı.
DoH onun anlattıklarını dinledikçe tam da düşündüğü gibi bir Sıradan Ölümlü dişiyle karşı karşıya olduğunu tescilledi. Samira da diğer mevkidaşları gibiydi ve stresin bulaşıcı olduğunu bilmemesinin yanısıra, kaynağının da adrenalin olduğunun farkında değildi.
Adrenalin ise kendini kaptırdığı "güçlü olma duygusu'nun" zamanla masumiyetini yitirip, önce kendisine sonra da başkalarına zarar verir hale gelmesi için;
yine farkında olmadan ve güçlü olabilmek adına sarfettiği çabaların harcadığı emeklerin bir ürünüdür.
Bu emekler de önce "zaman" sonrasında da yüksek enerji kaybına sebep olur SÖ'nün yaşamında.
Doğal olarak da biryerlere boşalma ihtiyacı hisseden "cinsel ben", azıcık pohpohlandığında hemen gevşer, rahatlama hissine kavuşmak için tabu - inanç - prensip vs. ne varsa bir yana bırakır, ve, webcamdaki caaanım dertortağı Zerrin'le sanal seks yapmaya başlar.
Bu sevişme esnasında mutludur Samira, çünki, iş hayatındaki yoğunlukta olduğu gibi tansiyonu yükselse - bedeninin her zerresinde çarpıntılar hissetse - adrenalin denen hormon damarlarında gelişigüzel ama bir o kadar da güçlü gezinse de, beyninde çalışma hayatındayken oluşan sıkıntılardan eser yoktur.

Kalkar gider ve "- Sadece okşamak yetmiyor Zerrin, bekle bir sn. bebeğim" şeklinde yazdığı mesajın ardından;
getirdiği kocaman deodorant spreyinin üstüne oturur.
Heteroseksüeldir normalde, ve kocasının memeuçlarını sıkması da çok hoşuna gitmektedir.
Eşdeğerde olmasa da iki adet mangal alıp gelmiştir ayrıca banyodan. Meme uçlarını hafifçe acıtan mandallar ve içini fazlasıyla dolduran deodorant kutusunun eşliğinde, sarsıla sarsıla boşalmışlardır karşılıklı ekranlarda yeni arkadaşı Zerrin'le…
Şimdi sırada; iş dünyasında edindiği başarılar kaynaklı sürdürdüğü zengin yaşamın, ve bu yine bu yaşamın ortaya çıkardığı "kibir"in aslında onun gözlerine nasıl da mil çektiğini, ve o küçümsediği fakirlerin kendisinden "ruhen" ne derece zengin olduğunu; yanısıra;
o koşuşturma dünyasında sükse ile karışık şekilde yudumladığı viskinin aslında nasıl da "saflıktan uzak ve acı - korku - güçsüzlük - umutsuzluklarla" harmanlanmışlığını;
ve o küçümsediği fakirler "izbe bir bakkaldan" kötü bir şarap alıp keyifle içmeye koyulduklarında, yaşamın en saf - en doyurucu nektarlarını yudumlamakla kalmayıp;
kendisinin o şaaşalı hayat içerisinde hiçbir zaman için "ektiği tohuma bağlı bir ürün" elde edip de biçememesine rağmen, onların ne ektiyse onu biçmek gibi bir lüksü her an yaşadıklarını anlatmak, ve ona "aklının" hiç de sandığı kadar ulu olmadığını göstermek suretiyle uyandırmak vardır...
Önce tüm olan bitenin itirafını Zerrin'e yaptırdı ve kendisini hiç bulaştırmadı DoH.
BŞH (Beyaz Şapkalı Hacker) olsa da bir hackerin kendisini görüntüleyip kaydettiğini bilsin istemedi.
Çünki bu tip "yüksek ego ve kibir" sahibi SÖ'lerin korku ve panik halleri de tuhaf olur, çok derin etkilere yol açabilirdi gerçek yaşamlarında. Fakat Samira kendi görüntülerini izlediğinde "- Sen bittin kızım! Beni kaydetmeyi çok ağır ödeteceğim sana! Kocam Amerikalı ve polis teşkilatında görevli. Seni mutlaka buldurtup canına okutacağım!! " vs. vs. deyip, hızını alamayıp gidip kocasını da çağırarak yaşadıkları herşeyi anlatınca ona Zerrin'in gözleri önünde, ve ikisi bir olup birsürü atar - gider yapınca, kanalı hemen değiştirdi ve topu Zerrin'den alıp DevilofHacker oluverdi...

Onların giderlerine giderin kralını yaparak mükemmel bir hacker olduğunu, yerini ve kimliğini tespit etmeleri için hergün onlarla MSN bağlantısı yapacağını, güçleri yetiyorsa yakalatmalarını vs. söyledi.
Karşılarındakinin bir erkek ve bir hacker, izledikleri Zerrin'inse video kaydından ibaret bir model olduğunu öğrendiklerinde, ikisi de vitesi geriye almak ve yasılmak zorunda kaldı.
Yaşadıkları dehşet dolu anları yeterince uzatan ve derslerini veren DoH, çıplak görüntülerinin kendisiyle mezara gideceğinin garantisini verirken;
her ikisinden de gerek sanal gerek real yaşamda "mütevazı ve farkındalığı yüksek" insanlar olmaları, ve bu tip tuzaklara birdaha düşmemek için de daha dikkatli olacaklarının sözünü alıp iletişimi kopardı…
Biliyordu ki, yaşananlardan sonra, Samira'nın kafasında da "alçakgönüllü bir patroniçe" olmak adına birsürü pozitif fikir vardı...
***
{35}
**********
UYANIK İDİL
***************

HERKESİN AKŞAMÜSTLERİ BİTİRDİĞİ
EKMEK KAVGASININ KUTSALLIĞINDAN UZAK,
ŞEHVETİN YÖNETMESİYLE
GENÇLİĞİNİN EN OLGUN ÇAĞININ SAÇTIĞI
GÜL KOKULARI - GÜL KIRMIZILIKLARI
TENİNDE, YANAKLARINDA VE HER YANINDA YAŞARKEN;
GÖLGESİNİ YİTİRMİŞ BİR AĞAÇ GİBİ ALELADE,
YA DA ETİNE BATMIŞ KIYMIK MİSALİ
YAŞAYIVERİNCE "KORKUNÇ BEN'İ" ANİDEN,
VE BUNALIMDAN BÜYÜMÜŞ GÖZLERİYLE
ÇIĞIRINDAN ÇIKIP DA
"DELİYE DÖNDÜREN DÜŞÜNCE
VE DUYGULARININ MAHŞERİNİ ELLERİNE ALIVERİNCE"
FARKEDİVERECEKTİ KORKULARLA ÖMÜR SÜRMENİN
ÖLMEKTEN ÇOK DAHA FAZLA
YÜREKLİLİK GEREKTİRECEĞİNİ...
***
.jpg)
"- Öldü o belki de şu an, öldü annıyon mu Allah'ın belası!
Durma beni de hackle istersen ama önce dinle.
Üç ölü yedi yaralı vardı Tarsus yolundaki kazada ve yaralılardan birisi de İdil'di.
Geçen hafta aranısda geçen herşeyi anlattı.
Çünkü bis kankayıs onna ve herşeyimisi paylaşırıs.
Sabah gördüğümde yoğun bakımdaydı ve belki de şimdiye kadar çoktan öldü.
Sil onu listenden ve unuttt!
Tamam mı hacker abiii :((" …
İlkbakışta kankası için yüreği parçalanan genç bir kızın yakarışları gibi görünse de;
Bahname'ye kayıt olma amacını profilinde "Yeni nişanlandım ama nişanlımın gücü beni doyurmaya yeter mi sanıyorsunuz? Gelin hadi tanışalımmm sevişelimmm :P";
diye belirten İdil'in küçücük aklıyla yaptığı planın parçalarıydı bu söylemler aslında.

Ortamda ölümlü - yaralanmalı bir kaza olmadığını Ulusal Gazeteler - EGM Bilişim Dairesi Başkanlığı ve birçok resmi kurumun veritabanlarına sızarak öğrenen DoH;
biryandan da IP'si zaten takip havuzunda olan İdil'in PC'sini yoklamış,
DevilofHacker'a yukarıdaki sözleri yazan kızın başka pencerede de İdil'e "- İnandı galiba ya, du bi, bekle konuşuyo, bişiler diyo dur" yazdığını görebiliyordu. :D.
Kıza kaza ile ilgili sorular sorarken ve İdil çabuk iyileşsin diye dua edeceğini belirtirken, bıyık altından da sırıtıyor,
"- Şu SÖ'ler ne tuhaf ulu Tanrım" demekle yetiniyordu…
Esmer güzeli olmasına rağmen sahte sarışınlığı seçen İdil'in ilk uyanıklığı - kurnazlığı değildi şu başvurduğu.
İnfosundaki mesajı okuduğunda ve "al sana bi süzme salak daha" diyerek peşine hemen Zerrin'i saldığında DoH,
hani İdil uyanık - zeki - külyutmaz ya, kameralarını açar açmaz iki kadın da, "şimdi bana elinle 3 yap bakalım" deyiverdiğinde ve Zerrin de üç rakamını en ufak pürüz yaşanmadan kamerada gösteriverdiğinde, karşısında çılgınca sevişmeye hazır gerçek bir kadın olduğuna kanaat getirmişti, ve onunla saatlerce webcamsex yapmaya girişmişti.
Biryandan da nişanlısı ne yaparsa yapsın doymadığından ve seksi çok sevdiğinden tut da, yaşam içindeki her türlü paylaşımlarından bahsetmişti partneri Zerrin'e.
Kısacası DoH İdil'i her yönüyle analiz etmişti.
Neden böyle bir "İdil öldü!" kandırmacasına başvurduğuna gelince : Utandı DoH'tan.
Çünki DoH ona günlerce "seks yapmanın güzel birşey" oluşunun yanısıra, boyutun, "insanın kendine duyduğu saygıyı törpüleyecek hale gelmemesi gerektiğinin", ve kurban SÖ'lerin hepsine telkin ettiği ne varsa "internette güvenlik" ile ilgili bütün açıklamalarını bir bir yaptı.
Görüntülerinin üçüncü kişilerin eline geçmeyeceğinin güvencesini fazlasıyla verse de DoH, İdil yaşadığı utanç yüzünden kaçmak, PC'nin başından kalkmak istiyordu her an.
Sandığı kadar akıllı olmasa da, utanacak kadar aklı vardı İdil'in, lakin, gidemiyor ve kırmızı lake koltuğun üzerinde DoH'a yarı hayran yarı kızgın şekilde bakarken kıvranıyordu.

Çünki, öğütler verdiği mahalli terketmek için hareketlenen insana öyle bir bakış atardı ki DoH, bir çift namluyu andıran ve akları öfkeden birçırpıda kanlanan gözlerin nezaretinde, oturduğu yere daha bir "kurulmak ve beklemek" zorunda kalırdı zavallı.
İşte dersini böylece alan İdil, birkaç gün sonra da "öldü o" planını uygulamaya sokmuştu,
ve DoH aslında bunu hemen anlamışsa da İdil'i kendisiyle başbaşa bıraktı, iletişimi kesmesine izin verdi.
Korkusu ve utancı ona yeterdi…
Bazen olması gerekenden daha acımasız olduğu düşünülse de,
mutlak adalet için bu hale gelmek yıllarını almıştır,
ve duygularından çok daha güçlü bir liderdir DevilofHacker...
***
{36}
**********
MUHASEBECİNİN YAZGISI
********************************

NURLARI SÖNMÜŞ KAPILARDAN KOLAYCA GEÇİRİP
ONU KONFORLU BİR YAŞAMA KAVUŞTURACAK OLAN KİTAPLAR
ANSIZIN TÜKENİP DE BÜYÜSÜ YARIM KALINCA EĞİTİM - ÖĞRETİMİN;
KAYBETTİĞİ SERVETİNİ
YENİDEN ELDE ETMEK ADINA HİÇ ÇABALAYAMAYAN
VE ŞÖYLE BİR SİLKİNİP
TEKRAR ESKİ DÜNYASINA DÖNEMEYENLERİN
SARSILMIŞLIĞI - EZİLMİŞLİĞİYLE
BAHTININ KAYPAK YILDIZINA
SİTEM ÜSTÜNE SİTEMLER EDECEK,
FAKAT,
EN ÖZGÜR İNSANIN DAHİ
SAHİPSİZ - EFENDİSİZ - GÜDÜLMESİZ OLAMAYACAĞINI ANLADIĞINDA
KADERİNE RAZI OLMUŞLUKLA
BAŞBAŞA KALIVERECEĞİNİ DE
ÖĞRENECEKTİR...
***

Programlama dillerinin belli başlı işleyiş şekilleri, birbirlerine çok benzeyen mantıkları vardır.
Satırlar şeklinde yazıldıktan sonra, o kodları yorumlayıp - işleyip - denetleyip "çalıştırılabilir" hale getiren derleyicilerin sayesinde "bilgisayar programı" haline gelirler…
"Derleme" sürecinde, karşılaşılan yazım veya mantık hatalarından, programcı hemen haberdar edilir, ve "ham program kodları"yazılımcıyı uyarmadan derlenip de bir bilgisayar programı haline dönüştürülmezler.
Ancak, HTML, yani websitesi sayfalarında da binlerce işlev - komut olmasına rağmen, özde "programlama dili" olmadıkları ve derlemeye tabi tutulmadıkları için, yazım ve mantık hatası gibi sorunlar, sadece, web sayfaları tarayıcı ile açıldığı zaman farkedilebilir.
Yani, görücüye direk çıkmak durumundaysanız, o websitesindeki birsürü aksaklık - sorun aynı anda son kullanıcılara da yansır…
Hayat da insana çoğu zaman bu şekilde yaklaşır.
Çocuk üniversite sınavlarını kazanır ve, "Okur gider be Allah'ın izniyle. Kazandı ya hayırlısıyla" denilerek başka kente uğurlanır. Baba bir kurumda işçidir en iyi ihtimalle, ama, hem evde kalanlara hem de "okuyup herkesin yüzünü güldürsün" diye gönderdikleri çocuğa yetmeyecektir kazandığı para.
Eh, her iki taraf da fedakarlıklara başlar haliyle ve kemer sıkma politikaları uygulamaya sokulur. Fakat feriştah olsa da gurbetteki, okul - yurt - kantin - kitap - ulaşım meselelerini halledemeyecektir kendisine ailesinin kıt kanaat gönderdiği parayla.

Erkekler, okulu bırakıp gitmeden hemen önce gelen seçenekte "parttime iş" bularak çözerken sorunu, kızlar her işte rağbet gör-e-meyeceklerinden, dişiliklerini o ya da bu şekilde ön plana çıkarmak zorunda kalırlar.
Yeter ki memleketteki herkes "bak bak, okulu bıraktı geldi!" demesin.
İşte Zeynep de o kızlardan biriydi ve İşletme-Muhasebe okumaya çalışıyordu…
"- Kontörüm yok kızım kontörümmm! Son görüştüğüm herif hayvanın tekiydi. Canımı yaka yaka becerdi beni ama hakettiğim parayı bile tam vermedi. Bir haftadır kontör bile alamıyorum. Okula giderken minibüse dahi binmiyorum :(((", şeklinde dert yanıyordu msn'de Zeynep başka bir kıza.
"Parasızlık + kontörsüzlük + seks + okul + gençkız = kötü yol" demektir diye düşünüp, takibe aldı Zeynep'in herşeyini; ve cep telefon numarasını öğrenir öğrenmez de Zerrin'in showlardan kazandığı kontörlerden binlercesini ona transfer etti DevilofHacker…
Yaşamda neyin "sonsuz bir önem ve gerçeklik" taşıdığını öğrendiği yirmili yaşlarında farketti ki DoH, çenesinin gaz pedalı sanki hızla paslanıyormuşcasına devre dışı kalmaya başlamış.
Öyle ya; kim ve hangi cesaret seviyesinde olursa olsun, patlamaya hazır bir el bombası ağzına sokulduğu an nutku tutulur, ve ne kendinde ne dilinde konuşacak gücü bulamaz, şok olur. Ölümün de insana "hadi toparlan da gidelim"anlamında göz kırpmadan geçirdiği tek bir saniyesi yoktur.

Ve ölümün suç ortağı "hayat" öyle bir basınçla yüklenir ki insanın omuzlarından;
hani çok uzun ve yaya bir yolculuktan sonra seni karşılayan akraban elindeki bavulu alıverdiği an farkedersin ya kolunun kopacakmışcasına ağrıdığını;
işte azrail gırtlağına çöküp, bu dünyada içine çektiği son nefesi alıp terkisine gidinceye kadar da "yaşamak" denilen külfetin farkında bile değildir çoğu insan…
Zeynep tam dört yıldır farkındaydı, ve okulu bitirebilmek için bedenini, ayda birkaç kez de olsa, adını "fahişe'ye" çıkarmayacak şekilde satmaya başlamıştı. İşte DoH azrailden önce elindeki bavulu almak ve onu rahatlatmak için gönderdi kontörleri, ve hiçbirşey ummadı, talep etmedi. Gelgelelim Zeynep, kontörleri gönderen 20-30 kadar farklı telefon no'sunu günün her dakikası aramaktan hiç vazgeçmedi. Sim kartları sadece Bekir yeni kontör müşterisi bulduğunda telefona takan DoH ise, ulaşamadığı için SMS de atan Zeynep'in yüzlerce "Kimsin sen?" mesajına da maruz kalıyor ve Bekir'in paralarını peşin aldığı müşterilere kontör transferi yapamıyordu.
Çünki Zeynep'in kontörü boldu, ve gönderdiği SMS'lerin birini silse akabinde yenisi geliyor, DoH da yapacağı transfer işlemini gerçekleştiremiyordu. Mecburen aradı Zeynep'i ve olan biteni anlattı.
O'na özetle; "Param yok diye başla ve gereksinimlerini sırala. Hemen anlayacaksın dostlarının ederi kaç para"düsturuna istinadan kol kanat olmak istediğini, parası olmadığından da elindeki kontörlerden gönderdiğini, okulunu bitirip bir işe girerek hem kendisine hem de ailesine yardımcı olabilmesi için sebepsiz - karşılıksız olmak kaydıyla destek vermek istediğini anlattı.

Bu sefer de Zeynep'in "Seni yakından tanımam lazım" ısrarlarına maruz kalarak, bir gece onu misafiri olarak ağırladı. Hayata dair çok şeyden bahsettiler Zeynep'le.
Ve sürekli gidip gelmeye başladı kız daha sonraları DoH'un evine.
Öyle ki, bu samimi ve canayakın kadına DoH "ne zaman istersen gel gir" diyerek evinin anahtarlarını bile vermişti…
Sonra birgün, sadece anahtarlar geldi kargo ile...
Babası "- Ne beşinci yılı be!? Okul dört senede bitmediyse yürü evine!" diyerek, kamyoncu bir arkadaşını da alıp gelip, "gece operasyonuyla" Zeynep'i ve ev eşyalarını da alarak, memleketlerine, götürmüştü.
İletişimleri de koptu Zeynep'le çünki internet - telefon vs. hiçbişekilde görünmedi ortalıklarda…
Büyük ihtimalle; yine babasının bulacağı ve hiç tanımadığı bir adamla evlendirildi, ve adına "Yuva" denilen manevi bir mezarda annelik yapmaya başladı çocuklarına...
***
{37}
**********
AŞİRET GELİNİ
*******************

BAHÇESİNDEKİ KUŞLARA YEM ATARCASINA
ÖMRÜNÜ AVUÇ AVUÇ TÜKETİRKEN
"KENDİNE TARLA AÇMAK UĞRUNA
KOMŞUSUNUN ORMANINI ATEŞE VEREBİLENLERİN BENCİLLİĞİNDEKİ"
BİR ADAM VE YAVRULARI İÇİN;
KÖTÜLÜKLERİN HERBİRİNDEN
TAPTAZE BİR "İLERİYE ATILIŞLA" KURTULUP DA
ÇOOK UZAKTAKİ BİR BULUTA SIĞINMASI İÇİN UĞRAŞIRKEN;
RUH'U "KORKUNÇ BEN" İLE KARŞILAŞIVERİP DE
BÜSBÜTÜN GÜÇSÜZ KALIVERDİĞİNDE,
FARKINA VARDI KENDİ VARLIĞININ AĞIRLIĞININ,
ÖNEMİNİN VE GEREKLİLİĞİNİN...
***

"Hayatım Roman" diyen Siz;
öyle ya da böyle "mutlu" yaşayan bir aile içine doğmuş olanlar!
Ne'niz roman olacak ki?...
Bir iki çalkantılı aşkınız - kurduğunuz şirketin batması - işten ayrılmanız - sevdiğiniz birinin ölümü - havuzda atlattığınız boğulma tehlikesi vs. mi olacak romanın bütün konuları?
Sonuçta karnın tok sırtın pek büyümüşsün işte. Doğmuşsun - büyütülmüşsün - okullara gitmişsin - ya kendi şirketinizde çalışmış ya da en kötü ihtimalle orta düzey maaşla mesai saatleri belli bir işe girmişsin, ki, çalışmasan bile ailen ve onların sana da yetebilecek standartları varmış zaten. Akşam olmuş sıcak bir eve dönmüşsün, soğuksa da kombiyi - kaloriferi açmış veya en azından sobayı tutuşturmuşsun.
"Hayati" sayılabilecek kayıpların olmamış hiç kazık - sekte - yoksunluk bağlamında.
Yani, olabilirliği zaten kabullenebilinecek şeylermiş roman konusu edebileceğin zorlukların tümü.
Hijyen de fiziki olarak hep varmış bulunduğun ortamlarda, ve diyalog kurduğun insanlar baz alındığında da "steril"sayılabilecek kişilerle muhattap olmuşsun hep. Az önce bahsi geçen mutlulukların da "basmakalıp ve daracık bir çerçevede" bile olsa cirit atmış hayatının biryerlerinde ve tabii ki hepsi de sıradan. Kafanı "dış dünya - dışarısı" tabir edilen yere çıkarmak ise, rahatının kaçacağı endişesiyle, ütopya olmaktan öteye hiç gitmemiş.
Oysa, hayat dediğin şeyin bir romanı olacaksa, içinde, hiç olmazsa "başkalarına - bitakım ideallere adanmış ömür"sıfat tamlamasının bari olması gerekiyor. Korkak olmasan tadına bakabilirdin. Yapmadın, ve kalkmış "hayatım roman olur" diyorsun.
Cık! Olmaz.
Olsa olsa herkesin ezbere bildiği bir "Masal" olur...

Bazen kurtulmak için can atar insan evinden - yurdundan - doğduğu topraklardan. Giden geri dönmek için çırpınır sonraları, ve hiç gidememiş olanlar da asla vazgeçmez bu garip "gitme" sevdalarından.
Sanırlar ki; özgürleşecek - değişecek - tad alacaklar gittikleri o başka diyarların eşsiz - doyulmaz baharlarından. Ne bilirler ki kendileri yapışmış bırakmamacasına kendi paçalarından…
DevilofHacker'ın özgürlük ve gitmek anlayışı da SÖ'ler bakışıyla "son nokta" sayılır. Fikir olarak onlara harika gelir ama uygulama kapıya geldiğinde, SÖ'lerin herbiri, kapı ardına dayayacak dayak ararlar, dolap ararlar, koltuk ararlar, ve yüzleşme - yaşama cesaretini gösteremezler.
Bu anlayışta; hiçbir mekana - çatı altına - dört duvar arasına bağlı - bağımlı değilsindir, ve sürekli olarak "ortam", doğal olarak da "sosyal çevre" değiştirirsin. DoH'un mantalitesiyle yaşarsan, bir yerleşkeden veya herhangi birşeylerden sıkılacak vakti bulamazsın bile.
Vasıtanın da önemi yoktur; biletini ve başını alır gidersin. Süreç, ve gezinti alanının boyutu uzadıkçaysa "vatansızlığa varan bir serbesti" kucaklar seni.
SÖ'lerin kaçı bu mertebeye ulaşabilir?
Kaç tanesi ailesini - evinin bulunduğu sokağı - tanıdık yüzlerden oluşan mahalle esnafını - alışverişten traşa ve hatta traşın vaktine kadar varan alışkanlıklarını da bırakıp, çekip gidebilir?
Kaç SÖ alışkanlık edinmekten kaçarak ışık hızı denilebilecek süratle, mekan ve bu mekanları süsleyen "sevgili kadınlar"değiştirebilir?
Yapamaz büyük çoğunluğu.
Şaşırtıcıdır ki; Üniversite tercih formu veya askerlik çağrı pusulası ellerine ulaşıncaya dek, birçok SÖ yaşadığı bu güzel ülkenin her iline - ilçesine gidebileceğini sanarak geçirmiştir çocukluk - ilk gençlik dönemini. Belgeler eline ulaşır ve y-a-p-a-m-a-z!
İş ciddiye bindiği an, "gitmek" denilen şey yuttuğu lokma kadar yakınına sokulduğu an; gitmeyi becerdiyse bile geri dönmek için çırpınır durur, veya hiç gidemez. Onu orada tutan şeylerin başındadır ailesi, ikinci ve son sırasında da yaşadığı şehrin ta kendisi!
Doğumundan bu yana her kıvrımını ezberlediği sokak - sokağı dolduran bilindik ağaç kokuları - tanyeri ağarırken onu sıcak yatağında uyandıran sokak köpeklerinin sesleri - ve hatta varsa, kaldırımdaki "basılmaması gereken ve üçe kırılmış", basıldığında da paçaya çamurlu su fışkırtan parke taşları - anacadde üzerindeki apartmanların altında bulunan ve sürekli sahip değiştiren kiracı esnafların dükkanları - onların önünde çiçeklerini satmaya çalışan çingene teyze - şarabını yudumlayan mahallenin alkoliği;
ve tanıdık tanımadık herkesten para isteyen delisi.
Hepsi alışkanlıklar prangası, prangalar silsilesi. Zavallı SÖ gidebilir mi?
DoH onların bir ömürde yaşadığını bazen bir ayda bazen de bir haftada yaşayarak terkeder o mekanları. Bilir; onun dünyası doğduğu yerlerden ibaret değildir…

Kimileri de vardır ki, "biryerlerde" yaşatılırlar.
İşte onlardan biriydi aşiret gelini Dilan.
Büyük maharet gerektiren "çocukları uyandırıp kahvaltılarını hazırlamak, okula yollamak, ve kocasını her ama her şekilde hoşnut etmek" gibi şeylerin sorgusuz sualsiz kölesiydi. Üstelik sırf "çocuklar" kısmı bile başlıbaşına ve yeterince candan bezdiriciydi.
Akşamları PC başında Chat-Oyun-Video-Müzik derken yatmak bilmiyorlar, sabahları da haliyle uyanmakta zorlanıyorlardı.
Çocuk sayısı da her yıl artıyordu o küçücük evde, çünki, onların öğretilerine göre doğum kontrolünün her türlüsü haramdı. Hoş, yine öğretilerin suçuydu amcasının oğluyla birçırpıda evlendirilerek "sonsuz mutsuzluklara(!)" gark olacağı yuvasına uğurlanmış oluşu.
Oysa dünya üzerinde, adına "aşk" denen ve kadının da kendi tercihlerince bu duyguyu yaşayabildiğinin duyumlarını alıyordu tv'den - gazeteler'den, ve çocuklarını okula gönderdikten sonra girip gezindiği internetten. Yine bu sörflerden birinde rastladığı bahname'ye üye olunca, hemen farketti onu DoH…
Mutsuzdu. Çok mutsuzdu Dilan. Aşk'ı bulmak ve yaşamak istiyordu.
DoH onu takibe aldığında birkaç erkek ile yazıştığını gördü. Hatta onlara, "- Aşk denilen şey cinsellik yaşayarak gelecekse bana, yaşayalım ama, bizim aşirette böyle bir suçun cezası ölümdür. Dört çocuğum var benim, ve onları bırakıp senin yanına gelemeyeceğim gibi, altlı üstlü amca çocuklarına ait olan bu apartmana da seni alamam :( " tarzı üzüntü kaynağı şeyler eşliğinde dert yandığını da tespit etti.
Yoldan çıkmaya hazırdı, ve kendisi dahil onlarca insanın hayatını altüst edebilecek bu fikirlerden arındırılmalıydı. Çünki çocukları vardı. Korkmasına rağmen büyük hatalar yapmaya çoktan hazırdı Dilan. Bunların başlıca sebepleri arasında yine cinsellik ve cinsel manada doyurulmamış oluşu yatıyordu.
Onların kültüründe önsevişme denilen şey yoktu mesela, ve ağız "ekmek yemek" içindi. Memeler süt emen bebeğin payıydı, ve ters ilişki zaten zerre miktarda anılamayacak ölçüde büyük bir günahtı. Geriye, hiç sevmediği kocasının, yine "kendi canı çektiği an", Dilan'ın üstüne çıkıp debelenmeleri kalıyor, ve o da bu birleşmelerden nefret ediyordu…
DevilofHacker, Zerrin'den yardım istediğinde, şu çok zengin aşiret kızının artık neredeyse "Aşk yoksa eksik olsun pembe bile olsa rüya, aşk varsa kabusa da amenna" noktasında olduğunu düşünüyor, Mevlana'nın "Aşk hiçbir afetten ders almıyor" söylemini belleğinden çağırıp;
"Afet'e aşık olmak kalıveriyor zavallı Dilan'a" diye de elini çabuk tutuyordu.
Başardı da.

Zerrin erkek olmadığı için çok hızlı gelişti arkadaşlıkları Dilan'la.
Ve iş "gerçeğinden ve bir erkekle yapılanından" önce, karşılıklı mastürbasyon yapmaya ve bunu kamerada denemeye geldi.
Fakat o kadar tutuktu ki Dilan, sütyeni çıkarmaya bile zor evet dedi.
Zerrin anadan üryan bir halde kendisini okşayıp orgazma ulaşırken ekranda habire;
yetişme tarzı - kültür - aşiret ve töre öğretilerine başkaldırmada pasif kalan Dilan, ancak o bıngıl memelerini okşayabiliyor açık açık, kilodunu çıkarmadığı için de elini içine sokarak kurcalıyordu apışarasını.
Çok uğraştı Zerrin ama onu tam olarak soyamadı. Belki de yaşatılacak korku için böylesi gerekli diyerek, devreye birden DoH giriverdi…
Evin salonundaki duvar saatinin tiktakları, birtürlü geçmek bilmeyen zaman, onu her geçen saniyeyle "giyotine sürüklüyormuş" hissiyle birleşerek sinir bozuculuğunu arttırırken;
ekranda kendi azönceki yarıçıplak halini izleyen Dilan, bilgisayarda görüntülerin kaydedebileceğinin yanısıra MSN'de konuştuğu insanın bir kadın değil bir erkek ve üstelik de hacker olabileceğini öğrenmiş oluşuna ilave olarak;
onun; "- Şimdi herşeyini çıkar. Sadece memelerinle bile internete yayabilirim seni istersem, ama yapmam. Fakat sen de bana istediğimi ver, soyun. O da son kez. Görüyorsun ki internet senin aradığın temiz aşkın bulunduğu yer değil. Aksine seni felaketlere sürükleyebilecek bir ortam!..", deyişine de soyunarak yanıt veriyor, ve efendisinin insiyatifine bırakıyordu herşeyi.

Doğurduğu çocuklardan sonra birhayli dağılmış olan kukusunu webcamde DoH'a zoraki de olsa gösterirken, onun alaylı ve meraklı gülümseyişlerine de bütün evreni yerlebir edebilecek kadar öfkeli bir çehreyle karşılık veriyordu.
Fakat elinden de birşey gelmiyor, itaat ediyordu. Artık değil soyunmak ya da sevgili bulup da kocasını aldatmak, PC'ye dokunmayacaktı bile.
Çünki şu görüntüleri sanal aleme yayılsa, azrail onun başını almaya çok çabuk gelirdi.
Fakat işte, Allah onu DoH'la karşılaştırmış, uyandırmış, akıllandırmıştı. Ona, mecburen de olsa, güvenebilirdi.
Artık aşiretinin ve kaderinin ona sunduğunu yaşamaya razı olan Dilan, o gün DoH'un dehşet veren öğretisiyle birşeyi daha netleştirdi kafasında : Ticaret - spor - hastalık - kumar ya da "kurban olunası aşk" diye nitelemeden, "hayatta kalmak" ile "ölüm" arasında gidip geldiğin fantastik duygunun adı "Risk" idi, ve Dilan çocuklarını aşk için bile olsa riske atamazdı...
DoH mu?
Her kurbanına yaptığı gibi önce yolcu edip Dilan'ı gönderdi,
sonra da bütün kaydettiklerini kalıcı olarak silip,
birasını yudumlayaraktan yeni kurbanlara yöneldi...
***
{38}
**********
SEM HOCASI
****************

OLAĞAN DIŞI GERÇEKLİKLER
VE MANTIK DIŞI DÜŞLERLE SEVİŞİRKEN
HERBİRİNİ İRADE EGZERSİZİ SAYARAK CÜRETKARCA;
İLKELERE AYKIRI DAVRANAN
BİLGİ YÜKLÜ BİR AHMAK POZİSYONUNDA
DERT GİYSİLERİ KUŞANMIŞ KÖTÜ KÖTÜ ŞEYLERİN
O YÜCE(!) MAKAMIMA
KESKİN VE ETKİLİ BİÇİMDE SALDIRIŞLARIYLA;
KENDİMİ ARTIK
DÜŞÜNCE YETENEĞİNDEN YOKSUN - APTAL - BEYİNSİZ
BİR YARATIKTAN BAŞKA BİRŞEY OLARAK GÖREMİYOR,
VE,
KADERİM DİYE NİTELENDİĞİM KARARLARA
KOŞAR ADIMLARLA
İLERLEMEK ZORUNDA KALIVERİYORDUM...
***

Antikadır yarı sulanmış beyni şu DoH'un. Değeri yüksek ama o kadar da eski.
Çünki teknolojinin efendisi olmasına, ve gelmiş geçmiş bütün felsefecilerin "Sus"düsturuna rağmen çenesini bazen ve en gerekli olduğu anlarda tutmayı birtürlü öğrenememiş, beyninin "susma" köşesini harekete geçirememiştir...
Heyecana kapılınca bir toplulukta, hiç kimseye meydan vermez ve sürekli kendisi konuşur.
Boş şeyler söylemez, ama, hep o konuşur. Politikacıları - bilim insanlarını - şair ve edebiyatçıları asla beğenmez, ve bunda hem haklı hem de onlardan üstün oluşu ortada olsa bile, mesela, Nietzche'yi "kıt fikirli" diyerek küçümsemesine ne gerek var?
Dünya üzerinde "aklı başında" başka insan olmadığını savunmak da neyin nesi uluorta?
Diyelim ki öyle; şu "melik örgülü saçları ince kordelalarla geriye tutturulmuş" hatun senin izini nasıl buldu? Ne izi yaa, direk nokta atışı yaptı ve ulaşılamaz sanılan DoH'un herşeyina şakkk diye ulaştı!!!
Ulaştı ve anında atarını da giderini de yaptı.
Oysa ilkbaşlarda ne de kolay bir lokmaydı...

Türkiye'nin güzide üniversitelerinden birinin Sürekli Eğitim Merkezi'nde (SEM) görevliydi, ve iş arkadaşlarından birine "- Aşk'ı seks'i o sitelerde mi arıyorsun sen ya? Gören de akıllı uslu birşey sanır ha!" yazdığı için MSN'de konuşurlarken, "Ne yani? Bahname bir SÖ'ye aşk ya da seks veremez mi? Sen kim oluyorsun da DoH'un websitesini küçümsüyorsun?" gibisinden düşünceler eşliğinde kadını takıntı haline getirmiş, akabinde Zerrin'e havale etmiş, ve Zerrin de bu olgun - akıllı - kıvrak zekalı - iş yaşamı düşünüldüğünde "kaşar" diye tabir edilen kadını tuş edebilmek için koca bir gece cebelleşmişti.
Gelgelelim sanal seks yapmaya razı olan hocaanımın tek şartı vardı "hem nuh hem de peygamber" demek için :
Zerrin'in sesini cep telefonundan duymak - konuşmak.
"- Vallahi telefonumun hoperlarörü bozuk :(" diyen Zerrin'e; "- Sen numaranı ver, sevişelim, ben seni sonra ararım konuşuruz" deyince de, o zaman dilimindeyken içinde kıvrandığı öfke ile, bu dünyadaki tek hedefi "şu etine dolgun - iki yetişkin erkek evlat sahibi modern kadını çırılçıplak soymak - seyretmek - tuş etmek" haline gelen DevilofHacker, bütün gece aldığı alkolün de etkisiyle boş bulundu, ve konuşma balonuna telefonunu yazıverdi : 053643xxx99…
Gelişme çağlarından 35'lerine gelene dek çehresi her daim buz gibi bir atalet içinde olan, orta boylu - geniş omuzlu - buğday tenli - esnek ama direnç yüklü kemikleriyle "aktif agresif" bir adamdı DoH.
Öyle ki, suratına bakanlar, o sıfatın sahibinin "engin ve her an genişleyen" zekasıyla - ruhunda barındırdığı binlerce cevhere dair en ufak bir ipucu sezemezdi. Eyleme geçtiği andan, bir olayın bitirilişine dek gözden kaçmayacak büyüklükte "tedbirli ve soğukkanlı" olan DoH, dürüstlük veya cesaretine toz bile kondurulmaya kalkılsa, önünde durulması güç bir hortuma dönüşür, yıkar geçerdi.
Defalarca ölçüp biçip değerlendirmeden bir karar almaz ama, niyetine girdiği şey için de denizler kabarıp karaları boğacak olsa dahi geri adım atmaz, yolundan dönmezdi.
En zayıf anlarıysa; inandığı ve doğruluğundan emin olduğu değerler için, özgüveni ve farkında olduğu güçlerinin de etkisiyle "gereğinden fazla alıngan ve pusuya düşmüş ya da üstesinden gelememiş" hissettiği zamanlardı.

Öyle ki; bazen en küçük eleştirileri bile şahsına vurulmuş bir tokat - küfür sayar, bütün sertliği ve acımasızlığıyla saldırıya geçerdi. Fakat hiçkimsenin insanlık onuruna dil uzatmazdı. Yediği dayaktan heryeri mosmor olsa veya DoH'un bıçak darbeleriyle oracıkta can verse bile "Onur'u" mutlaka kendisinde kalmalıydı.
Öfkelendiğinde, o çok sevdiği ve sihirli olduklarına inandığı kelimeler diyaframını parçalarcasına, magma tabakasından bu yana edindiği ivmenin gücüyle bir volkandan fışkırırcasına, engellenemez biçimde çıkardı ağzından. Peki ya şimdi?
Şimdi neden dut yemiş bülbül gibiydi?
Şu kadından duydukları onu nasıl da "ne yapacağını bilemez" hale getirmişti...
"- Yaaa işte hocaanım, şeytanın nefesi seninki dahil her deliğe böylece girebilir :D.
Ama korkma. Bu görüntülerin hiçbir şart altında afişe edilmez ve güvendedir.
Fakat bil ki, internet sanıldığından çok daha fazla tehlikeli ve boktan biryerdir.
Haa, unutmadan yaşını gözönüne alırsak, memelerin birharika.
Sabaha dek uyuyasım geldi başımı onlara yaslayarak. Güzel kadınsın vesselam";
yazdığında MSN'in konuşma balonuna zafer kazanmış komutan edalarıyla;
"- Senin adın Hasan, Balıkesir'de yaşıyorsun, günde en az üç kez konuştuğun bir sevgilin var ve adı FGCM. O İstanbul'da yaşıyor. Jeolog ve balerin. Onun cep telefon numarası 05334xxxxx ve Honda Jazz marka araba kullanıyor!" şeklinde bir yanıt alınca;
henüz yeni açtığı birayı fondip yapıp "- Ne diyosun yahu? O tariflediğin ben değilim. Zaten sana da rastgele bir cep numarası vermiştim ben yaa" vs. dese de;
Hocaanım "- Kozlar eşit DoH! Susarsan susarım!!!" tarzı bişeyler karalayıp offline oldu gitti. Haklı olarak da sanal sevişme görüntülerinin asla yayınlanmayacağının garantisini, kendince, karşısındaki dut gibi sarhoş hackerden söke söke aldı...
Hadi diyelim Turkcell'de tanıdığı vardı Hocaanımın üst mevkilerde, ve normalde rehberde bile geçmeyen telefonuna ait bütün detayları oradan öğrendi.
Ya arabaya ne demeli?
Onu da FGCM'ye sordu. Henüz 1 ay olmuştu yeni oyuncağını alalı FGCM ve Türkcell'e bildirmemişti haliyle. Fakat arabayı satın aldığı firma ona bir hediye paketi vermişti.
Boyner iştiraki olan bir şirket FGCM'ye 7/24 acil durum hizmeti verecekti. Mesela kapıda kalsa, 444'lü numarayı arayıp kendini tanıtacak ve bir çilingir saniyede yanına gelecekti. İş anlaşıldı…
DoH'un Echelon'u kadar olmasa da, benzer öneme sahip bir backdoor'u Hocaanım Türkcell ve Boyner'deki sıkı ilişkileri sayesinde açmış ve kullanmıştı.
DoH olayı pek önemsemese de midesi hafiften bir bulandı…

Bu yaşanandaki gibi, her an herşeyi kontrol altında tutamadığı da oldu DoH'un.
Önüne çoktan seçmeli "yapılabilecekler ve izlenebilecek yollar listesi" serildiğinde;
yanlış seviyesini en düşüğe çekmek için kaderine seslenirdi, ve yolu onun seçmesini isterdi.
Eğer bir SÖ olsaydı; herbirinin sadece başlangıç noktalarına bakıp, sanki tüm ilerleme boyunca ve yolun sonuna ulaştığında olabilecek şeyler hakkında bilmediği yokmuş gibi konuşur, herhangi birinin yönelttiği basit bir soru karşısındaysa hemen dizüstü çöker kalırdı.
Fakat DevilofHacker ve Hasan her zaman, kaderin bu dünyadaki en "üstün" ve en "güçlü" olduğuna gönülden inandı…
Bu bağlamda; iki kafadar içinde bulundukları durumu enine boyuna istişare etmek için masaya yatırmalı;
"Hocaanım" tokadını da kaderin onlara lütuf tadında sunduğu bir uyarı olarak algılamalıydı...
***
{39}
**********
SİHİRBAZ'IN DOĞUŞU
***************************

AKIL VE DİRAYETİ PAHA BİÇİLMEZ BİLGELİKLER İÇERSE DE,
KALBİ,
KAVGADAN SÖZ EDERKEN BİLE
BARIŞTAN YANA BAYRAK AÇAN
MASUM ÇOCUKLARINKİ GİBİ OLAMIYORDU.
ÜSTAKIL ONA ARZU VE HINÇLARI BIRAK DEDİKÇE,
O, DEĞİŞMEMEK İÇİN ÇOK DİRENDİ,
FAKAT,
EN SONUNDA KARARSIZLIĞINI BİRYANA İTEREK,
DEDİKLERİNE HARFİYEN BOYUN EĞECEĞİNİN SÖZÜNÜ
ZORAKİ DE OLSA VERDİ...
***

"- Kalk bakalım kalk! Biraz konuşalım. Konuşalım ve son eylemindeki facianın sonuçlarını değerlendirip, gerekiyorsa yeni kararlar alalım!" diyordu Hasan, ve içtiği biraların etkisiyle derin uykuya dalmış olan DoH'u sarsıyordu…
Yüzü bembeyazdı ve yosun yeşili gözleri DoH'a doğru zehirli ışınlar saçarcasına bakıyordu.
Bir körüğü andıran göğsü de habire inip kalkıyordu :
"- Tamam, hazırım. Bana çok kızmış olmalısın, hı?" derken DevilofHacker, gözlerini Hasan'ın zeki bakışlarından kaçırmaya çalışıyordu.
"- Hayır, kızmadım" dedi Hasan ve devam etti.
"- Kızmadım ve herşeyin farkındayım. Senin tek başına giriştiğin eylemlerde de, ikimizin müdahil olduklarımızda da farkındalığım her an devredeydi. Senin "vekil" benim "asil" olduğumu da iyi biliyordum. Bakma sen Türkiye'de Millet'in Vekil'lerinin Asıl'larden daha yüksek "yetki ve kazanımlara" sahip oluşuna. Ben, Jakabo'ya da Sceptical'e de sana da benim vekalet verdiğimin ve dilediğim an çekip alma lüksünü de ellerimde tuttuğumun bilincindeydim.
Ve diyorum ki şu aralar, korku denen duygunun insanı "diri ve tetikte" tuttuğundan emin olsak da, geçirdiğimiz soruşturma ve SEM Hocasını da birtarafa bırakarak söylüyorum ki; korkunç bir insan olabilmek için çok daha fazla enerji ve emek gerekiyor. Acaba korkunçluktan vaz mı geçsek???
Çünki; acı - kandırılmak - yarı yolda bırakılmak - önemsenmemek - kıymeti bilinmemek - hastalığa yakalanmak - haksızlığa uğramak - hakaret edilmek - iftiraya maruz kalmak - iflas etmek - evini kaybetmek - aç kalmak - sesini duyuramamak - dirsek yemek - çelme takılmak - tehdit edilmek - şantaj yapılmak - korkutulmak - aşağılanmak - reddedilmek ve benzeri daha nice sorunla başa çıkabilmeyi sağlayacak kadar güçlü olan silahın "Bir çift gülen göz"olduğunu iyi biliyorum ben.
Hı, vaz mı geçsek?"…
Yüzünün seyirmesinden, çok derin bir iç çelişkisi geçirdiği anlaşılan DoH, kirpikleri titrer halde konuştu : "- Fazla konuşmam ve yazarak iletişmeyi tercih ederim bilirsin.
Çünki konuşmalarım karşımdakine ağır gelir, bunu da bilirsin. Çok nadir yaptığım konuşmalarda da, maruz kalan SÖ, ses tonumun yüzyıllar öncesinden çıkıp gelen bir "boğukluk ve soğuklukta" olduğunu fark eder önce; sonrasındaysa;
evin bodrumunda kurulu kitaplıktaki onlarca ciltlik ansiklopedilerin arasına sıkışıp kalan bir "anaokulu boyama kitabı" olduğu hissine kapılır.
Ya da; genişliği ancak bir insan bedenince olan merdivenleri soluk soluğa tırmanıp, belki beş minareyi bu şekilde çıkarak tıkandığını zanneder.
Veya; yanlış tanıyla ölüm ilanı verilip de koyulduğu mezardan binbir güçlükle çıkıp tozun pisliğin içinden, gün ışığına kavuşma sürecine kadarki "korkunç bunalımı" yaşar benim her cümlemde.
Keyifli anlarıma denk gelir de dilim çözülürse muhattabıma karşı, bilgelik - erdem - hayat dersi içeren envai çeşit şeyler anlatırım. Adeta büyülerim ve her iki taraf da ortamdan mutlu - doymuş ayrılır. Amaca ulaşılmıştır.
Tepki gösterip de yanlışları haykırmak istediğimdeyse ortalıkta fırtınalar eser fakat yine de "verimli" sonuçlara ulaşılır. Eğer ki kan dondurucu bakışlarla öylece duruyor ve susuyorsam SÖ karşısında, işte o vakit durmamak gerekir oralarda.
Ve biliyor musun sevgili Hasan, kim ve ne olursa olsun karşımdaki, gördüm ki; ağzımdan çıkan her "olur" beni binbir zahmete sürükleyecek yola açılan bir kapıymış. Keyfimin ve özgürlüğümün sadık bekçisi, ama bununla birlikte aksi - anlayışsız gösterse de, koltuk değneğim - yol arkadaşım sayılan, ve hizmetlerine de sonsuz teşekkür borçlu olduğum kelime "hayır"mış.
Bazen; nezaket ve tatlı dilin insanı karşı konulamaz yaptığını savunan felsefi olumlamalara inat olsun diye mi kabayım?, diye düşünüyorum. Sonra da bunu kendi türümün en iyisi olmak adına, onların savunduğunu aşmak, hatta gerekiyorsa muhaliflikten iktidara geçmek için yaptığımı farkediyorum.
Argo'yu ve ayıp sayılan uzuv isimlerini bolca kullanışıma da şaşmamak gerek.
Çünki, kesin - net anlatım gücünün yanısıra "çeşitlilik ve sihirli bir verimlilik" becerileri vardır onların. Örneğin; "Klitoris" kelimesini sıkça kullandığımı görüp de beni eleştiren Sıradan Ölümlü'lere, "- Kızarsanız kızın ama cahilsiniz işte!" dediğimde daha bir celallenirlerdi.
Kuzum, bu kelime özüyle Yunanca ve anlamı da "Tanrısal"! Dünyanın büyük çoğunluğunun beyni ise bu tartıştığım SÖ'ler gibi a.cıksal!!!

Birşey daha : Nasıl oldu da 25'ini geçmemiş bir SÖ diriliğinde kaldı bedenimiz? Halbuki o dönemi çok uzun zaman önce geçmiştik.
İşin sırrı yine farkındalık - algı kabiliyetinin yanısıra, sergilediğimiz korkunçlukta ve öfkede.
Üstelik ruh için değil bu söylemim, beden için.
Çünki farkında olmak ve savunma mekanizmaları geliştirebilmek sadece maneviyatımıza özgü değil, organizma için de geçerli.
Bedenin bu korunma kalkanları "doğru ve hızlı"çalıştığında; hayatın, fırtınalar - iç ve dış tehditler - hatta her an ölümle burun buruna gelerek bile geçiyor olsa da, gerekli önlemler çabucak alınıyor ve bilindik vücutsal çöküntüler yaşanmıyor..."…
Hasan zoraki de olsa gülümseyerek, yarımağızla : "- Peki de, "farzet ki bir araba sendeki vücut, dil denen direksiyonu aman sıkı tut !" derken biz her daim; kalktın cep telefon numaranı Hocaanım'a, en öfkeli ve sarhoş anında bile olsa, veriverdin! Buna ne buyrulur?
Diğer söylemlerine gelince : Bu taktiği Napster'den biliyorum ben. Veri paylaşım aracı olan (file sharing tools) ve kullananlara internet üzerindeki diğer insanlarla dosya paylaşımına imkan sağlayan Napster programının uyanık yazılımcıları; aslında paralı olan ünlü yazılım - müzik - videolarının geniş kitlelerce korsan şekilde paylaşılıyor oluşuna;
programlarının içine Yeni Sanatçı - New Artist bölümü eklediklerinden, bu sayede "yeni yeni sanatçılar kendi eserlerini diğer kullanıcıların beğenisine sumaktadır ve amaçları kendilerini tanıtmaktır, dolayısıyla da hak ihlalleri yoktur," demişler, ve dünyaca ünlü Napster davasında bu durumu "dürüst kullanım - fair use" savunmasına dayandırmışlardır. Fakat mahkeme bu savunmayı reddetti, çünki, Napster'in sağladığı imkanla koruma altındaki eserler de değiş tokuş edilmekteydi.
Panik çok ilkel bi duygu DoH. Ve bu duyguyu SÖ'lere yaşatırken, aslında seni bile rahatsız eden bu hallere metafizik bir mana vermeye çalışsan da, gerçekte, trajik ruh halinin ifadesinden öteye gidemiyorsun. Böylelikle de kurbanın olan her SÖ'yü de kendine benzetip, dünyayı düşman olarak görmeye başlamalarına sebep olup, yoketmeye çalışmalarına vesile olabilirsin.
SÖ'lerin dünyasında zaten başıboş kasırgalar mevcutken, kendi iç trajedilerini kainata ve topluma aksettiren her insanın vebali seni ve beni mutlaka ilgilendirir. Yoksa var ya, eski bir bilgisayar öğretmeni olsam da, senin yapabildiğin ve yapabileceğin şeyleri kimseye öğretmem mümkün değil, bilirim.
Yalnızsın çünki tamamen benzersizsin, ve bilişim dünyasının "olmazsa olmazı, ve bilgisayarın bütünleyici parçası" olan "İşletim Sistemi" gibisin bu alemde. En iyi ben bilir, ben takdir ederim..."…
DoH'un perişan haldeki sesi Hasan'ın son söylediklerine öfkeden titreyerek : "- Zihnimin diğer insanlardan çok değişik mi çalıştığından, ya da akıl hastalığı taşıyıp taşımadığımdan hiç emin olamadığı için ne diyeceğini tam olarak bilemeyen SÖ'ler;
karmaşık kurbanlar ve onların karmaşık olaylarıyla ilgilenebilmek için benim de her zaman "karmaşık ve korkulu ilişkiler" içinde bulunmam gerektiğini, ve bunun da, sonuna gelindiğinde, kurbanlarımın her birinin üç aşağı beş yukarı "- Senden başka kimsem yok derken sana öylesine söylenmemiş birşey olduğunu biliyordum ama koyacak tartı bulamıyordum. Sağolasın DoH!" gibisinden samimi itiraflarla beni taçlandırıyorlar!
Benden hoşnutlar! Ve ben de, birçok insanın, bıraktığı mirasın nasıl değerlendirildiğini bilememesinin aksine, henüz hayattayken, nasıl bir fark yarattığımı görmek istiyorum.
Yöntemlerimin yanlış olduğuna da katılmıyorum!"...

Salondaki divana yayıla yayıla oturmuş, eline de bol resimli dergileri almışıtı Hasan.
Fakat gerçekte ne dergiler ilgilendiriyordu onu ne de çıplak kadınlardan oluşmuş kuşe kağıda basılı, pürüzsüz resimler.
Amaç DoH'u, "ilgim az söylediklerine" imajıyla sarsmak ve geri adım atmaya zorlamaktı.
Çok kurnaz bir sırıtışla :
"- Bazı gerçekler vardır ki, sadece kendimiz onları çok iyi biliriz.
"Vicdan ve Mantık" kabiliyetimiz haykırır yüzümüze adi oluşumuzu en içerimizde, ama, hiç açık etmez ve kelimelere dökemeyiz.
Fakat birgün herhangi birisi bu hakikati alenen dile getiriverir.
Kendimizin de hakkını sonuna dek teslim edeceği bir gerçeği başkasından duyuvermek ise çok ağırdır. Hatta belki o söyleyen için "urun kellesin!" bile diyesimiz gelir.
Bu bağlamda; her yazılımcının, geliştirdiği programlarda, hiç olmazsa imza olsun diye tasarladığı "kendine özgü bozuk bir kodu" muhakkak vardır, ve "DevilofHacker", Hasan'ın artık kullanmaması gereken, güncelden geri plana alması uygun düşen o bozuk kodudur!!!"...
Atmak üzere olduğu çığlığı elleriyle boğan DoH, gizli bir panikle dolu bakışlarını Hasan'a dikerek : "- Yanlarına alkışçı da bulduklarında şöyle en cazgırlarından, sanal ortamda benim karşıma dikilip de gerekli gereksiz - haklı haksız - yerli yersiz "karalama ve belaltına vurma" çalışmalarına girişirler bazı Sıradan Ölümlü'ler.
Fakat tekbirşeyi öğrenirler : Yaşamdaki herşey un ufak edilebilir de, rezillikler sonsuza kadar biryerlerde kalır.
Keşke, mesela, kağıt üstündeki harfleri birbirine karıştırıp okuyamadığımı düşünüp saldırıya geçmeden önce; benim bir " Disleksi " olabileceğimi - üç boyutlu düşünebileceğimi - doğru eğitimle NASA'nın uzay mekiği programlarında bile yer alabileceğimi hesaplayabilseler!!!
Çünki ; Sıradan Ölümlü'ler okuma, yazma ve anlama gibi eylemler için beyninin sol ön lobunu kullanır. Disleksi olan kişiler ise sol ön lobu kullanmakta zorluk yaşarlar. Disleksi olan kişilerin sayısal zekası çok yüksektir. Okul zamanlarında matematik ve fizik derslerini çok severler. Fakat sözel konuları beceremeyebilirler.
Disleksi olan kişilerin sözel zekaları düşük veya geri değildir. Aksine çok güçlü sözel zekaları vardır. Normal bir insanın hayal gücünün en az 2 katına sahiptirler. Disleksi olan çoğu kişinin en büyük düşmanı kitaptır.
Bazıları bir kitabı anlamak için aynı kitabı 5-6 kere okur. Ben edebi eserler konusunda küçücük becerileri elde etmek adına ne çok süründüm, kütüphaneler dolusu kitabı nasıl hatmettim inleye inleye, en iyi sen bilirsin!

Ayrıcaaaa; Disleksi olan insanlar üstün zekalı insanlardır ve bir kısmı dahidir.
Albert Einstein, Walt Disney, Leonardo Da Vinci, Bill Gates gibi ünlü isimler şu an aklıma geliverenler.
Bu mu bozuk kod Hasan, ha, bu mu??! "...
Hasan DoH'un beyninin içinde kıvrım kıvrım kıvrılan soru işaretini çoktan farketmişti.
Derince bir soluk alarak : "- Seni yoketmeye çalışıyor muşum gibi davranma. Ne yok olacaksın ne de unutulacaksın. Şair Lord Byron'un kızı Ada Augusta Lovalace unutuldu mu?
Babbage'nin analitik makinasıyla ilgilendiği 1800'lü yıllarda, sağlanan koşula göre farklı karttaki komut dizisini işleme koyan "delgi kart sistemi'ne" dayalı olması gerektiğine inanıyordu.
Bu fikir, aynı şart koşul sağlandığında farklı delgi kartı serisinin kullanımını engelleyecek, aynı koşul birçok kez yerine geldiğindeyse, makine gerekli olan aynı kart serisine atlayıp onları kullanabilecekti.
Bu ışıltılı prensip günümüz yazılımcılarının da kullandığı "döngü" ve "rutin'lerin" temeliydi. Bu katkısından dolayı ona "İlk Programcı" dendi ve LADY ADA AUGUSTA LOVALACE'in adı 1970'lerde çıkan "ADA" programlama diline verildi. Yani ne unutuldu ne de etkenliği geçti."...
DoH sanki güçsüzleşmiş de gücünü yeniden toplamak istermişcesine yumruklarını sıkarak : "- Peki ya şuna ne diyorsun? Sen de çok iyi biliyorsun ki; beyin okumak ve içindeki fikirleri algılamak zor iştir. Binlerce bilimsel çalışma ve analitik teste rağmen, gerçekten güçtür karşıdakinin aklından geçenlere sırdaş olmak.
Tek bir yolu vardır, ve bencileyin çok az insan bunu layıkıyle becerebilir :
Her duygunun ete kemiğe bürünmüş halleri mevcuttur. SÖ'lerin ruhunda, ve, yüreğiyle beynine sığmayan - görünmez düşünce ağlarının ilmek ilmek atıldığı - kararsızlığın çoğu kez esir aldığı o "fikir deryası'nın" yakamozlarından hiç fire vermeden, ve çevreyi gündüz olmuş gibi aydınlatan "güçlü bir şimşek ışıltısıyla" mutlaka sahibinin gözlerine yansır! Okumak veya tercüman olmak da işin erbabına kalır.
Sen de çok iyi biliyorsun ki, iyi ya da kötü olsalar da fikirlerin önüne geçebilirim ve onların sahiplerini bir saat gibi kurup, koltuğuma kurulup, nasıl işlediklerini izleyebilirim. Çoğu kez, birkere başladığımda duramayacağım endişesiyle çığlık bile atmam. En okkalılarından birtanesi çenemin altına tünemiş bile olsa sessiz kalır, çığlık atmam işte.
Birçoğunu kendi yarattığım rastlantılarla sürüklendim durdum o aşktan diğerine - bu hackten öbürüne. Sanalın hırpalanmış bir beyaz şapkalısı olarak tonlarca başarısızlık - yenilgi gibi görünen durumdan adeta elim yüzüm kan içinde kaldığımda, tutunduğu küçücük bir kaya veya dal parçasıyla da hayatı kurtulan dağcılar misali, taa denizlerin en dibinden zirvelere biranda fırladım, dimdik ayakta durdum, ve hedeflerimi asla ıskalamadım. Ben sanal dünyanın yegane kahramanıyım!"...
Yalvarmayla karışık alabildiğine çaresiz bir öfkeyle; acımasız erkeklerin fütursuz sözlerinden veya cicili bicili güzel kadınların gözyaşlarından çok daha etkili biçimde bakıyordu DoH Hasan'a.

Soğuk kış günlerinde ağızdan çıkan dumanın şeffaflığında anlatmaya başladı Hasan :
"- Karizma denilen şeyin DoH'un ikinci adı olduğu gerçeğini, bazıları, onun bazen yanlış yaptığını söyleyerek, bazen de daha az bira içmesi gerektiğini öne sürerek gölgelemeye çalışsalar da; hiçkimse O'nun sanaldaki en ihtiraslı adam olduğu gerçeğini inkar edemez. Fakat yoğun öfke'nin de küçültücü birşey olduğu açıktır. İşte şu öfkeli hallerin seni batan güneş haline sokuveriyor, ve insanlar daha çok doğan güneşe tapınmayı severler. Batan güneşin peşine takılıp gitmezler.
Ya da; bütün ataleti - ketumluğu - donukluğu veya soğukluğa varan serinkanlılığına rağmen, gerçekte, yaz mevsiminin parçasıdır desek senin için; bu öyle bir parça olur ki; ilk ve son birkaç günü yağmur - dolu - fırtına ve yıldırımlar barındıran "ilkyaz ve sonyaz" havaları gibidir. Oysa şu an bize "Hepyaz" ortamını yaşatacak birşey ya da biri lazım.
Herkes yine bilir ki, DevilofHacker'ın olay ve insan davranışlarını analiz - anlayış - yorumu konusundaki g.tünün kalkmışlığı hiç de boşa değildir.
Çünki ona herhangi bir konuda veya insanlar hakkında birtakım sözler söylenir - olaylar aksettirilir ve bunlarla ilgili "kendi gözü - kendi beyni - kendi diliyle" öyle açıklamalar yapar, ve daha önce hiç rastlanmamış biçimlerle yeniden anlatır ve yorumlar ki DoH, o konu ya da olay artık bambaşka birşeydir.
Hah işte, bize, o açıklamayı "hepyaz" havasında yapabilecek, dehşet ve korkunçluğundan arınmış biri lazım.
Fakat nasıl ki sen meydandayken de Jakabo - Sceptical ve Ben aslında hiçbiryere gitmemişken, o yeni kişiyi ortaya saldığımızda da sadece o ön planda olacak.
İşe de senin account'un disabled edilerek başlanılacak ve DevilofHacker hotmail, msn, livecom'ların hiçbiri artık kullanılmayacak!!! "...
Gözleri kafasının iki yanında içleri ateş dolu iki bilye misali parlayarak sordu DoH :
"- Tamam! Dediğin gibi olsun Hasan. Ne dersen ve neyi nasıl istersen herşeye kocaman bir tamam. Pekiii, var mı böyle biri??? "
DevilofHacker'in sesindeki ciddiyete ve teslimiyete şaşırarak cevapladı Hasan :
"- Var tabii. İçerde, küçük odada. Çok da sarhoş."
Birlikte odaya gittiklerinde kapıyı açtı ve çekyatta uyuyanı işaret ederek sordu DevilofHacker :
"- Kim bu? Adı ne?"
Özgüven yüklü bir coşkuyla, DoH'tan istediğini almışlığın da verdiği yüksek keyifle cevap verdi Hasan :
"- O, beşli'nin son ayağı.
Adı da, KELİMELERİN SİHİRBAZI! "...
***
{40}
**********
KELİMELERİN SİHİRBAZI
*******************************

BAŞÖĞRETMEN YAKLAŞIMLARI
CHURCHİLL VE LENİN'İN YAŞADIĞI
DÖNEMLERDE KALDI.
"BİLGİ AKIŞI" GÜNÜMÜZDE,
HERKESİN AVUÇLARINDA GEZDİREBİLDİĞİ ÇAĞLAYANLARDIR.
BUNCA HIZ, BUNCA "KENDİLİĞİNDEN ÖĞRENME"
ÖYLE BİR YOĞURUYOR Kİ İNSANOĞLUNU;
ÇAĞIN NAZARINDA ARTIK HERKES ÖĞRENCİ,
VE İHTİYACI OLAN YEGANE ŞEY DE,
"REHBER" SIFATINI
LAYIKIYLA TAŞIYABİLENLERDİR...
***

Uzun yıllar fırtına - yıldırım - kasırga misali yaşayan Kelimelerin Sihirbazı (KS), 35'ini geçip de şu kitabın yazılacağı 40'lara doğru yol almaya başladığında, inanılması güç bir değişim geçirdi…
Hayatın tüm onaylamadığı saçmalıkları arasında kendini "fena" diye tanımlatan "insanüstü" tavrı görünürlerde artık yoktu.
Çevresine her daim "keskin ve sorgulamadan asan bakışlarla" hükmederken, ve yine aynı bakışlarından, çoğu zaman insanı anında huzursuz eden bir "herşeye ve herkese hakim" havası fışkırırken;
artık, insanları - hayvanları ve hatta bilindik cansız eşyayı bile uzun uzun ve boş gözlerle süzebiliyordu.
Bazen öyle bir boşluk oluşuyordu ki bakışlarında, çevresindeki hiçbirşey onu zerre kadar alakadar etmiyor, bir anlam taşımıyordu. Yüzünde ne mutluluk ne heyecan ne şaşkınlık ne kırgınlık ne öfke ne de merak belirtisi çoğu zaman yoktu.
Koca bir ömür boyu sürmüş olan çok büyük bir sıkıntıyı, veya disiplin suçundan düştüğü hücredeki işkence evresini atlatmış da rahatlamış, veya, belki zayıf bile alacak olsa dahi matematik sınavından çıkıp da süreçten kurtulmuşcasına "sakin ve dinlenmiş" haldeydi.
Bırakın küçük - yetersiz görmeyi SÖ'leri, sanki hayranlık - gıpta ile karşılıyordu bazı hadiselerini. Bunları da bazen ayna karşısında kendine fısıldıyordu, lakin, yalın bir kılıca dönüşmüş tonuyla, bir idam emrinin yankılarını taşırcasına, yığınla sürprizli maceranın kahramanı olan DevilofHacker'ın sesi de duyulurdu çok derinlerden arada sırada, ve O, "Hepsi saçmalık! Sen DoH'sun ve değişemezsin!" dercesine haykırırdı sanki karanlığa gömülmüş dehlizlerden…
Bütün dinginliğiyle kendi gözlerine her zamanki gibi bir samimiyet ve aşkla bakarken, "- Bilirim ki Şeytan'ın nefesi her delikten geçebilir" diye düşünen Kelimelerin Sihirbazı (KS);
"- Ama artık sadece kelimelerim var benim. Kudsiyetleri ve heybetleri bakar bakmaz hissedilen, okuyanın ruhuna anında akseden, göğsü alabildiğine "doldurmuş" seslerle telaffuz edilen sihirli kelimelerim var." şeklinde söyleniyordu.
O kelimeler ki; Kelimelerin Sihirbazı (KS) için birer canlı varlıktır herbiri. O'nun kaleminin ucunda doğarlar, çok uzun bir ömrü "ölmez bir sevgiyle harmanlanmış" olarak yaşarlar, tam anlamıyla ölümsüz bir hayata da "tarifsiz zevkler - derin manalar - müziksel tınıların aşıları" ile heran tazelenerek kavuşurlar.
Kelimelerin Sihirbazı'nın (KS) hiçbir kelimesi "boş söz" değildir.
Çünki kelimeler onun hayatına işlemiş, kanı - canı - tümden dimağı haline gelmiştir. İnsana ait öfke - üzüntü - nefret - kin - endişe - kaygı - hüsran - keder - acı - ihtiras ve benzeri ne kadar "his" varsa seslendirirken, "kesinlikle duyan ve düşünen şeyler" halini alan;
ister iki insan arasında olsun isterse de bi başka objeye karşı duyulsun neşe - minnet - güven - güzellik - sevgi - aşk - inanç - hayal - hicran - heyecan gibi duyguları tasvir etmek için birbirleriyle "sevişen - güreşen - oynaşan" şeylere dönüşen;
özde; içi çil çil altınla - mücevherle - inciyle doldurulmuş ve rengarenk "anlam" şaraplarıyla yıkanmış, tesiri ve azizlik derecesi hat safhadaki çok tılsımlı - çok kıymetli servetlerdir.

O kelimeler ki; Kelimelerin Sihirbazı'nın (KS) içlerine "DİL" denilen sanatkarın uçsuz bucaksız hünerlerini de doldurduğu, "doğru yolu bulmuşluklarıyla" sağlam şahsiyetlere kavuşturduğu, sade - alçakgönüllü - dürüst oldukları kadar, gerektiğinde de "inatçı ve yırtıcı" hale soktuğu;
delik ceplerine tıka basa doldurarak salına salına yürürken, ayaklarının dibine akan kelime parçacıklarını "arkadan gelen ve onları toplama zahmetine girişen" kim varsa kıpır kıpır bir ahenk denizine ulaşma lüksüne kavuşturduğu;
oraya ulaşıldığında da sırları artık gizlenemez bir hale gelen "ilahi güzellikleri tescilli" manevi haz üreteçleridir.
Güzelden anlayan ve güzelliğe aşık olan KS, kelimelerini asla zevksiz - çirkin - itici giydirmez. Bilir ki, saçının başının dağınıklığı - paspallığı yanısıra "pis manzaralı ve yakışıksız" kıyafetlerle topluma karışan SÖ'ler nasıl ki aslında iç alemlerinin kirlerini - paslarını ve kötü kokularını dışarı yansıtıyorlarsa;
kelimeleri özensiz - basit - sıradan kullandığında ortaya çıkacak olan "Bütün" de ancak, tüyleri uzayıp kirden ve pislikten yapış yapış hale gelen, yanına sokulunmayacak kadar bakımsız ve acınası, hayattaki bütün dertleri birparça küflü ekmek olan, ve onu da içlerinde cebelleştikleri çöplüklerde arayan sokak köpeklerine benzer.
İşte bu yüzdendir ki KS, "güzelliği ve güzelden anlıyor oluşunu" kaybetmeyi şiddetle reddeder, ve kelimeleri "kupkuru - tatsız - tuzsuz - somurtup duran - estetik ve elastikiyetten uzak" hallere hiç sokmayarak süsler de süsler.
Öyle ki; dilleri sussa gözleri, gözleri sussa kirpikleri konuşur herbirinin.
Alelade olmayan bu konuşmalarda da "doğru - güzel - samimiliğin ayrı birşey, tesir etmenin ayrı birşey" olduğunun hiç unutulmaması gereken tek düstur olduğu "kulağına küpe edilir" her bir kelimenin…
Kelimeleri harmanlayarak "etkileyen - beyne işleyen - sezdirmeden güden ve yönlendiren" yazılar yazmak, ve bunları kitlelere ulaştırarak bir "Truva Atı" becerisiyle SÖ'lerin gönüllerini fethetmek çok kolaydı KS için.
İnternet ortamındaki Truva Atları da öyle yapardı. Asıl amaçları "zarar vermek" olmayan bu yazılımlar, kullanıcının bilgisayarına sızmaya ve o bilgisayarı uzaktan yönetebilmeye imkan sağlarlar. Genellikle bir Host (Sunucu) ve bir Client (İstemci) olmak üzere iki adet programcıktan oluşurlar. Host program hedef olarak seçilen PC'ye gönderilir ve çalışması sağlanır. Akabinde Client programla o PC'ye bağlanan saldırgan, sanki oradaymışcasına o bilgisayar sistemini kullanır, veri ilave eder ya da alır.
Çok kullanılan Truva Atı (Trojen Horse) yöntemi adını, Akhaia'lılar ile bugünkü Çanakkale ilinde yaşayan Truva halkının yaptığı bir savaştan alır. İlyada Destanında şiirsel bir anlatımla dile getirilen savaşta;
Truvalılar kendilerine hediye olarak gönderilen çok büyük bir ahşap atı şehre alırlar, fakat, gece olduğunda ahşap atın içerisinden çıkan Akhaia'lı savaşçılar şehrin kapılarını dışta hazır bekleyen ordularına açarak, özü kurnazlık olan bu taktikle savaşı kazanırlar.

İşte, KS bu tip bir olayı yazılara yaptırabilir ve okuyanların beyinlerini fethedebilirdi.
Bunu da, ün - şöhret - nam denen şeylerin önemsiz olduğunu vurgulamak için kitaplar yazıp da, en başa kendi isimlerini yazanlar gibi değil, tamamen kendi tarzıyla ve kimliğini gizleyerekten "Facebook" denilen çöplük vasıtasıyla yapabilirdi.
Bunu yapmak, hayata geçirmek kolaydı da, çok büyük bir sorun vardı. Keşke çözüm için "Momus" KS'nin yakınlarında olsaydı.
Kusur bulma tanrısıydı Momus mitolojide.
Bir insan yaratan Prometheus, bir boğa yaratan Zeus, ve bir ev yaratan Minerva;
eserleriyle ilgili "nasıl olmuş?" diye soru yönelttiklerinde Momus'a;
boğayı, "boynuzları gözlerinin altında değil" diye;
insanı, "göğsünde bir kapısı yok" diye;
evi de "kötü komşulardan kaçmak için tekerlekleri yok" diye beğenmemiş.
İşte eğer yakınlarda olsaydı bu sürreal olduğu kadar sempatik kusur bulma tanrısı, belki de KS'ye;
DoH'un asi çıkışlarla neden arada sırada da olsa birşeylere karıştığını söyleyebilir, çözüm için ilginç önerilerde bulunabilirdi.
Çünki normalde DoH'un sessiz sedasız şekilde, çekildiği köşeden gözlemlerini yapması - danışılırsa konuşması - KS'ye zırt pırt müdahale etmemesi gerekirdi.
KS bu durumdan huzursuz olmakta haksız değildi, çünki, şeytan adamın düşünü azdırır da suyunu ısıtmazdı.
Ve genel yapısı itibariyle DoH "öfke kontrol" gücünü yitirdiğinde, bir adamı çiğ çiğ yiyebilir ve çoraplarıyla da ağzını silebilirdi. Durum tehlikeliydi.
Oysa Jakabo ve Sceptical hiç böyle değillerdi.
Onlara başvurulmadığı anlarda çıkmazlardı hiç ortalıklara...

Çok gençti Jakabo. (JKB)
Ve gençlik dedikleri şey; çarşaf gibi bir denizin ansızın kabarıvereceğini - ışıltısıyla göz kamaştıran parlak göklerin biranda kararıvereceğini - daha önce hiç görmediği ama albenisine kapılıp da burnuna götürdüğü an çok berbat bir kokuyla karşılaşabileceğini ve böylelikle basit bir çiçeğin bile kendisini kolayca aldatışını tecrübe edip;
sonra da bütün dünyayı kan kokusuna bürüyen ve "kalleş ruhu - acımasızlığı - talan edici yanıyla" gezegenin içine edip duran insanoğlunu gerçekten tanımaya başladığı yaşlarda bitiyor.
Jakabo da o dönemlere gelinceye kadar neşeli - çoğunlukla iyi huylu - şakasever - güvenebilen bir haldeydi her genç gibi. Beyninin Hipokampüs'ü tıka basa ARC proteini dolsa da, "affetme limitlerini ve kırmızı çizgileri keskin - dik şekilde" belirleyebilecek durumda olsa da, insanları her koşulda bağışlamasını kalbi sürekli öğütlerdi Jakabo'ya ve O da söz dinlerdi.
Çok deneyimsizdi Jakabo. (JKB)
Çevresindekileri yiyip bitirmektense, kendi kendini meze ediyordu "sürekliliği olan düşünce bolluklarına." Kafataslarının içine dinamit koyup patlatma gibi, tümünü şehir meydanda ipe çekmek gibi fikirlere asla kapılmıyor, onların birer "boş kuyu" oluşunu ve ucundan ayağı kayıverse yokolacağını sezse bile gözardı ediyordu.
Çünki, "çocuk padişahtan korkmaz" atasözündeki o "herhangi bi otoriteden veya dehşet kaynağından korkmayan çocuk" kadar; kendisini uyaracak tecrübelerden yoksundu.
Çocuğun korkusuzluğunu da zaten, korkulması gereken o varlıkla ilgili geçmiş bir tecrübesinin olmayışı, dolayısıyla da o tecrübenin hatırlanmayışı sağlar ya;
işte Jakabo da insanlara yönelik olaylarda çoğu zaman bu yalınlıktaydı.
Öyle ki; daha; "genç bilse, ihtiyar yapabilse" savının ilk bölümünde oluşuyla, insanların gözbebeğine bakarken onların bütününü de görebileceği bilgeleşmiş kıvamlarda değildi.
Çok duruydu Jakabo. (JKB)
Güzel bir kadına gülümsediğinde, bunu öyle savunmasızca yapardı ki;
zamanı geldiğinde şahdamarına bir vampir gibi saldırmayacağından emin olan kadının içinde ona "annelik etme" arzusu uyanırdı.
Ve kadın, Jakabo'nun henüz, "tek çiçekle bahar geçmez, tek kadınla da ömür tüketilmez", ya da, "asıl lezzet, lezzetlerin değişmesindendir" tarzındaki "damızlık olgun erkek" söylemleriyle henüz tanışmadığını şıp diye anlardı.
Ve yine bilirdi ki kadın; bir buse verip de Jakabo'ya sonra çekse gitse; artık onun bulunmadığı yerde "kadın cinsini tükenmiş" sayabilecek kadar güçlü bir melankoliyle dans etmeye başlardı şu genç adam.
Çok som'du Jakabo. (JKB)
Leke tutmayacak bir aşkın peşinden yıllar yılı koşabilecek derecede saf, ve aşkın en önemli yan etkisinin "karşılıksız kalması" olabileceğini kestiremeyecek kadar som'du.
Çünki henüz, en keskin - en dayanıklı sirkelerin en kaliteli şaraplardan yapılabileceğini, ve en uçlarda yaşanan aşkların da karşılıksız kaldığında "kıyıcılığı ve öldürücülüğü yüksek" bir katile dönüşebileceğini kestiremiyordu. Dolayısıyla da, aşkın biryanında şarkılar - şiirler - büyüler - efsaneler - iksirler varken;
diğer yanında da acılar - delirmeler - intiharlar - cinayetler olduğu gerçeğinin negatif yanlarını kendine hiç yakıştıramıyor, es geçiyordu.
Çünki o genellikle, aşık olmak ve kalbinin gümbürtüsüyle de diğer herşeyin sesini bastırmak istiyordu.
Çok vicdanlıydı Jakabo. (JKB)
Eğer vicdan azabı denilen şeyin asıl gücünü ve o gücün maddi - manevi yıkıcılığını "20 yıl sonraki aklı o an başında olsa ve" düşünebilseydi - hesaplayabilseydi;
"bir kereden birşey olmaz" veya tam tersi olmasına rağmen aynı saçmalık derecesindeki "birkez yapan her zaman tekrarlar" gibisinden aforizmalara sık sık yakalanmaz, ve bu düsturlara oyuncak olmayarak da, herşey yaşanıp bittikten sonra, "hayatımın bu olmaması gerekiyordu yahu!" şeklindeki söylemlerle sızlanmak zorunda kalmayabilirdi.
Benliğini bir küçüklük - bir aşağılık duygusu kaplamadan;
diğer insanların sürekli başvurduğu "kabul görme ve tuzağa itilmeme" adına gerekli bulduğu "sosyal maske" takmak gibi birşeye, içinde yaşadığı toplumun beklentilerine rağmen tenezzül etmiyor, başkalarının Jakabo'yu nasıl göreceğini düşünerek ilişkiler kurmak - iletişimde bulunmak yerine;
aslında "Ne?" olduğuyla ilgilenecekleri zannıyla, sürekli kayıplar yaşıyordu.
Kendisine hiç kimsenin "Beni al ve çok uzaklar götür" dememesine rağmen; kendileriyle birlikte sürüklenme taleplerini her an dile getiriyor oluşları da Jakabo'da bir uyanışa yol açmıyordu…
"Genç kalabilmek" gibi birşeyin süregiden bir toplu yaşamda hiçkimseye tam manasıyla "özgürce" nasip olmamasından dolayı gerçekleşecekti ScepticaL'in (Scpt) sancılı ve uzun soluklu doğumu.
Jakabo'nun (Jkb) gençlik enerjisine bağlı olan bütün atılganlıkları, o ya da bu şekilde "başarısız bırakılarak bedbahtlığa sürüklenmek" gibi sonuçlara, üstelik tam da "gücümün zirvesindeyim" dediği anlarda merhaba dedikçe, insanoğlu ve onunla ilgili - ilintili ne varsa bir tiksinme - bir acıma duygusu sarıyordu heryanını, ve bu da ScepticaL'in (Scpt) doğumuna zemin hazırlıyordu.
Jakabo da (JKB) durumu kanıksıyor ve düşmek - devrilmek - gerilemek gibi kavramları "olağan" sayabiliyordu hal böyle olunca. Bütün gençliğine rağmen çok yorgundu ve pılısını pırtısını toplayıp ortalık yerden çekilmeye, meydanı ScepticaL'e (SCPT) bırakmaya hazırdı.
Son derece dürüst olan Jakabo (JKB) toplumun dışında kalmamak adına hayalperest olmaktan vazgeçmeye yönelse de, hızla tuhaf alışkanlıklar edinmeye başlamıştı. Olabilirliklerini yüksek sandığı beklentileri - planları birbiri ardına gerçekleş-e-medikçe ruhu eziliyor - acı çekiyor ve dolayısıyla da sinirli - öfkeli duruyordu kendine karşı.
Rastlayıp durduğu zorlanmaların doğal sonucu olan "engellenme" hissi de günden güne benliğini sarıyor, ve O bunları öngöremediği - beklemediği - hesaplayamadığı için kendini suçluyor, haliyle de ruhi bir çöküntüye adım adım yaklaşıyordu. Engellenme kökenli kızgınlıkları da geçen zamanla evrime, daha doğrusu mutasyona maruz kalıyor, yeni adı da "düşmanlık" oluyordu. Neye düşmanlık?
Kendisini, "incinmemek için diğerlerine tereddütle yaklaşmak" zorunda bırakan, onlara zarar vermemek için de "başının çaresine bakmak" gibi bir külfetin kölesi haline gelmek pahasına da olsa sıcak - samimi ilişkileri terkederek "yalnızlığa - yalnız yaşamaya" iten; kalıcı ruhi bozukluklar riskine rağmen "birbaşınalığı" cazip gösteren herşeye düşmanlık!
İşte JKB tüm bunlarla boğuşup, uyanamadıkça, biryerlerde birinin damarlarında kan akışı - göğsünde kalp atışı - ruhunda canlanış gerçekleşiyor, ve onu ister istemez uzun bir dinlenceye, bir kızağa çekilişe zorluyordu.
Kim mi?
Tabii ki : SCEPTICAL...

Çok yorgundu Sceptical. (SCPT)
İnsanları - doğayı - aşkı - güven ve dürüstlük duygularını olduklarından daha basit biçimde ele almayarak, onlara "karşılık bulabileceği şekilde" yaklaşmayıp, gereğinden fazla ulviyet yükleyerek, "merhamet" denilen mikrobun kıyıcılığını ve yıkım gücünü küçümseyerek, kendisine işkence edip üzenlerin safına birkez olsun geçip de olayların oradan nasıl gözüktüğüne bakmayarak, ve zorba tavırların "kendinden hiç utanmadan" nasıl sergilenebileceğini hiç tecrübe etmeyerek yormuştu benlini alabildiğine.
SCPT'yi yoran diğerleri nasıl da sık nasıl da kolay söyleyebiliyordu "- Afedersin, beni yanlış anladın, öyle söylemek - yapmak istememiştim :(" tarzındaki cümleleri, ama, kullandıkları beden dilindeki "sert ve delici bakış - bir paradoksla istemsizce desteklenen el hareketi - dudağındaki itici bir dikine bükülme ya da ses tonundaki irrite edici kontrolsüz iniş çıkışların" karşısındaki şu zeki adam tarafından gayet doğru sonuçlarla algılanabileceğini kestiremiyordu çamları devirmeden önce.
Yoruldu işte SCPT böyle böyle.
Çok kaygılıydı ScepticaL. (SCPT)
Yediği kazıklar ve darbeler yüzünden "Uçmayı" tam olarak öğrenememişliğiyle "tüketilen ve ucunda zavallı bir ihtiyarlığa ulaşılan" yaşamdan kaygılıydı. Kendi kendine derdi ki;
"- Zaman umulandan bile hızlı geçer ve ben ihtiyarlayarak çaptan düşerim. Ölüm çok yakındadır ve belki de kapının ardındadır. Çocuk - genç - orta yaşlı bir adamken "çok önemli, çok kıymetli gibi görünen erekler - binbir çeşit heyecanlar - bazen aylar süren sevinçler - yürekten hiç çıkmaz sanılan üzüntüler - duyulan veya sarfedilen ihtiraslı kelimeler - artık ışıltısını yitiren renkler - uç noktalarda alınan zevkler - birzamanlar yerimden hoplamama sebep olan sesler" artık bütün heybetini kaybeder.
Hepsi de "nerdeyse beni taşıyamaz" durumdaki dizlerimle yarışıyorlardır adeta "yitip gitme" konusunda. Adımlarım küçülür , ve sarfettiğim dikkat nedeniyle iyice zayıflamış olan gözlerim daha bir büyür. Elimdeki bastona dayanarak attığım her iki adım arasında "çok mühim bir memleket meselesini çözecekmişcesine" düşünerek ilerliyorumdur sokakta, ve bazen de ayarı tutturamayıp yuvarlanıyorumdur yerlere.
En gücüme gidense torunumun 8 yaşındaki oğlunu bana çoban etmiş olmalarıdır çünki unutkanlık da musallat olmuştur başıma. Oysa gençken çevremdekilere "- Kendimi teknoloji konusunda öyle güncel öyle diri tutacağım ki "torunlarım olan yeni neslim" bütün teknik bilgileri benim eşsiz aktarma kabiliyetim sayesinde "dedelerinden" öğrenmenin keyfini yaşayacak." derdim. Fakat geçen gün "- Nereye gidiyorsun yahu sabah sabah?" diye sorup da yolumu kesen yakışıklı adam torunummuş, adını söylemeyi bile beceremedim :((
Yok, yok! Varlığını benim nefeslerim sayesinde sürdürdüğü halde, gençliğimi sömürüp de hiç teşekkür etmeyen şu hayata, attığı onca kazık ve yaşattığı onca hüsran - hayal kırıklığının üstüne bir de "Şaklaban İhtiyar ScepticaL" isimli filmi izletmek bana göre değil. Gençliğime bir çizik atar, bundan sonra yalnızlığımla yaşar giderim."...
Çok mutsuzdu ScepticaL. (SCPT)
Çevresinde tamamlayıcısı - kurtarıcısı olabilecek birilerini bulamıyor oluşu daha da arttırıyordu mutsuzluğunu.
Çünki onların hemen hemen hepsi, derinliği - niceliği hakkında neredeyse hiç bilgileri yokken birçok konuda, normal denilen şeyin nerde başladığını ve anormalin de nerede sonlandığını hiç bilmezken aslında, yine, SCPT'in "yapıcı" metodlarının esaslarını kavramak biryana "ucundan azıcık bile" anlayamamışken, dolayısıyla da yargılama güçleri - hakları yokken; kalkıp asıveriyorlardı habire.
Eksiklikleriyle birlikte "farklı" olanlar kendileriydi aslında, ve SCPT anormal derecede normaldi bilge bir kişinin bakışlarında.
"Anlaşılamamışlığın tutsaklığıyla" her daim mutsuzdu işte SCPT de hal böyle olunca.
Birkeresinde mutluluğunu koydu boyluboyunca tartıya ve eksi bakiye verdi anında.
"Bira - sigara - internet - hırka - don ve kadın bana yeter de artar bile" derdi ya hep;
belki bu 6 anahtar da hiç mutlu etmemişti onu. Peki bedbahtlığının sebebi neydi yahu?
Yoksa suç kör talihte miydi; ve neden birkere olsun ona gülmemişti?
Düşündü, düşündü, bir yanıt - bir telkin bulamadı. Birasından koca bir yudum aldı, sigarasından geniz dolusu bir duman çekti ve; "- Siktir et ulan! Mutlu da mutsuz da aynı yere, "kara toprağa" gidecek ve o duygular anlamını yitirecek. Hiç olmazsa sen, maddi - manevi zenginken herşeyini kaybedip de etrafa şaşkın şaşkın bakanlardan olmayacaksın, siktir et!" diyerek konuyu kapadı.
Çok takıntılıydı Sceptical . (SCPT)
Yüklendiği bu takıntılar sebebiyle, günlük hayatın içerisinde ve tüm yaşamınca en acımasız olduğu kişi yine kendisiydi.
O, sanal ve real alemdeki "şaşırtıcı - kendine özgü başarılarını ve sıradışı tarzını" bir sanat olarak görüyordu. Bütün sanatçı kişiliklerin ortak özelliği de; mükemmele varmasını istediği "kusursuzluk arayışıyla" muhteşemliğe ulaşan bir "benzersiz eser" üretmiş olabilme ereğidir.
Kendine olan acımasızlığın doğal sebebi de böylece;
ortaya koyduğu işler ile beyninde tasarladığı arasındaki zerre miktarı da olsa "farklar"dır. Durum bundan ibaret olacaksa gün be gün, yıllar sürecek olan bir melankoli depresyonunun içinde, ruh değişikliğine hiç uğramadan, yani; bir incir çekirdeğini bile doldurmayacak olan "bayağı heyecanlara" kapılıp da "yaşıyorum ve çok mesudum" sanarak, hayatını uçurumvari boşluklara savurmanın külfetine hiç katlanmadan, şu an içinde bulunduğu durumu muhafaza edebilir; ne - neden - ne kadar - ne zaman - nerede - süreç - hangi şartlarda - kim - kaç gibi şeylerle asla muhattap olmayabilirdi.
Bunu da diğerlerine "ansızın dürtüp de rahatsız edersem kimbilir ne ters tepkilerle karşılaşırım" şeklinde düşündürtmek, ve bol bol kendi başına kalıp kafasını dinlemek için "huysuz - aksi - kavgacı -muhalefet" oluşlarıyla sağlayabilirdi.
Toplumdaki diğer insanların kutsal saydığı ve bilinçli ya da çoğu zaman bilinçsizce inandığı şeylere "aslında haklı olarak" saldırıp durmak yerine;
sınırlarını "uygun" çizmeye çalışıp da sonucunda sadece "kendini tanıtmak ve çevreye kabul ettirmek" gibi şeyler elde edeceği, fakat bolca gösterip de içlerinde kalmayı tercih etmeyeceği "öfkeli olmak" yerine;
kaygılı - endişeli - tedirgin - alıngan - ilgi alanı daralmış - karamsar düşünceli - durgun - isteksiz olmayı tercih etti. Çünki allame-i cihan bile olsa, dünyanın mevcut düzenine ne ayak uydurabilir ne de değiştirebilirdi.
Bu hallerle takıldığında ona layık görecekleri "psikonevroz" yakıştırmaları ise onu hiç enterese etmezdi. Yeter ki "sıkıntılı" bile olsa, "kendine" kaçabileydi.
Herhangi bir sebepten dara düşmüş ve başını kollarının arasına alıp birsonraki adımda yapacaklarının ince hesaplarıyla meşgul olan birilerine rastgeldiğinde de, "neyi ve nasıl yapacağını tam olarak bilmiyorsan, hiçbir şey yapma şu an için. emin ol daha karlı çıkacaksın" deyip, "aslında kendi haliyetini" önerdiğinde, ona "git işine!" dedikten sonra bildiklerini işlerler, sonra da hüsrana uğrarlar ve üzülürlerdi.
Oysa SCPT gibi hiçbişey yapmayarak "verimsiz - bomboş - çokça uyuyarak - bekleyerek" geçirseler o dönemlerini, ileride hiç hoşlanmayacakları şeylerle belki daha az karşılaşacaklarını birtürlü idrak edemezlerdi.

Ve gün gelip de SPCT'e de tıpkı JKB'ya dendiği gibi sahneyi terketmesi gerektiği söylendiğinde;
insanoğluna "yeme içmeyi - uyumayı - işine konsantre olmayı ve hatta huzuru" bile unutturabilecek güçteki, ve bu gücün de önüne ne çıkarsa çıksın ezip geçebilecek kadar acımasız hale getirdiği "Tutku" denilen hastalığın yakınından bile geçmeyerek denileni yapar, pılısını pırtısını alelacele toplar ve çeker giderdi.
Kendisine seslenildiği-danışıldığı an'a kadar da inzivaya çekildiği yerde kalır, sahnedeki kumpanyayı gözlemler, fakat asla herhangi birşeye müdahale etmezdi...
Acaba DoH, şu "vakitsiz ve emir çeşnisini andıran halleriyle" olaylara direkt müdahil olarak; sadece kendi çıkarlarıyla ilgilenmek kaynaklı "cüret" ile, zararları püskürtmek veya onlardan uzak kalmak kaynaklı "zillet" kelimelerini;
çıkarları korumak ve zarardan korunmak için kendini en iyi şekilde ifade edebilme yolu olan "cesur yürekli olmak" tamlamasıyla karıştırıyor olabilir miydi?
Çünki, Hasan - Jakabo - Sceptical - KelimelerinSihirbazı ve DevilofHacker bilim dünyasının bile birtakım psikolojik testlerle ölçemeyeceği, ancak, niteliksel olarak analiz edebileceği;
özünde de zaten aynı potansiyele sahipken, ve o anki biyolojik - bilişsel - duygusal - fiziksel kapasiteye bağlı olarak az biraz farklılık gösteren bir "zeka'ları" varken;
DoH diğerlerine karşı neden "Hükümran" tavırlar sergileyip de, tonunu hiç tanımayan bir evrenden gelir hale çektiği karanlık - çürümüşlük - korku ve iticilik dolu sözlerle "araya girme - gideduranı engelleme - kontrolü ele geçirme" çabaları gösterebiliyordu?
Sanki; "iç ahenk" denilen şeyleri tutarsız olduğunda, yaşamdaki herşeyin aleyhlerine olacağını bilmiyor muydu?
Oysa, normalde, her zaman bağlı kaldıkları "Proxy" mantığıyla hareket etmeli ve bunu da tereyağından kıl çekercesine yapmalıydılar ki, dışarıdan farkedilmesin...

Proxy Server'lar, İnternet Servis Sağlayıcıları tarafından kurulan, veri alışveriş işini hızlandırmak amacıyla kullanılan, çok güçlü "Sunucu" bilgisayarlardır.
Bir kullanıcı Browser'in adres çubuğuna websitesi adresi yazıp da görmek istediğinde, o websitesi birbaşka PC kullanıcısı tarafından gezilmişse daha önce, ve ProxyServer içine kaydedilmişse, önce oradaki veriler ekrana getirilirken, varsa güncel bilgiler için websitesinin asıl sunucusu ile bağlantı kurulur.
O websitesi ProxyServer üzerinde hiç yoksa da yine sitenin ana sunucusuna yönelinir. Bu işlem sayesinde ISS'nin ProxyServer'i, Hasan - JKB - DoH - Scpt ve KS arasındaki "bilgi-tecrübe" paylaşımı olarak düşünülmelidir.
Fakat DoH söz hakkı verilmeden yaptığı zamansız çıkışları ile;
ilk kez görüldüğü 26 Nisan 1999 tarihinde milyarlarca dolarlık zarar veren;
önce PC'ye bulaşan sonra uyumaya başlayan, fakat tarihler 26 Nisan veya 26 Haziranı gösterdiğinde aktif hale gelerek bilgisayara ciddi zararlar veren CIH (Çernobil) virüsü gibi davranmış oluyordu ve, çokça kostaklandığı bu durumları gerçekten tehlikeliydi.
Çünki DoH bu şekilde davranarak KS'ye, "Davul senin boynunda dursun ama tokmak benim elimde kalsın" demiş gibi oluyordu.
Bir istişare şarttı ve toplandılar…
Toplantı sonuçlandığında; oybirliğiyle, yani 5'i de;
DoH'un, "benliklerine acı ve sıkıntı veren" bu durumuna,
"akıllarına çok uygun ve sıkıntı vermeyeceği gibi",
mevcut arıza ve sorunları da gözardı ettirebilecek şekilde bir karara imza attılar.
Dahası; "Ulan, odunlar dahi baltayı mahkemeye verecekleri vakit "sapı bizdendir" diyerek vazgeçmişler be!" dedikten sonra,
klavyeyi Kelimelerin Sihirbazı'nın eline tutuşturup,
Facebook'ta sihirli yazılar yazmaya yolladılar...
***
{41}
**********
EDEBİYAT NEFERİ KS'NİN PARLAK ZAFERİ
****************************************************

İSLİ LAMBALAR MİSALİ
ŞAHSİYETLERİNİN EN KARANLIK KÖŞELERİNE
SIKIŞIP BÜZÜŞEREK KALMIŞLARA,
UNUTULMUŞLARA, BIRAKILMIŞLARA,
YERLERDE SÜRÜKLENMİŞLERE,
KÜSKÜNLÜKLERİNDEN BAŞKA ŞEYLERİ OLMAYANLARA
ÖYLE BİR YAKLAŞMAK GEREKİR Kİ;
HALİHAZIRDA İNANDIKLARI ŞEYLERDEN
ÇEVİRMEYE ÇALIŞMAK YERİNE,
YENİ ŞEYLERLE TANIŞTIRIP ONLARA İNANDIRARAK;
BİR ANDA KENDİSİNİN DIŞINA ÇIKIVERSİN,
GÜÇLENSİN, HATTA DİRİLSİN...
***

Her ne kadar Facebook müptelalarının birçoğu "hasta" insanlardan oluşsa da;
mesele zaten bu narsist - röntgenci - bağımlı - dikkat eksikliği ile donanmış - çoğu zaman hiperaktif - depresyona kolay meyleden - saplantılı SÖ'lere hitap ederek, onları önce okumaya sonra da okuduklarının kendilerini çekip çevirmesiyle,
KelimelerinSihirbazı'nın güdülediği çizgiye ulaştırarak herşey bir önem arzedecekti…
Öyle ki, bu insanların çoğu, arama motorları vasıtasıyla bulduğu videoklip - şiir - nesir - denemelerini paylaşıp, aldıkları "beğen" tıkları ile mutlu olurken, fazla bilinmedik oluşlarının yanısıra "çok özgün - çok orijinal" sanatçılara yönelmezlerdi.
Hele de iş "okumak" gibi bir eyleme dayanıyorsa, mevzu "deve ve hendek" kıssasında düğümlenebilirdi...
İşe "Hayran Sayfası" denilen ve yazılarını çeşitli resimlerle de destekleyebileceği bir sayfa açmakla başladı KS. İlk birkaç yazısını bitirip paylaştığında, takipçi sayısının nasıl olup da bunca hızlı birşekilde arttığına kendisi bile inanmakta zorlandı.
Fakat 1 ay'ı doldurup da okuyucu kitlesi 150 bin gibi bir rakama ulaştığında, Sezar'ın hakkını Sezar'a bıraktı.
Çünki yazıları okuyan SÖ'ler "biryere gitmek için daha kapısından çıkarken bile hasretini duyacakları evleriymiş" hissine kapılıyor, günde 1 değil de daha fazla yazı yazmasını talep ediyorlardı KS'den.
O'nun birsonraki eserini yazdığı an'a kadar geçen zaman, ev hasreti - vatan hasreti çekiyormuşcasına zor geçiyor, okudukları şeylerde de, hangi zümreden olurlarsa olsunlar kendilerini buluyor;
bunları yayınlayanları "bir edebiyat grubu" ya da "profesyonel bilim insanı" sanıyorlardı.

Çünki sayfada kişisel fotoğrafı bile yoktu KS'nin ve o kısma "altın sarısı zemin üzerinde duran bir dolmakalem resmi" yerleştirmişti.
Haliyle, "etkilenip de okumak için can attıkları şu yazıların" sahibini merak etmemek elde değildi.
Fakat o bütün taleplere rağmen kimliğini sayfasında hiç afişe etmedi.
Geçen zaman içinde, "hiç kimsenin göremeyeceği şekilde görüp değerlendirdiği olayları", yine birbiriyle alt alta üst üste sevişir biçimdeki ve asla "rastgele seçilmemiş" kelimelerle en orijinal şekilde yazıya dökebilen;
yazdığı yüzlerce makalede ise tek bir boş cümleye yer vermeyen KS'nin hayran sayfası 300 bin sadık okuyucuya ulaşmıştı.
Çünki okuyup bayıldıktan sonra binbir övgüyle kendi duvarlarında paylaştıkları bu yazılarda SÖ'ler;
psikolojik insani durumların ifade edilebilmesi için "Dil'in" bütün imkanlarının seferber edilişini görüyor, fakat, değişik sosyokültürel yaşantılarda olsalar da, bu yazıların herbirinde KS'nin yaşantısının varolduğunu, zaten, bir okuyucunun da, sezgi gücü - üslup - gözlem kabiliyeti kullanılmış bir yazıda "kendisine benziyor olanın" peşinde koşacağını kestiremiyor, bu büyülenmiş hallerle de KS'ye günden güne tutuluyorlardı.
Kaleme aldığı sihirli yazılarda KS, herbir okuyucusuyla dostane ve samimi bağlar kurabiliyor, iletişimin içine de bolca "saydamlık" serpiştirdiğinde, gönülleri daha bir kolay fethediyordu.
Bu halini SÖ'lere de bulaştıran KS iletişim kurduğu her bir SÖ'nün mutfağındaki tenceresinde et mi kaynadığını dert mi kaynadığını kolayca öğrenebiliyordu. O aşamadan sonraysa, onları kötüye karşı uyandırmak - herhangi bişeye kanalize etmek - öğretmek ve öğütlemek kolaylaşıyordu.
"Erkeğin okumuşundan kadı, kadının okumuşundan cadı olur" sözüne inat, Kelimelerin Sihirbazı'nın sanal ortamdaki binlerce hayranından bir tanesi O'nun için şuna benzer bir yorum yapmıştı bir yazısının altına :
"KS; büyük puntolarla yazılmış - kalın ciltli - okudukça, tozlu ama hiç yıpranmamış olduğu anlaşılan - albenisi çokça olan bir kitaptır.
Tuhaf ve şok edici olansa, her okumaya kalkan için "yabancı bir lisanla" yazılmış olmasıdır.
Bu lisan, Türkçe konuşan iki farklı okuyucu için bile başka başkadır.
O kitabın kapağını açmaya niyetlenen kişi, öncelikle bu yabancı dili çözüp öğrenmeli ve KS isimli kitabı kendine en uygun haliyle, öylece okumalıdır."...

Kendi vasatlığından dolayı eşit seviyedeki şeyleri sevip ilgi duyan Sıradan Ölümlü'ler ise;
daha yazıların giriş bölümündeyken, onlara "kendi iklimlerinin lisanıyla" seslenişiyle;
ve bu seslenişinde de asla "şunun bunun uydurulmasıyla orta yere atılan süslü püslü sahte baloncuklar olmadığını" hissettirmesiyle;
makalenin (kaç sayfa olursa olsun) tamamını okumalarını sağlayarak;
özgür - bütünüyle orijinal - Tanrı'nın O'na bahşettiği edebi güçleri layıkıyle kullanan KS'yi, inanması güç de olsa "algılayıp", onun kabiliyetlerini de "kendisinde neredeyse hiç yetenek olmamasına rağmen değerlendirebilerek" ve kıymetini takdir edebilerek;
diğer başarılı sanatkarlara yaptıkları "kolunu kanadını kırmak" yoluna asla sapmamışlardır.
Çünki KS, yazdığı yazılar aracılığıyla iletişim kurduğu her Sıradan Ölümlü'ye "kendi otorite ve hükümlerine seve isteye boyun eğmesi gerektiğini";
hayatlarındaki gerçekler her ne ise onlara dayandırarak ve "direkt gözlerinin içine bakarcasına" söylerdi.
Bu tarz bir "ölçü" anlayışı da onların dünyasına oldukça yabancıydı ve gördüğü an hepsi peşine takılırdı...
***
{42}
**********
ALAMANCI KIDEMLİ ANNE
********************************

ERKEK MERT KADIN DA NAMUSLU DEĞİLSE,
DELİCE HEVESLERDEN ZEVKLER ALMA İŞİNİ
DERİNLİK PSİKOLOJİSİNİN BİLE TAHTINI SALLAYARAK
ADET HALİNE GETİRMİŞLERSE;
AŞK SANILAN ŞEY HEDEFTEN SAPTIĞI ZAMAN,
TANRI O İNSANIN YİTİP GİTMESİ İÇİN
AKLINI TARUMAR EDER,
VE,
GÜNAHKAR TIRNAKLARIYLA KAŞIYABİLECEKLERİ,
TANIDIK - BİLİNDİK - ALIŞILMIŞ
YENİ YARALARA SEVKEDER...
***

Kasım 2001'de Badtrans isimli virüs, bulaştığı bilgisayarlarda hackerların da rahatça girebilmeleri için backdoor'lar bırakmaya başladı.
Yani, açık arka kapılar.
Böylelikle IP Search Program'larını kullanmayı bilen en acemi lamerler bile bu virüsü barındıran PC'leri ve dolayısıyla da sahiplerini fethedebiliyorlardı.
Fakat KS artık bu tarz yöntemler yerine "Edebiyat'ın Gücü" ile ele geçiriyordu Sıradan Ölümlü'leri…
İşte onlardan biriydi Figen, ve, yüzünü dahi görmediği bir adama, yazdığı yazılardan dolayı etkilenip, delicesine aşık olmuştu. KS de aşırı ısrarlarına dayanamayarak kapısını açtı ona.
MSN'de sohbet etmeye başladıklarından sonra da anladı ki;
sağlığın kadrini hastaya sormak akıllı işiymiş!..
"Çalar saat" denilen icat, neden sadece Figen'e etki ederdi ki o evde mesela?
Bir hizmetçileri olsa ne güzel olabilirdi ya da.
Çünki o zaman, sahip olduğu 5 çocuk için erkenden kalkmak, yumurtaların yanına peynir - süt - portakal suyu koymak, bütün o geleneksel "Aman çocuğum okulda başarılı olsun!" zahmetlerine hergün maruz kalmak, herbirine de "dişlerini fırçalamaları" için bile yalvarmak zorunda kalmazdı.
Böylelikle sabahları herşey hazır olarak uyanabilir, daha az yorulur, iş yerinden aldığı günübirlik ya da birkaç günlük izinlerinde de çocuklarının güven içinde olduğunu bilmenin rahatlığıyla;
daha onlar doğmamışken "öz amcasının" yanına gidip de, onunla özgürce yaşadığı "cinselliğini", KS'nin Altınoluk'taki evine giderek de yaşayabilirdi gönlünce.
Evet, öz amcası.!.
Aşık olduğu adamın kim olduğunun önemi yoktu koynuna girmek için Figen'e göre, ve amcası birkaç yıl önce öldüğü için, "hastalıklı" olduğunun farkında olamasa da, benzeri bir aşkı KS'ye duyuyordu Facebook'taki emsalsiz yazılarını okudukça.
Aşk ona, amcasında olduğu gibi, Türkiye - Almanya arasında bir uçak tüneli açtırabilir, kocasını ve çocuklarını bırakarak ilk uçağa atlatıp KS'nin yanına koşturabilirdi.
Hatta "o eşsiz yazıların sahibi" şu esrarengiz adama tümüyle sahip olabilmek için küçük bir planı dahi vardı.

Şöyle ki; yaşadıkları muhitte yakın komşusu olan ve kendisinden yaklaşık 20 yaş kadar küçük olan bir kızı KS ile tanıştırıp evlendirecek;
onun da Almanya'ya, çakma eşinin yanına yerleşmesini sağlayacak;
böylelikle kocasını ve çocuklarını bırakmak zorunda kalmadan, yani, yuvasını dağıtmadan - mevcut düzenini bozmadan "aşkı KS'ye" kavuşabilecekti.
Tek şartı; "KS, resmi nikahlı eşiyle haftada 1 kezden fazla sevişmesin ve eşine aşık olmasın"'dı...
Bilgisayar ekranına bakarken KS de hertarafını sarıp sarmalayan "Aşk'ı" her an yeniden keşfediyordu aslında.
Begonyalardaki şebnemlerin az sonra sönüverecek ışıltısı gibi - serçelerin ölümcül elektrik tellerinde şakıdıkları sevgi sözcükleri gibi.
O ekrana bir bakış atıverdiğinde, SÖ'lerin "ne demek istediğini" hemen algılayabildiği bir "Aşk".
KS'nin aşk mantalitesi bu kadar net olduğunda da;
bu yola neden girmişti niçin girmişti hemen çözümleyiveriyor - tüm geçmişle birlikte "uçsuz bucaksız gelecek" de onun "beynindeki parmaklarının ucunda" raksediyor ve klavyeye yansıyordu.
Durum bu olunca da "eşya ve tin" asıl kimliklerini hemencecik fısıldıyordu KS'ye o ekranların içinden.
"Eyvah! Deli devran sürer, akıllı vakit bekler! Şimdi bu "hasta ruhlu" okuyucumdan nasıl kurtulacağım?" diye düşünürken KS, hiç beklenmeyen birşey oldu.
Hiç beklenmeyen ve daha önce yapılmamış olan!..
DevilofHacker aniden belirdi, klavyeyi kaptığı gibi, "Memelerini göstersene, güzeller mi bir bakayım :)" yazıp ekrana, sonra da çekip gitti…

Kelimelerin Sihirbazı bu yaşanılanların analizini yapıp, yol haritası çıkarırken bundan sonra olabilecekler için;
Figen iri memelerini fora etmiş, resmen onlarla güreşirken ekranda, biryandan da konuşma balonuna espriler yazıyordu :
"- Sen bakma yaşımın 45 olduğuna ve 5 çocuk doğurmuşluğuma. Bu memelerle dizimde top sektirebileceğim ya da onların altını yıkamak için omuzuma atabileceğim günler hala çok uzakta. Ben sana yıllarca yeterim aşkımmm! :))"
"- Yahu" dedi KS, "- Ya ben kötü adam olsam, şu çıplak halini kaydetsem ve internete yaysam! Korkmuyor musun?" diye sordu Figen'e.
"- Senden başka hiçkimseye açmam ki kameramı bile. Ve ben eminim, sen öyle birşey yapmazsın çünki seni yazılarından dolayı çok çok iyi tanıyorum ben Sihirbaz. Bir amcam, bir kocam, bir de sen gördün bugüne kadar memelerimi" yanıtını alınca da, laftan anlamayacağından emin olduğu kadını engelledi MSN'den KS…
İletişim kurmaya çalıştıysa da uzunca birsüre, sonunda vazgeçti mail - msn -facebook yoluyla yaptığı tacizlerinden Figen, ve başbaşa kaldı "ulaşamadığı aşk'ının" çok beğendiği yazılarıyla, çaresizliğinden...
***
{43}
**********
İSRAİLOĞULLARI'NDAN ESTER
***************************************

DERTLİ İNSAN İÇİNİ DÖKMEYE DOYAMAZ.
YETER Kİ KENDİNİ BİR ÇOCUK İNANCI VE
GÜVENİYLE TESLİM EDEBİLECEK KADAR
"ÜSTÜN" GÖRDÜĞÜ BİRİNE BIRAKSIN.
ÇÜNKİ O KİŞİLER, BİRYERLERE BAKIP ARAMAZLAR ÇÖZÜMÜ,
DİREK BİLİRLER, VE, ŞAŞMAYAN ÖLÇÜLERLE,
DEĞİŞMEYEN KURALLARA SAHİPTİRLER.
SONUÇ : SİNSİ VE SÜRÜNGEN BİR GÖLGE GİBİ
TAKİP EDEN SIKINTI
BİR ANDA DEFEDİLİR,
HUZURA ÇABUCAK ERİŞİLİR...
***

Tarafgirlik yapmayan bir yahudiydi. Türkiye'de doğup da, bizim kültürümüzle büyümüş olmasıydı bunun sebebi ve tiril tiril Türk kokardı Ester…
Ninesi iyice yaşlanıp da babası başa çıkamaz hale gelince, hem nineyle hem kendi hastalıklarıyla gün geçiremedikçe, İsrail yolu görünmüştü Ester'e hiç onaylamasa da.
İhtiyarlara bakarken, bir yandan da dünyaca ünlü bir pırlantacıda çalışırdı.
KelimelerinSihirbazı facebook'a yeni yazısını yüklemeye çalışırken, işte bu Ester'in mesajı belirdi ekranda :
"- Selam Sihirbaz. Sami Dündar söyledi bu güzel yazıların sahibinin sen olduğunu. Harikasın! Ama bana DoH lazım. Hem de acilen. İnce bir konuda ondan yardım almalıyım. Senin de böylesine edebi takılmana çok şaşırdım, ama dedim ya, makalelerin muhteşem ve birçırpıda okudum hepsini, bayıldım."…
Kelimelerin Sihirbazı ile Sami Dündar 7/24 iletişim halindeydi. Hiç kopmamışlardı ki.
Ama KS hiç kızmadı ona ve sormadı bile "neden KS'nin ben olduğumu Ester'e söyledin?" diye. Çünki Ester DoH'u ve Hasan'ı tanırdı. Özünde de iyi bir insandı.
Bir arkadaşı vardı Ester'in, ve SD'nin Fikir Klübünde çalışırdı.
Okan Bayülgen hayranı olan Ester, arkadaşı Sheyla'yı araya sokup, Sami Dündar'ın kankası olan Okan Bayülgen ile Lucca'da bir kahve içme şansı yakalamıştı geçmişte, ve birsüre sonra da SD ile DoH birolup işletmişlerdi Ester'i, "Aha bu Okan Bayülgen, seninle MSN'de laflayacak, konuşun vs." deyip.
Günlerce sanki Okan'mışcasına konuşturmuşlardı DoH'u onunla. Sonra da gerçeği açıklayıp, hep beraber gülüşmüşlerdi.
DoH'u bundan dolayı bilirdi Ester, ve, hem hayranıydı hem de çok severdi.
Lakin KS'yi bilmezdi, çünki daha dünyaya yeni Merhaba demişti, ve SD - Bekir - FGCM - FGCMx dışında hiçkimse öğrenmemişti kimliğini…

"- İlk metro 10 Ocak 1863'te, saat 06 :00'da hizmete girdi Ester'cim", diyerek söze başladı KelimelerinSihirbazı ve devam etti :
"- Londra'da, Farrington Street ile Paddington arasındaki 7 istasyonu turluyordu bu Metro 33 dakikada, ve vagonları aydınlatan şeyler de gaz lambalarıydı.
İlginç olansa; birinci mevkii vagonlardaki ışığın, insanların gazetelerini çıkarıp okuyabileceği kadar güçlü oluşunun, Daily Telegraph gazetesinde ince ve önemli bir ayrıntı olarak verilmesiydi.
Yani neymiş Ester'cik, "okumak" her şart ve ortamda çok önemliymiş.
Ben de bu yüzden yazıyorum işte yazılarımı, ve insanlara böyle hizmet ediyorum. DoH sana ne için lazımsa anlat bana. Mutlaka iletirim kendisine :)".
Ester de gülümsemekle yetindi ve derdini dile getirdi.
Yaklaşık 1 yıldır platonik takıldıkları bir erkek varmış hayatında.
Hem platonik hem de sanal.
Profesyonel Makyöz olan Ester, süslenip püslenip de envai çeşit fotoğrafını gönderdiği bu adamın, iş resim göndermeye geldiğinde sürekli bahaneler üreterek kaçmasına ancak 1 yıl sabredebilmiş.
Evlilik lakırdıları bile yapan bir erkek, neden kendini bunca gizlermiş, onun kim olduğunu öğrense öğrense DeviLofHacKeR öğrenirmiş...

Gerçekten de öyle oldu.
Ester mevzuuyu anlatıp da e-mail adresini verdiğinde o herifin, yaklaşık 30 dakika sonra kendisini şok eden gerçeğe ulaştı.
Bilmemne Caddesi, bilmemne sokak, bilmemne apartmanı, numara bilmemkaç'ta oturan X-Y isimli şahıs;
Ester'lerin İstanbul'daki evlerinin üst katındaki, ve Ester'in de çok samimi bir arkadaşının kocası olan birbaşka yahudi çıktı !
Hıçkıra hıçkıra ağlayan ve yaşadıklarına bin lanet eden Ester'i teselliye kalkışmasının o an için faydasız bir girişim olacağını bilen KS;
onu kendi kendine bıraktı ve facebook'taki okuyucularına döndü…
İçinden de, "- N'olacak bu kadın - erkek ilişkilerindeki yavşaklığın sonucu ey Tanrı'm?
Neden insanoğullarını bunca kahpe yarattın?
Yoksa çok mu psikopatsın???" şeklinde söyleniyordu...
***
{44}
**********
MS'LE DANS
***************

HER NEFES ALIŞINDA
CİĞERLERİNİ DOLDURAN KEDER HAVASI,
AKLINI DA RAFA KALDIRMAK İÇİN UĞRAŞIRKEN HAYATA KARŞI
GENÇLİĞE AİT HER İLGİDEN SONRA,
VE YAŞADIĞI HER AN'I TİFTİKLEYEREK
PARMAKLARININ ARASINDAN KAYIP GİTMESİNE
SEBEP OLUYORKEN YAŞAMININ;
KALKTI "HAYIR" DEYİVERDİ.
FAKAT HENÜZ O'NUN MANEVİ KUDRETİNİN,
VE,
YASAKLANMASI BİLE GEREKEBİLECEK KADAR
İLAHİ KIYMETLER TAŞIYAN,
VE BİR AMAÇ İÇİN YEŞEREN
"ÇOK ATEŞLİ
VE BİR O KADAR DA ATILGAN FİKİRLERİNİN GÜCÜNÜN"
FARKINDA DEĞİLDİ...
***

Çoktan 800bin'i aşmıştı Kelimelerin Sihirbazı'nın facebook'taki okuyucu sayısı…
Onların sadece "okuma" ihtiyaçlarına değil, her konudaki beklentilerine yoğunlaşarak;
mevcut karizması ile okurun tamamen rahat hissetmesi arasındaki hassas çizgiyi hiç ihlal etmemesinin yanısıra;
uyandırdığı merakla birlikte kendisine duyulan güvenleri de an be an tazeleyerek, ve tabii bunun için de takipçilerinin hayal bile edemeyeceği "edebi mucizeleri" önlerine her fırsatta sürerek, "harikulade üstünlük ve ustalık içeren mimarisiyle gerçek zevkler" barındıran tasvirleri ortalıklardan hiç eksik etmeyerek, okuyanların hepsini kendine, cinsiyet ve yaş farketmeksizin aşık ederdi Kelimelerin Sihirbazı.
Özlem hariç!
Ya da öyle olduğunu, "sadece yazılara" aşık olduğunu iddia ederek yalan söylüyordu...
Sözümona; sihirbazın kendi fotoğrafının yerinde bir dolmakalem oluşunun hiç önemi yoktu Facebook sayfasında, ve KS'yi görmese - tanımasa da olurdu.
Hatta MSN'de yaptıkları birkaç sihirli sohbetin bile ardını getirmeseler, iletişimi de hemencecik kesseler bile olurdu.
Laf lafı açıp da, onun MS (Multipl Skleroz) hastası olduğunu, çok ama çok aşık olduğu kocasının kaza sonucu 2 yıl önce öldüğünü, liseye giden oğlunun okul masraflarını bile karşılayabilecek kadar bir emekli maaşının ya da gelirinin olmadığını, çünki, eşinin sağlığında çok para kazandıkları halde "lüks ve konfora" harcayıp da geleceklerini hiç planlama gereği duymadıklarını, ve geçimlerini asker emeklisi babasının finanse ettiğini falan öğrenince işi çözdü KS :
Hayata Küskünlük!..
Aşıktı kocasına Özlem, hem de delicesine.Onun ani ölümünün, üzerlerine karabasan gibi çöküp de hayatlarını kabusa çevirmesi yetmezmiş gibi, MS hastalığı da katmer oluvermişti herşeye.
Çünki amansız hastalıktı. Eğer şansın varsa; seni kör - sağır - topal etmeden ve 15-20 yıl o şekilde yaşatmadan canını alıveren bir sinir sistemi hastalığıydı.
Ne anlattıysa, ne kadar sihirli kelimesi varsa ortaya döktüyse de Özlem'in bu bitik haline çare olamadı KS.
"Dilden gelen elden gelse, her fukara padişah olurdu be" deyip, sonrasında daha somut bir eyleme imza attı.

MS hakkında araştırmalar yaparken, Türkiye'de ilk kez uygulanacak bir yöntemi keşfettiğinde;
anında Üniversite'deki birkaç "hatrı sayılır" arkadaşını araya sokup, "kobay" niyetine de olsa 50 kişilik bir hasta grubunun içine Özlem'in de alınmasını sağladı.
Cerrahi bir operasyonla vücut ısısı 2 derece düşürülecek, yanıt alınamazsa daha kötüye gidilmeyecek, ama pozitif neticeye varılırsa da gözleri daha net görebilecek, aksayan ayağı da aksamaz olacaktı.
Operasyondan tam 2 ay sonra eski haline geri dönüş yaptı Özlem'in bedeni, vücut ısısı tekrar yükseldi ve MS de bütün yıkıcılığına yeniden büründü.
Böylelikle boşa çıktı KS'nin "Adam adama gerektir, tosbağaya kabuğu" diyerek başvurduğu hamlesi...
Otuzlu yaşlara geldiğinde, tecrübeler - deneyimler vs. derken, endorfin yüklü bir "farkındalık" geliyor insana. Fakat hayat KS'ye her yaşında çokça şefkatli yaklaştı aslında.
Şanslıydı.
Çünki, ona karşı, hayatın bir elinde kızılcık sopası varken ve vınlatarak vururken, diğer elinde de pansuman malzemeleri ve mutlu eden hediyeler vardı.
Bu yüzden de, gerçekte, mutsuz bir KS olacağına, başta hiçkimsenin "algılayıp da tam manasıyla analiz edemediği - muhasebe etme lüksüne eremediği";
farkındalıksızlıklarına rağmen "özünde mutlu" bir KS oldu.
Daha önceleri, tamamen altıncı hislerin gözetim ve denetiminde olsa da bu böyleydi.
Özlem ise bütün bunlardan yoksun, 41-42 yaşında, ve kaybedilmek üzere olan bir Sıradan Ölümlü'ydü… (SÖ)
KS onun için daha sonraki adımda neler yapabileceğini düşünürken, birasından koca bir yudum alıp da PC ekranına döndüğünde yeni yazısını hazırlamak için, ekranda bir not gördü. Büyük puntolarla yazılmıştı ve notu bırakan da DoH'tu :
"Sıradan Ölümlü (SÖ) kadınların "büyük" hikayelerine çoğu zaman, onların "küçücük yalanları" sayesinde ulaşılır, ve, bir kadın seni "o güne dek ettiği duaların cevabı" olarak düşünene kadar da ele geçirilemez.
Bütün farklılıklarına rağmen avucumun içine alabildiğim kadınların herbirinin mücevherleri çok sevdiğini, sevmediğini söyleyenlerin de sadece "sevmediklerini sandığını" çok iyi bilirim ben.
Ve iletişimlerimin hepsinde "nazik dokunuşlarla okşanmak" gibi bir lüksü hayatının içinde canlı tutup da, rastgeldiği an "tonik hareketsizlik" moduna giriveren yırtıcı köpekbalıkları misali;
kendisine sunduğumda mücevherleri (!) samimiyetler eşliğinde;
"tonik hale girmeyi zaten isteyip duran kadın milletiyle" sürükleyici hikayelere doğru yol alırım.
Senin de tek yapman gereken bu!
Sevişin Özlem'le! Sanalda!
Bir kadına verilecek en kıymetli mücevher içli sevişmelerdir.
İşini kolaylaştırmak için ona mesaj attım az önce.
"MSN'de online ol ve seviş benimle" şeklinde. Top sende. Sağlıcakla. DevilofHacker."...

KS DoH'un yazdıklarını tekrar tekrar okuduğunda birçırpıda, yüreğinin derinliklerinden korkunç bir titreşim geçti.
Biran ona sert bir yanıt vermeyi düşündüyse de, dudağını ısırdı ve omuz silkerek :
"- Yahu deveye bindikten sonra çalı ardına gizlenilmeyeceğini bilmiyor musun a sihirbaz? Eee, o halde DoH'a hayıflanmayı aklından niye geçiriyorsun?
Neyse ki kılıç kınını kesmez ve sen de ondan bir zarar görmezsin. Sallaaa!" deyip geçiştirdi...
Uzun zamandır çektiği hastalık ruhunda çeşitli buhranlar uyandırmış, mutsuz ve kuruntulu olmasına rağmen kuvvetli bir seziş yeteneğine de sahip, çok okuyan ve çok düşünen, gökyüzünde uçan kuşların sıhhatini bile kıskanır bir ruh halinde gün geçiren Özlem başta çok direndi ve;
"- Çıldırdın mı sen sihirbaz?! O güzelim yazıların sahibi mülayim insandan böyle iğrenç bir teklif alacağıma öleydim daha iyiydi. Ben, kocam öte dünyaya gittiğinden bu yana başka erkekle sevişmenin hayalini bile kur-a-mamışken, nasıl olur da karşına çırılçıplak çıkarak masturbasyon yaparım sana uyup ? Hem, erkek arasam, seni çıplak görene kadar birsürü porno kanal var internette vs." diye başlayan konuşmaları;
"- İçime girmedin, bana elini bile sürmedin, ama deliler gibi seviştik!
Hem de kameradan kameraya!
Ve ben inandım ki, bir erkek "organının kalkmasıyla ya da temasıyla" kanıtlamazmış erkekliğini ve ancak kadınına yaşattığı "şevk ve zevk" ile ispatlarmış.
Hele de bu kadın şu aptal hastalık yüzünden "sevişirken kalp çarpıntısından ölüvereceğini düşünen" bezgin ve yılgın kadınsa.
Oysa şu an kendimi kraliçeler gibi hissediyorum ve öldüğüm falan da yok! :)" şekline döndüğünde yaşadığı derin orgazmdan sonra yarı yarıya meydanda kalan göğüslerini de bornozunun yakası içine sokuşturmaya çalışırken kendi memelerine değil de bilgisayarının ekranına bakmış olsaydı yani az önce yaşadıklarının düşsel parıltıları içinde hala yüzüyor olmasaydı KS'nin dudaklarını geren sinsi gülüşü ve gözleriyle kaşlarındaki alaycı ifadeyi, onu çapkın çapkın süzüşüyle birlikte görebilirdi...
_jfif.jpg)
Aylarca sevişti KS ile o gece karası saçlı - cazibeli - zeki ve albenili kadın.
İncelik ve hassasiyetini yitirmeden, kaybettiği kocasına olan aşkıyla "sadakat" arasında bocalamayı bıraktı birsüre sonra, ve yaşam onu daha sıkı sardı.
Birgün, birşey oldu.
Hiç umulmadık birşey :
Gözleri net görmeye, ayağındaki aksama gerilemeye, ve hatta yaşadığı şehrin sokaklarında bisiklet sürmeye bile başladı Özlem.
KS ile yaşadıklarından doğan "ümit tarafından ağır basmaya" çalışması mı, yoksa uygulanan cerrahi operasyonun etkilerinin zamana yayılmış yapıya sahip oluşundan mıdır bilinmez, oldukça iyileşti.
İstanbul'da iş buldu ve çalışmaya başladı. Oğlunu da oradaki bir okula kaydettirmiş, adeta yeniden dirilmişti.
Büyük ihtimalle orada gerçek bir seks arkadaşı da bulmuştu.
Çünki artık KS'ye, arada sırada da olsa;
"- Hey ahbap, hadi sevişelimmm" şeklinde yazmıyordu MSN'den…
Olsundu.
Fırsat rüzgara benzerse eğer, onu tutma marifetini aşılamıştı Özlem'e, ve misyonunu tamamlamıştı Kelimelerin Sihirbazı.
Birasından içip, sigarasından çekip, Facebook'taki yazılarına daldı...
***
{45}
**********
DERİN
*********

SADECE EN YUKARIDAKİ MERTEBEYE ULAŞMIŞ YAZARLAR
KÜLTÜR - DİL - ZAMAN GİBİ KISITLAMALARIN ÜSTÜNE ÇIKIP;
BEZGİN - NEŞESİZ - İÇ EZEN RUH ÇÖKÜNTÜLERİYLE
SENDELENE SALLANA YÜRÜMEYE ÇALIŞAN
VE HAYATLARINI TEK BİR ZAR ATIŞINA BAĞLAYANLARIN
MANEVİ SOKAKLARINA
YOĞUN BİR SİS MİSALİ YAYILARAK ELLERİNDEN TUTUP,
DUYGULARINI ALABİLDİĞİNE KAMÇILAYAN
TAŞKIN ZEVKLERE ULAŞTIRABİLİR.
YETER Kİ FIRSATLARIN BİRİKTİRİLİP
BEKLETİLEMEYECEĞİNİN FARKINDA YAŞASINLAR,
VE,
DÜŞLERİNDE BİNLERCE KEZ GÖRDÜKLERİ
O EŞSİZ TADLARIN
KEYFİNİ ÇIKARTMAYA TALİP OLSUNLAR…
***

Birinin dilinin çözülmesini sağlamanın en geçerli taktiği, önce konuyu açıp, sonra da kendi dilini tutmaktır.
Yine öyle oldu.
"Kadın'ı" yazdı uzun uzun Facebook'taki sayfasına Kelimelerin Sihirbazı…
Gözyaşlarıyla yıkanan vadilerde ömür tüketen;
yaşadığı çilelerden sonra "yıkmanın imkansız olduğunu" bile bile kendi etrafına savunma duvarı ören;
ve o duvara da "hoşa gitme - beğendirme - dikkat çekme" gibi duyguların ruhunda cirit atmasına rağmen taa genç kızlığından hatta kız çocuğu olduğu zamanlardan beri, vücudunun bir uzvuymuşcasına heran dizinin dibinde bulundurduğu "Aynayı" artık duvara asma ihtiyacı duymadan;
ve Tanrı'ya "şu 3 günlük dünyada mutlu tek gün benim nazarımda artık mucize mi sayılacak?" tarzında sorular yöneltip duran;
hüznün doldurduğu gözlerinde, "hızla geçip giden ve onu tüketen zamanın dışında kalmışlığının" kaynattığı hıncının bariz biçimde okunabildiği;
"Mutsuz Kadını" yazdı...
En sosyetesinden en kırsalındakine varıncaya dek, kadının her gönül vakıasında "çok güçlü bir inançla savunduğu her güzelliği, değişik versiyon ve hikayelerle kaybederek" nasıl da pes etmek zorunda kaldığını;
hayattan yediği şamarın gönlünün yanağında bıraktığı kızıllığın yanısıra "beyninin yüzünün gözünün şişmişliğiyle", rüzgarın kokusunu teninde taşıyan bir "adam gibi adam'a" muhtaç ve aç yaşamak zorunda bırakıldığını yazdı;
kadınların bedbahtlıklarının ve tarifi çok zor "nasıl bir yükü omuzladıklarının" farkında olduğunu anlattı.
O yazıya yorum yapan binlerce kadından biriydi Derin ve en ilginciydi.
Hiç kasmadan, "- Sen! Şu yazıyı kaleme alan esrarengiz adam! Sadece 1 geceliğine yanıma gel ve bana "adam gibi adam" nasıl olurmuş göster. Öyle ihtiyacım var ki buna, sanırsın, kan fışkıran şah damarıma dikiş atılacak! :("...

İlk lokanta 1765 yılında, "Champ d'Oiseau" adıyla, Bulanger isimli biri tarafından, Paris'te açıldığında;
"Venite ad me, omnes qui stomach laboraties et ego restaurabo vos" özdeyişi vardı kapısında.
Diyordu ki; "Siz ey midesi guruldayanlar! Bana gelin iyileştireyim!".
Bu latince özdeyişteki "Restauraba" yani "İyileştirmek" sözcüğü zaman içerisinde "lokanta" anlamında "Restoran" olarak kullanılmaya başlandı...
"Bir kadın sadece karnının açlığından değil, duygusal açlıktan da ölebilir.
Hele de şah damarını kesilmiş sayıyorsa, bu yaşadığı açlığın yoğunluğuna direnmeyip intihara bile "aç aç" gidebilir." diye düşünen KS;
Derin'le MSN'de yaptıkları uzun sohbetlerden sonra, sırt çantasını birayla doldurarak soluğu otobüste aldı. Adana'daydı...
KS, Derin'in açtığı kapıdan usulca içeri girdi.
Kendini küçük ve oldukça loş bir salonda buldu, çünki perdeler sıkı sıkıya kapatılmıştı. Solda TV duruyordu ve ortadaki fiskos masasının çevresine mavi kumaşlarla kaplı çekyatlar dizilmişti. Duvarlar açık renkte ve cıvıl cıvıl desenli kağıtlarla kaplıydı.
Sağdaki çiçek köşesine palmiyeler kasılmıştı :
"- 1 günlüğüne ayarladım burayı. Aynı yerde çalıştığımız arkadaşımın evi. Ve "evine erkek atacağım" bile dedim sırıtarak. Çok şaşırdı. Aaa, ayakta durmasana. Otur, otur da biranı yudumla Sihirbaz" diyen;

bu son derece güzel - biçimli - beyaz bir meleği andıran oval yüze sahip, hayatı olduğu gibi kabullenmiş, sabırlı ve sakin, ama kendi alemine gömülüp kalmış genç kadının karşıdaki çekyatta "ayaklarının bileklerini birbirine dolayarak ve pürüzsüz - küçücük parmaklarının sadece ucunu halıya basarak" öyle bir oturuşu vardı ki, sahip olduğu dişiliğin tüm zerafeti tam manasıyla saçılıyordu salona.
Kocası hem zengin hem okumuş olduğu yalanıyla nikahlayıp kopardıktan sonra onu ailesinden ve çok sevdiği İzmir'den, "belki zamanla düzelir" diyerek, "aşağılama ve hakaret" içeren tüm davranışlarının yanısıra bir de aldatınca, erkeklere olan güvenini kaybeder Derin.
Hatta onlara karşı gizli kin bile beslemeye başlar.
Kendini tamamıyla kızlarına adamıştır ki, zaten "kötü" olan kocası ansızın kendi yaşamını birtarafa bırakan - heran başka kişiliğe bürünen - değil erkeklik vazifelerini yapmak, dişlerini bile fırçalayamayan - sefil, bezgin, tehlikeli bir şizofrene dönüşünce zaman içinde, kaçar o köyden...
Saatlerce konuştular.
İçtiler biralarını ve hayattan - insanlardan - herşeyden konuştular.
En çok da "Özgürlük"ten.
Bir işçi istiyorsa "maaşa zam" - bir genç istiyorsa "anlaşılmak" - bir doktor istiyorsa "can da alabilmek" - bir mimar istiyorsa "normların dışında binalar inşa edebilmek" - ve bir kadın istiyorsa "söz söyleme ve hüküm verebilme hakkı" manalarına gelen şu "Özgürlük" kelimesi bu kadar mı çok şey anlatır ya da bu kadar mı çok yanıltırdı?
Peki ya Derin?
O hapsolduğu ve çok bunaldığı küçücük dünyasının kabuğunu kırıp da özgürlüğe nasıl ulaşırdı?..
Ulaştı.

KS onun elbiselerini çıkartıp çırılçıplak bıraktığında, ve orgazmın doruklarına taşıdığında, uçsuz bucaksız özgürlüklere de ulaştı.
Üstelik "söz söyleme ve hüküm verebilme hakkı" da vardı.
Yaz mevsimine "erken gel ve çok uzun süre kal" deme şansı hiç yokken, KS'ye defalarca;
"- Hadi beni yere yatır, kapının altından esen soğuk rüzgar bedenimi yalarken, ve o sihirli ellerin göğüs uçlarımda dolaşırken, cinsel organının yaydığı sıcaklığı ta kukumdan başlatıp da ense köküme kadar ulaştır, ve bana ister bir bakire ister bir fahişeymişim gibi sahip olup, orgazmın zirvesine birdaha birdaha ulaştır!" deme lüksü vardı.
Derin bu lüksü o 24 saat içinde biçok kez yaşadı.
Özgürce...
Aklında da artık şu vardı :
"Yıllardan beri ilk kez birisi bana bir eşya - bir araç değil de, sahip olduğum kadınsı "Nur'un" farkındalığıyla baktı, içime de bu soylulukla aktı.
Sırf bunu yeniden hissedebilmek için bile olsa bu aptal dünyada kalınır, yaşanır, yaşamalı."…
***
{46}
**********
BİNLERCESİNDEN SADECE ÜÇÜ
****************************************

BEKAR VE EFKARLI YALNIZLIKLARI
ODASININ HERYANINA SAÇIP,
ASLINDA ÇOK HAFİF VE KORKAK İKEN,
ÇOK AKILLICA HARCANMASI GEREKEN BİR GAYRETLE
"SEVİLMEK" DENİLEN ŞEYİ ELDE ETMEK ADINA,
İNANCIYLA EYLEMİ HİÇ DE BİR OLMAYAN ŞEKİLDE TAPINIP DA,
SÖZÜMONA YÜREĞİNDEN TAŞAN AŞKINI
BALLANDIRA BALLANDIRA ANLATIRKEN;
HİÇ FARKINA VARAMIYORDU Kİ
KARŞISINDAKİ ADAM FEVKALADE BİR GÖRÜŞLE
YEMİNLERDEN ÇOK
ŞAHSİYETLERİN ASALETİNE BAKAR...
***

"- Beni kimse tam olarak anlamıyor" dediğinde Kelimelerin Sihirbazı (KS), ya gülüp küçümsüyor - ya burnu büyük diye nefret ediyor- ya da boş bulunup da anlamaya çalışırken, dayanamayıp sigorta attırıyorlar…
Oysa sadece "anlayamayacaklarını" anlasalar bile yetecek.
Çarşının ortasına dükkan açan sünnetçinin vitrine niçin "Saat" koyduğunu anlayıverişleri kadar kolay olacak onu kabullenişleri :).
Bir de; 3-5 bin kitap okuduğunu söylediğinde şaşıranlara çok kızıyordu KS, sonra vazgeçti.
Öyle ya; "herşey mümkündür" felsefesine ancak 1 kitaba 6 okuyucunun düşmediği ülkelerde sahip olunurdu. Ailesinde en az 1 adet "Yazar" olan insanlar, ancak İzlanda gibi yerlerde bulunurdu.
Facebook'ta yazdığı şeyleri okuyan kadınlar, her ne kadar KS'yi tam olarak anlayamasa da, onları ve geçmişteki bütün kadınlarını bir "Kitap" yerine koyduğundan, onlara öyle muamele etti KS.
Kapağını açtığında o kitabın, dünyaları umursamayan bir kadının aşk için akıttığı salya sümüğe hayran olacağını sanarak ellerini uzattı hep geçmişte.
Uzattı ki; "karton karakter" olmaktan sıyrılıp "bir" olsun, KS'nin Bir'i olsun.
Sayfaları çevirdikçeyse; salt kibrine destek olması için piyano dersi alan, veya, caka satmak için kütüphanesine kiloyla kitap satın alan zorbalarla karşılaştı.
"Aman yarım kalsın bu hikaye de" diyerek kitabı alelacele ve açmamacasına kapattı.
İşte şimdiki 3 kadının hikayesi, diğer binlercesinin hikayesine tercüman olacak cinsten ve KS'nin okumaya "yarısındayken" son verdiklerinden...
Neslihan annesini erken yaşta kaybetmişti, ve engelli kardeşinin bütün sorumluluğunu almışken babasıyla birlikte, sonra da onun kötürüm oluşuyla yalnızlık cinleri başına üşüşerek debeletirken, ve bütün gün ikisinin birden bakımıyla meşgul olurken "doğurmamış ama anne" edalarıyla, bir yandan da yaşamındaki gerçek şartları hiç dikkate almadan, "olmayacak şeyleri olabilecekmiş gibi" düşünebilme, ve günlük koşuşturmaların sıkıntı - baskılarından kurtulup da boş vakit bulduğu an "rüya ile hülya olmasa züğürtlerin canı çıkar" sözünü doğrularcasına hayaller kurmaya başlar, boyutunu da otistik düşünceye kadar götürür, evlenip yuva kuramadıkça "aleyhine işleyen günlerin" acısını da bu düşlere yükleyerek yaşar, hayalleriyle içiçe yaşamayı benliğinden sildiği an bitip tükeneceğini de çok iyi biliyorken, "orada kendisini bekleyen boşluğa" nasılsa düşmeden nefes alıp veriyordu.
İstanbul'da yaşıyorlardı ama, asıl İstanbul'dan çok uzaktaki varoş bir mahallede. Fakat hayallerin kenar mahallesi ya da jet sosyetesi olmazdı. O da özgür özgür hayallerini kurar, bunu yaparken de birsüre sonra içini çeke çeke ağlardı.
Gözyaşları pembe yanaklarından peşpeşe düşerken, alt dudağını bükmekten ve sümüklerini de hork hork çekmekten hiç utanmazdı. Pencereden dışarısını seyrettiği anlarda "içine çöreklenen gariplik" eşliğinde, iki çocuğu olacağını hayal ederdi mesela.
Bir oğlan bir kız. Oğlan babası gibi kumral, ve kabak kafalı olacaktı muhakkak ama, kızı, kendisi gibi esmer ve alyanaklı. Bahçede oyun oynayıp dururlarken oğlan kızı ittiriverecek "kediyi ben seveceğim sen bırak" diyerek, ve gayet mutluyken kızı "duru sesi buruşan yüzünden bir çığlığa dönüşerek anne yaa şu oğluna baaak" şeklinde ağlamaya başlayacak;
Neslihan da birkoşu gidip yanlarına, onları öpüp barıştıracaktı.

Gelmedi o "gök mavisi gözlü kız ile çakmak çakmak bakan oğlan çocuğu" hiç dışarısını izleyip durduğu pencereye doğru uzaktan uzaktan.
Kanı kuruyup, ilikleri kıkırdağa dönmeye yüz tutup, memeleri bir erkeğin ağzına acımsı gelecek hale dönüşünceye dek bekledi, ama, kendi çocukluğundan bu yana hayallerini kurduğu "kapının ansızın açılıvermesiyle içeriye giriverecek olan, kara saçları omuzlarını süsleyen kızıyla - yaptığı yaramazlıklardan sonra başını onun dizlerine koyup da ağlayan kabak kafalı oğlu", engelli kardeşiyle kötürüm babasından meydan bularak ona gel-e-medi.
Çok bekledi öncelikle bir damadı sonra da o hayalindeki çocukları, ama, bir türlü gelmedi üçü de, gel-e-medi…
Sonra birgün aşık oluverdi. Hem de nasıl!
Öyle bir aşk ki; dünya üzerinde hiçbir kadın onun kadar inanmamış, aşkı böylesine dirilerek karşılamamış, yüreğini de bir şifa iksiriyle yıkanmışcasına ak - pak edip, tarifsiz sevinçlerle doldurmamıştı.
Kötürüm babasının üçotuz emekli aylığından kırparak taksitlerini ödediği bilgisayarının başındayken, facebook denilen yerde denk geliverdiği Kelimelerin Sihirbazı isimli yazar, ona ve hayata ait öyle şeyler anlatıyordu ki;
içinde bulunduğu zorlu yaşamda adımlarını ağırlaştırıp da "balçık çamur kütleleri" misali, ya da, habire zincire vurulup tökezlenmesine yol açan ne varsa envai, herbirinden kurtuluyor, ve sihirli yazıların sahibine de daha bi bağlanıyordu.
Müptelası olduğu adamı hiç vakit kaybetmeden MSN listesine ekleyip, anlattı içinde bulunduğu duygu durumunu ve, "Senin için herşeyi yaparım!" ahkamıyla da kapatıverdi oturumu.
Haftalarca ettikleri sohbetlerde KS Neslihan'a;
onu bulunduğu zindandan kurtaramayacağını, ancak, kendi kendisini kurtarmak adına isabetli telkinlerle destek olabileceğini;
çünki, KS vasıtasıyla kurtulmanın "aslında başka bir zindana atılmak" gibi bir etki yapabileceğini anlatmaya çalışsa da, vazgeçiremedi.
Aşk'a söz geçer miydi?.. 1/3
***

Ayşe Gebze'liydi, ve, alabildiğine duyarlı bir beyin - ruh - kalp üçlüsünden çıktığını kolayca anladığı yazıları "her kelimesini ayrıştırarak" okudukça Facebook'ta;
yıkıcı bir kasırganın önünde sarsılan ağaç gibi titriyor, acılıklarıyla yaşamını harap eden, ve tek sebebinin de "kocası" olduğuna inandığı korkunç anılardan saklanmak istercesine yüzünü elleriyle kapatıyor, sonra da KS'nin sihirli yazılarına daha bir samimi şevkle sarılıp okuyor, okuyor, onların sahibine daha bir tutuluyordu.
Senin adın "beyaz" olsun demişti Ayşe'ye ilk konuşmalarında KS.
Çünki MSN'de açtığı kamerada, sütbeyaz bir elbiseyle çıkmıştı onun karşısına. Oysa ne saftı şu sihirbaz yarabbi, sütlük beyazlık mı kalmıştı? Yüzünden beyazlık dahil her rengi çekip alarak;
daha önceki masumiyet - duygusallık - soyluluğu da bir "karalıkla" bulandırıp, çöküşe - dayanıksızlığa - yapayalnızlığa dönüştürerek hüzne bulayan, aşk ve sevgiyle dolu olması gereken "yarınlarına" ait bütün düşleri evliliklerinin daha ilk üç yılında kırıp - döken - tüketen bir kocası vardı.
Öyle ki; artık zamanı algılayamıyor, umudu ise kafdağının ardında arıyordu. Ona iki kızı bile yardımcı olamıyor, her gününü "değişik yıkılışlar" eşliğinde, ve uykuyla uyanıklık arasındaki bir sersemlik ile yaşıyordu.
Geceler ise ayrı bir dertti. "Bir insanı sevmekle başlar herşey" diyerek yola çıktığı ve sevdalandığını sandığı, pijamasını katlamaktan bile uzak bir sarsaklıktaki "kocası olacak adam" Ayşe'yi kavgasız gürültüsüz olmasıyla da "iyi bir evlilik" sayılan oyunun "ideal koca" argümanı olarak yatağa girecek - yorgun olup olmadığına ya da isteyip istemediğine hiç bakmadan üstüne çıkıp aklınca "sevişecek" - onu da tam beceremeyip yarım yamalak hallederek yana kıvrılıp uzanacak, sonra da Ayşe'nin kulağının dibinde sabaha kadar horlayacak.
Şu Ayşe isimli köle "duygu yoksunluğundan" dolayı acı çeker üzülürmüş kocasına ne?
O iç huzurlarıyla osura - horlaya uyurken, Ayşe "içinin devasa darlığından" perdeleri açıp sabaha kadar gökyüzünü izlemiş - uyumaya niyetlendiğindeyse "yastığı koca bir taşa dönüşüp" kafasına batarmış kocasına ne?
Aslında onu suçlamakta haksız mı acaba?
Şu "kocası olan adam", birzamanlar çıta gibi olan bedenini, ve o bedenin "bir davula takılan deri" gerginliğindeki eski halini kaybettiğini - bıkkın kadınların gezdirdiği lopluktaki geniş kalçalarını - sarkık sayılabilecek memelerini - ve bedenindeki gevşemişliklere yarenlik eden ışıltısız ve coşkusuz gözlerini neredeyse her gece tepesine çıktığında farkediyor muydu ki, kalkıp "duygularını farketmiyor" diye kızıyordu adama?
Ve birşey daha vardı onun asla farkedemeyeceği : Sırf daha rahat uyuyabilmek için becerdiği karısı, o uyuduktan sonra, büsbütün bir yalnızlık - hüzün - mutsuzluk bataklığına saplanıp, kurtulmak için çırpınmıyordu bile.
Öyle ki; evlendikten sonra herşey yıprandıkça hızla, adına "sevda" dedikleri şeyin de çay bardağındaki çayla birlikte içilip bitirildiği - yemek pişirdiği tencereyi ovduğunda lavabonun deliklerinden geçip giden is karaları gibi kolayca giderildiği - aylarca balkonda güneşin altında rengi atmış bir gazete misali solup eskidiğini görüyor olmak "korkunç" gelmiyordu artık Ayşe'ye.
Tuttu bir deneme yaptı ve kocasını en yakın arkadaşı Nurten'in koynundayken getirdi gözünün önüne. Sonra da bir solukta seviştirdi. İçi kavrulsun istedi, onu kıskanmak istedi. Yoksa, yoksa, kıskanmayı mı unutmuştu?
Çünki böyle bir durumdayken bile kocası ve yakın arkadaşının sevişmeleri onu zerre miktarda ilgilendirmedi.
Tam; "Eskisi gibi yürek çarpıntılı - heyecanlı Ayşe yok buralarda. Öldü o yalnız gecelerin sabahını bulmaya çalışırken çocuklarını ve kocasını uyuttuktan sonraları. "Evli kadınlığının" boyun eğişi öldürdü onu ruhuna işleye işleye!" diye düşünürken, büyük kızı ders çalışsın diye aldıkları bilgisayarının başında bir arkadaşının önerdiği KS ve yazılarıyla tanıştı…

Aman Allah'ım!
Böyle birşey mümkün olabilir miydi?
O yazılardan fışkıran "hüzmeler" yalnızlığının üzerine böylesine dik açılarla düşebilir, hala güzel ve endamlı sayılabilecek vücudunu ürpertip, parmaklarını ipeği andıran uzun saçlarının içinden geçirdiği esnada yürek dolusu gülümsetip de "kocası olacak adamla" olan bütün donuk ve soğuk geçmişini unutturup;
dünyayı yeniden dönüyor, ve zamanı yeniden akıyor hale getiriverirken;
yazıları kuşatan samimiyet ve sevecenlik tüm benliğini sarıverip, ona "kanatlanmış" hissini yaşatabilir miydi?
Ne hissi yaa ne hissi? Okudukça farkediyordu ki;
artık resmen bir sevda perisiydi! KS'nin henüz farkında olmadığı - bilmediği sevdalı bir peri!
Hemen bilsin istedi, ve o sihirli yazıların efendisini MSN listesine ekledi.
Ne güzelll, yanıt da vermişti…
Aylar geçti. KS sabırla Ayşe'yi ve bazen açık açık bazen de gizli kapaklı yaptığı aşk söylemlerini dinledi.
Ona da her fırsatta, "KS'yi hiç tanımayanlar veya tanıyıp da okumayanlar veya okuyup da anlamayanlar" safında yer aldığını söyleyip;
Leyla ile Mecnun'un ulaştığı aşk neşesine asla erişemeyeceklerini,
belki yüzlerce belki de binlerce kez söyledi.
Karşılıksız da olsa, aşk'a söz geçer miydi?.. 2/3
***

Selma Mersin'de yaşayan - bir yıldır dul - sakin - sağlam yapılı - çilekeş bir 3 çocuk annesiydi.
Gençti, güzeldi, işveliydi.
O da diğer binlercesi gibi "dil'inkine" alışkındı da, "hayat sürçmesinden" muzdaripti.
Dil sürçtüğünde yine dil kullanılarak düzeltilebiliyorken, hayatı sürçmüştü onun, ve bunu hangi hayat ile düzeltebileceğini birtürlü bilememişti.
Oysa herşey ne güzel başlamıştı, ve tüm ömrü kocacığının güzel saçlarına yüzünü gözünü sürerek - onun cezbeden kokusunu bir yaşam iksiriymiş gibi kana kana içine sindirerek - insana güven veren kolunun çemberinde "mutlu ve mesutken" daha bir sokularak geçirecekti "yaşadığımız dünyayla alakasını kesip de bambaşka alemlere dalıp gitmiş" hallerdeyken.
Olmadı!
Tam da mutluluk üzerine ne kadar mucize varsa inanmaya başlamışken, kaos ve kabus denilen acayipliklerin "bir başka kadın" kılığına girip de onun biricik hanesine dolanmasıyla, gecenin bir vakti 2 yavrusunu da alarak kapıyı açıp kendini sokaklara attı.
Ne bastığı yeri görüyor ne de sağanak yağmurdan etkileniyordu. Sadece çocuklarının ıslanması üzüyordu, ama, üçüncü bebeğinin karnında olup da yağmurdan korunuşu azıcık da olsa Selma'yı avutuyordu.
Kimsenin bilemeyeceği ama onun muhakkak yaşayacağı bir gelecek için fal bakarmışcasına uzun uzun süzdükten sonra gökyüzünü, 5 yıl önce giriştiği "deli saçması kader oyununa" önce karşı çıkan sonra da "çaresizlikten dolayı seyirci kalmaktan başka bişey yapamayan" o anne ve babasının kapısını, asla yapmacık olmayan bir hüzünle tedirgin tedirgin çaldı.
Bir zamanlar müstakbel kocasıyla arasına giren "bir karaçalı" gibi gördüğü büyükleri emindi ki onu anlar, içeri alır ve sahiplenirdi. En azından üçüncü bebeğini doğurana kadar!
Kapı açıldı. Gecenin derin sessizliğine hiç aldırmayan, Selma'ya tek bir soru bile sormayan biricik ailesi, onu ve sırılsıklam olmuş çocuklarını aceleyle içeri aldı…
Çocuklarının üçünün de doğumundan sonra kendine geldiği an ilk sorduğu "bebeciğinin sağlığı" olmuştu gayr-i ihtiyari. Kana bulanmış bir apışarası varken, ve bedenindeki her parçası sancırken, hemen her annenin yapacağını yapıp onların nasıl olduğunu sormuştu hemşirelere.

Kucağına ilk aldığı anda da, o sevgili varlığın "Merhaba, ben bebek. Senin adın da anne olsa gerek!" dercesine tutunuşuyla, gökyüzündeki güneş sanki sadece onları ısıtmak gayesiyle doğuyor - ırmaklar ve dereler ise sadece onların ayaklarını yıkamak istercesine çağlıyor sayışlarını anımsadı.
O duyguların boş olduğuna;
kendisi küçücük bir kızken her saniye ferahlık duygusu veren şu kocaman "baba evinin" genişliğinin, zaman geçtikçe boşluk - ıssızlık - yalnızlık - karamsarlık - kaygı - panik ve hatta kin kustuğunu gördükçe üzerine;
üç çocuk doğurmuşluğunun pek de övünülecek birşey olmadığını, çünki, sokaktaki uyuz itin de bunu pekala becerebildiğini - iştahsız olduklarında elinde mama tasıyla "doğru dürüst doysunlar" diye peşlerinden koşmasa da büyüyüp bir baltaya sap olabileceklerini - soğuk kış geceleri hastalandıklarında başları ucunda sabahlamalara ve ağlamaklı gözlerle nöbet tutmasa da "daha geç iyileşmeyeceklerini" - analı veya anasız da olsalar büyüyebileceklerini - bir insanın mutsuz olacaksa böyleyken de olabileceğini düşündü.
Peki ya kendisi?
Perişandı.
Küçücük bir kilerde iri sopalarla kovalanıp da birköşeye kıstırılmış kedi gibi ürkek ve tetikteydi. Yüreğinden dışa vuran siyahi rengin sesi evin büyük ve yüksek odalarında yankılandıkça daha da ürkütücü bir hal alırken, tutup el kadar bebeğiyle birlikte çocuklarının odasına sığınıyor;
gelgelelim kocasıyla "öteki kadının" sırtına yükledikleri o "şehrin bütün yalnızlıkları" yakasını bırakmıyordu.
Uzandığı herşey elinde kalmıştı hayatta, ve artık ucundan bile tutmaya çekiniyor, ruhunu serinletecek birşeyler bulamadıkça da daha çok bunalıyor;
20 küsür yıllık yaşamında neyi var neyi yoksa hepsine "manasızlık" yükleyen, ve en cüretkar şekilde kalan hayatına da "bitmişlik yaftasıyla hükmeden" kocasının;
evlendikleri gün avuçlarına tutuşturduğu o güzel görünüşlü çiçeğin geçen zaman içinde taşınması imkansız bir kaktüs ağacına dönüşerek belini bükmesine yol açtığı, ve gönlünün saçlarının dağınık - gönlünün ellerinin kirli - gönlünün tırnaklarının uzun ve pis birşekilde yaşamasına sebep olarak, her anını "utanarak ve öylesine" yaşamak zorunda bırakışını hiç affedemiyor;
kendini her soluk alışverişte bir uçurumdan itiyorlarmış gibi hissediyordu.
Çığlıklarını içine göme göme bir mezarlığa çevirmişti orasını da, ve o çığlık çiçekleri yemek - bulaşık - çamaşır - temizlik denen şeylerin acımasız egemenliğinde "beyninin elini kolunu bağlayarak" uğultularla, nasıl da mırıldanıyordu aşkın - sevdanın çoktan öldüğünü, ve o cesedin de, hasta çocuğunun başında sabahı ederken alnına koyduğu sirkeli bezlerle asla ayağa kalkamayacağından emindi.
Aşk ve sevda öylesine cesetti ki artık onun içinde biryerlerde, memeleri sadece bebeğine süt vermeye - kolları zoraki de olsa çocuklarını sarmalamaya - kasıklarını her hareketle titreten bacaklarıysa çocuğunu sallamaya yarıyor, o cesedin kokusu da gülyüzünü günden güne solgunlaştırıp, gözlerine "önüne her ne çıkarsa çıksın suçlayıcı bakışlar" kazandırıyordu.
Çıra misali yanan o yeşil gözler - yumuşak bir örtüymüşcesine o gözleri perdeleyen siyah ve uzun kirpikler, bir büyüyü gizleyip gizleyip gösterircesine kapanıp açılan o güzelim gözkapakları hızla bitkinleşiyor - şavkını ve ışıltısını yitiriyor - Selma'nın içindeki cesetle yarışa girişiyordu.
Hani yaşlanıp da ölüme yaklaştıkça insan küçülürmüş ya, işte tam öyle "gittikçe küçüldüğünü ve yapayalnız uzandığı karyolasının da her geçen gün büyüdüğünü" hissediyordu.
Sonra birşey oldu!..

Sihrini hissedebildiği ama "yitip gitmişliğiyle" birtürlü somutlaştırma gücünü kendinde bulamadığı, kömür karası gözlerine bakmaktan hiç sakınmadan, kendi yeşil gözlerini de hiç kapamadan, pespembe dudaklarını onunkilerden kaçırmaya hiç gerek duymadan, ve her göreni hayrete düşürecek bir becerilikle altına doğru kayıvermişti o muthiş yazar KS'nin.
Kendini ona sunmaktan, ve bütün mahremini ona açıverip de üstüne çıkarmaktan zerre kadar tereddüt etmemişti.
Çünki o sihir yüklü yazıları kaleme alabilen adam bunu hem hakeder hem de kaygılarını anlayabileceği gibi, kırılganlığının sınır ve boyutlarını da hissedebilirdi.
KS memelerini emip sömürürken, kayganlaşan kukusunun da açlığını gideriyor, ve ruhundaki çürümüş cesede yeniden "et ve kemik" giydiriyordu, ki, büyük oğlunun seslenmesiyle sıyrılıverdi "körlemesine kendini bıraktığı" o tutkulu sancıdan.
Farketti ki, cinsel organı sırılsıklam halde,
oğlunun bilgisayarının başındaydı ve ekranda da KS'nin bir yazısı vardı...
Ne yani; bu adam onu bunca etkileyip de "tamamen gerçekmiş gibi hissedilen" bir sanrı mı yaşatmıştı?
Fakat sanrılarda "arzulanan nesneler" bellekte kaldığı şekliyle görülebilirlerken;
Selma tek bir yazısını okuyarak şu KS denen, ve daha önce hiç görmediği adamı tüm bedeninde nasıl ağırlamıştı?
Düşünmeyi bıraktı, KS'yi MSN'ine ekledi ve ona duyduğu aşk'ı anlatmaya başladı!
KS elbet kulak verirdi de, aşk'a söz geçer miydi?.. 3/3
***

Yazılarında somut hareketten çok, "düşüncelere ve düşünsel yaşantılara" önem veren KS, cümlelerini "uzun fakat bir ahenk içinde birbirlerini tamamlar" şekilde kurup, onun üslubunu yer yer "aksak ve pürüzlü" yer yer de "çapraşık ve karmaşık" bulanlara bile, "Ama olsun. Bu da onun süsleme sanatı - sanatının süsü, ve harika" dedirtme konusunda çok başarılı olsa da, yukarıda sadece 3'ü örneklenen binlerce kadından nasıl uzaklaşabileceğini bir türlü keşfedemiyor, keyfi kaçıyordu.
Onlara psikoloji ve parapsikolojinin en görkemli kıssalarıyla birşeyler anlatsa, ve onların "KS'ye karşı hissettiği çılgınlıkların" asla KS'nin talihi olmayacağını ispatlasa, dayanamayıp MSN'de engelleyip silse de yeni yeni mail adresleri kaydederek tekrar tekrar geliyorlardı o "biricik adamlarının" accountuna, ve bazen de tamamen başka biriymişcesine sohbet ettiklerinden, KS onların kim olduğunu öğrendiği an'a dek birsürü zamanını oraya harcamış oluyor, bu durumlara da çok kızıyordu.
Sonra birgün;
KS'yi bile coşkuyla gülümsetecek olan, "hayali ve karanlık bir alemden aksederken tüyleri bile dimdik ederek" kulaklara uyguladığı vahşi temasta da "ince bir olayı" muhakkak hissettiren çınlamalar eşliğindeki DeviLofHacker'in sesi duyuldu bilgisayarın hoperlöründen, ve o ses;
"- Kendini ne üzüyorsun? Sana her daim "senin için herşeyi yaparım" demiyorlar mı, ve her şartta sana sokulup - sana sığınarak yaşamayı arzulayıp da;
sendeki o "bir çift farkındalık yüklü göz" kendilerini ömürlerince sahiplensin istemiyorlar mı?
O halde, geldikleri an yeniden MSN'ine,
onlardan çırılçıplak soyunmalarını ve sanal da olsa "karın" olmalarını iste.
Yarıya yakını "- Sen de bilindik normal erkekmişsin, sadece bedenimi istedin!" diyerek çekip gidecektir emin ol.
Diğer yarıya da onları saniye saniye kayıt edeceğini ama asla bir zarar gelmeyeceğini, fakat bu çıplak kayıtların CD'lerini toprağa gömmüş olsan da, ne yapıp yapmayacağını onların seni "rahatsız etme derecelerinin" belirleyeceğini söyleyiver.
Kaldı ki, kayıt etmene bile gerek yok.
Emin ol ki hepsi ; uçmaya gelince deveyim, yüke gelince de kuşum diyen devekuşları gibi davranmaktan vazgeçip, seni rahat bırakacaklardır.
Hadi kolay gelsin! :D" şeklinde konuşuyordu...
1540'lı yıllarda Roma'da kullanılan ilk "Soğutma" yönteminin esası, bolca tuzun su içinde eritilmesiydi.
Aralarındaki anlaşmayı hiçe sayıp zırt pırt devreye girerek hoşa gitmeyen birşey yapmış olsa da, DevilofHacker galiba teknolojide kullanılan soğutma yöntemlerini "kadınlar ve kalpleri" üzerinde de etkili olacak hale getirmiş, gerekli revizyonlardan sonra da Kelimelerin Sihirbazı'na önermişti.

Çok aşık ve herşeyi yapmaya hazır olduğunu söyleyen binlerce okuyucusu kadın, kalpleri göğüs kafesini delerek dışarıya fırlayacakmışcasına atsa da KS'ye karşı;
ya da onun bir tek samimi öpücüğü, sanki, içine düştükleri hastalığın derecesini ılık bir iklim seviyesine indirecek, ve çektikleri ölüm azabının tamamını dindirecek de olsa biranda;
yaptığı şu ahlaksız teklifle "Nesirde mantık ve eşya kurallarının" tamamını susturup da bilinçaltlarını konuşturabilen şu KS'ye ne denebilirdi ki?
Yuh mu?
Akla en makul geleni; o sihirli yazıları hergün aynı hayranlıkla takip etmek,
ama, şu deli yazarın peşini bırakmaktı.
Bu "peş bırakma" eylemini,
KS'nin webcamdaki;
"kalpleri tutuşturacak derecedeki ateşinin ardındaki hınzırlık da alenen sezilebilen bakışları" eşliğinde;
Neslihan; bekaretinin de verdiği ürkeklikle ancak askılı fenilasına kadar;
Ayşe; henüz kocasıyla da seks yapıyor oluşlarının utangaçlığını biraz sağaltmasıyla, çırılçıplak soyunmasına rağmen cinsel organını birtürlü webcamin objektifine dayayamayıp da KS'nin dileğini layıkıyla yerine getiremeyerek;
Selma ise, uzun zamandır yaşadığı dulluğun, çektiği yalnızlık çilesine katmer oluşuyla, sadece memelerini göstermekten öteye gidemeyerek webcamde;
"Aşık olduğu adamla cilveleşip de, onu hayatının bir parçası haline getirememişliğin" zehirli kıymığı şahdamarlarına saplanmış olarak gerçekleştirdi, ve, diğer binlercesine katılıp, çekti gitti...
***
{47}
**********
BİR TELEFON, BİR LAPTOP VE SAKATATLAR
******************************************************

AH, HATALI KUL!
BENİ SAKIN BIRAKMA!
SEN BANA HER AN LAZIMSIN EY HATALI KUL!
SEN OLMAZSAN BEN NE YAPARIM?!
AH, ACI BANA HATALI KUL, ACI BANA!
GEL, SOKUL, SOKUL DA Bİr ANLAMI OLSUN YAŞANTIMIN!
GEL DÜŞMANIM OL BENİM EY HATALI KUL!
GEL ÖLDÜREYİM, KIRAYIM DÖKEYİM SENİ, GEL!
BİR SIR VEREYİM Mİ SANA EY HATALI KUL?!
BİL Kİ SEN OLMAZSAN BEN DE OLAMAM, GEL!
***

"- Harika yazıyorsunuz!" diyordu kadın. "- Bu harika yazılar mükemmel bir ekip işi olmalı.
Çünki ancak birbiriyle "organizmaymışcasına bütünleşik çalışabilen beyinlerin ortak emeği" şu güzellikteki eserler ortaya çıkarabilir.
Hele de noktalaması iğrenç - kelime seçimleri berbat - cümle kurguları rezil - tasvirleri beş para etmeyen birsürü yazı garabetlerini okumuşsanız şu Facebook'ta;
inanın ruhu yenileniyor insanın sizlerin yazdıklarını okudukça. Tebrikler."…
Kelimelerin Sihirbazı (KS) bu iltifatı yapan kişiye kuru bir "Teşekkürler" yazdıktan sonra MSN konuşma balonunda, hemen gidip profilini inceledi. Resmine, çok süslü bir kapının önünde duran - kısa boylu - kırarmış saçları kirpi gibi kabarık - badem gözleriyle çakmak çakmak bakan bir ecnebiyi koymuştu kesin.
Çünki Türkçe yazmasına rağmen MSN'de, bir Türk olmadığı aşikardı.
"- Ama yanıldınız. Yazılar bana ait ve tek başımayım. Bu kadar beğendiğinize göre bütün yazılarımı geriye dönük olarak da okumuş olmalısınız. Günde sadece 1 uzun yazı 1 tane de özdeyiş kalitesinde pasajcık yazarım" şeklinde cevap verdi KS.
"- Aman Allah'ım. Bu inanılmaz! Fakat günde birtek yazı çok az. Daha fazla yazmalısınız" diyen kadına da, sırf makara olsun diye;
"- Ben çok fakir, yapayalnız biriyim. Dünyada hiçkimsem yok ve bilgisayarım dökülüyor. O birtek yazıyı hazırlamak bile bu PC ile, bütün günümü alıyor. Zaten bunu da bit pazarından aldım neredeyse bedavaya, çünki büyük ihtimalle çöpe atılmıştı. Daha çok yazı üretemediğim için sizden özür dilerim :(" şeklinde yanıt verip, tepkisini ölçmek istedi.
Kadının, "- Ben sana son model bilgisayarlar, cep telefonları, araba veya ev alırım. İnan ki bu dünyada artık yalnız değilsin, çünki ben varım!" biçiminde konuşmasıyla da şok olup;
"- İyi de, sen kimsin?" dedi...
Yahudiydi ve 50'li yaşlarındaydı anlattığına göre.
KS'yi kocasının yanından bile rahat rahat arayabilecek modernlikte(!) bir "kalburüstü zenginlikleri" vardı. Sesi ise paket paket sigara tüketmiş de çatlamışcasına geliyordu cep telefonundan, ve "yapayalnız bir adam olan KS'ye" sunduğu şeyler, "sadece yazılarına istinaden bulunduğu vaatler" ışıl ışıldı.
Gözleri kamaşan KS, insanda varolan ve 5 duyunun yardımını asla gereksinmeyen bir duygu sistemini, yani, "sezgilerini" hemen harekete geçirip;
normal bir insan bu söylemlere "Sorma kişinin aslını, sohbetinden bellidir" diyebilecekken, ve o süslü vaadlerin ardından koşabilecekken;
"Otu çek köküne bak! Şu kadının ataları değil miydi Hz. Musa'yı çileden çıkarıp da başına türlü türlü işler açan? Hatta Tanrı tarafından lanetlenip damgalanan?" diye düşünüp, zaten pırt pırt araya girip sahneye fırlayan DevilofHacker'e havale etti kadın hakkında istihbarat yapma ve neyin nesi olduğunu anlama işini.
Gerçekleri gözüyle "duyup", kulaklarıyla "gördüğündeyse";
panikten, neredeyse birdaha takmamacasına çekiverecekti PC'nin fişini...
KS'nin kullandığı bilgisayar sistemi, kapalı bir mekana gönderilen bir ışın demetinin yansımaları üzerindeki kesintilerden dolayı oluşan titreşimlerden "ses sinyali" elde edebilecek profesyonellikteydi.
En ilginç olan da, kadının kullandığı Laptop'un yanısıra, kapalı bile olsalar sabit veya cep telefonlarını da kısa birsüre sonra "dinlenebilir" hale getirişiydi DoH'un.

İlk kez 1992 yılında kullanılan "İnternette sörf" tabirini;
"içinden elektrik akımı geçen herşeyde ve heryerde sörf" haline dönüştürebilen DoH'a, "Yazılar yazarım Faceook'da, ve bizim tavuk bir yumurta yumurtlamış olur, ki, onu da 7 mahalle duyar.
DoH'un kısrağı küheylan doğurur da hiç sesi çıkmaz be :D" diyerekten takdir edip;
"ihtiyaç halinde, iş becerir olmak erdemli olmanın önüne geçebiliyormuş" fikrini birkez daha ispatlayan DoH'u uğurlayıp, kadını ve kocasıyla birlikte yedikleri haltları izlemeye-dinlemeye başladı...
Düzenbaz - sahtekar - namert oluşu kadar, para için yapmayacağı kötülüğün olmadığı her hareketinden belli oluyordu kadının kocasının. KS herşeyi kadının laptopuna bağlantı kurarak izleyebiliyordu, ve o laptop 7 adet izleme kamerasını takip imkanı veriyordu kadına. O kameralardan birisi, orta yerinde iki tane büyük mermer masa bulunan - heryeri cilalı ve tertemiz görünen - doktor muayenehanesi ya da ameliyathanesini andıran, kocaman bir odayı göstermekteydi.
Laptoptaki kapalı devre kamera sistemi, o devasa mekandaki her sahneyi en rahat görülecek şekilde veriyordu.
Dikkate değer en önemli şey ise; her odada ayna/cam şeklinde gözetleme pencerelerinin oluşu ve üstü başı tiftik tiftik - saçı sakalı birbirine karışmış - çıplak ayaklarındaki tırnakları çapaya dönmüş bir adamın, gözünü duvardaki büyük saatten hiç ayırmadan bir pencereden öbürüne, çılgıncasına çarpan yüreğine habire bıçak yercesine koşturuşu ve hiç soluk almadan haykırışıydı.
Bazı şeyleri Kelimelerin Sihirbazı biraz sonra anladı...
İnternet aleminde çok bilinen ve sık kullanılan; esası; websayfalarının görünümlerini birebir taklit ederek, link kısayollarına tıklandığında o sahte sayfaya yönlenen, ve adres çubuğunu (URL - Uniform Resource Locator) kontrol etmeyen kullanıcıların, başta kullanıcı bilgilerini sonra da şifre - kredi kartı numaralarını ve özel nesi varsa çalmak amacıyla oluşturulmuş tehdit türüne Kimlik Avı (Phishing) denir, ve bu yöntem "karanlıkta uçan bir ok misali" en acemi hackerlar - lamerlerce dahi kullanılsa, sahibine mutlaka kurbanlar getirir.
Bu sayede de, sanal ortamdaki yıkıcılığı hiç de küçümsenmeyecek şekilde kullanıcıların herşeyi ele geçirilir ve geçici de olsa hayatı zindana çevrilir.
Fakat bu yahudi ekip, "gerçek yaşamlar çalma" üzerine profesyoneldi ve KS'nin ekranda izledikleri tüyler ürperticiydi...
Sokaklarda yaşayarak çöplerden bulduğu şeylerle karnını doyuran düşkün adam;
ansızın karşısına çıkıp da onu lüks bir restorana götürerek envai çeşit sıcak yemek yeme fırsatı sunan; bunu da günlerce - haftalarca - aylarca tekrarlayıp güvenini kazanarak "sınırsız bir sevgiyi köküne kadar hakettiğini düşünerek", böylelikle de kendini ona kayıtsız şartsız teslim etmekte en ufak bir sakınca görmeden;
ancak, hayat içinde rastgele hatta paspal giyinen insanların bile "takım elbise ve kravatla" dolaşanlardan daha fazla parası olabileceğini defalarca tecrübe etmişken, yine bu takım elbiselilerin içinden de;
"caniliğin en üst mertebelerine ulaşmış ve sessizliklerinden ürkülmesi gerekenlerin de çıkabileceğini" hiç düşünmeden;
malikanenin şu mahzeni andıran karanlık odasındaki mermer masaya yatırılıp, sıkı sıkıya bağlanmış haldeyken, kendisini oraya bağlayıp da tıbbi malzemeleri almaya giden çirkin suratlı insanların yaklaşan ayak seslerini duydukça;
herbir ayak sesinin alınyazısını ortadan ikiye bölüverecek birer tehlike çanına dönüştüğünü hissedebiliyor ama artık haykıramıyordu.
Tek yapabildiği; cerahatli ve patlak dudaklarından kesik kesik soluyarak yalvarışlarını ortaya dökmek, ve bunların da beyinlerinde bir sivrisinek vızıltısı kadar iz bırakmadığından emin olduğu şu garip insanları etkilemesiyle serbest kalıp kaçabilmeyi ummaktı.

Kısa bir süre sonra yan tarafındaki mermer masaya da birini getirdiler, ki, teninin beyazlığından bile anlamak mümkündü gayet zengin - sosyete olduğunu.
Saray odalarında, güneş görmeden büyümüş, yaşatılmıştı.
Onu da ameliyata hazırlıyordu şu koşuşup duran ve arapçayı andıran dille konuşan azrailleri. Fakat bizim zavallı düşkün tabii ki İbranice konuşulduğunu bilemezdi.
Gözlerindeki parlaklıklar "eline dolgun bir av geçirmiş çakallarınkini" andırırken, ve O onlara sadece yalvaran bakışlarla bakabilirken;
başucuna gelip de ellerini mermer masaya dayayarak belden aşağısı çırılçıplak haldeyken, ve şahane edası ise şu ölümcül halinde bile onda da afet etkisi yaratmışken, attığı kahkahasını duyduğunda o "sözde iyiliksever kadının", zavallı kalbinin felce uğradığını sandı.
Çünki kocasına, "- Hadi sok şunu içime aşkım, ameliyat başlamak üzere, sok aletini böbreklerime kadar, hadi, oohhh!" diyordu.
KS afallamış kalmıştı kamerada izlediklerinden dolayı.
Ne yani; durumu olduğu gibi kabullenmekten başka yapabileceği birşeyi olmayan, ve kellesi koltuğundayken, hayatı şu cadalozun ellerine teslim edilmiş haldeki adamın çelimsiz bedeninde yılan misali dolaşıp da tüylerini diken diken eden buz gibi parmakların sahibi doktor müsveddesininin de gözleri önünde, böbrek - dalak - ciğer - kornea ve daha işe yarar hangi organı varsa kesilip çıkarılırken;
ve tarifi imkansız azaplardan kurtulmak için "beklediği ecelin çabuk gelmesi adına dualar ederken", ölümlerden ölüm beğenme şansı bile olmayan şu zavallı adamın;
telefonda KS ile konuşurken takındığı candan - sevimli - etkili ve karşısında akan suları durduracak halinin altında bir şeytanı barındıran o kadın "kendisini kocasına becerttirerek" keyif mi alacaktı?
Yaşattığı vahşetle "tüyler ürpertici bir sonla" şu dünyaya veda edecek adamın kanlar içindeki o doğranmış hali ona hiç "herhangi bir çeşit" pişmanlık yaşatmayacak mıydı???

Bütün vücuduna hücum etmiş olan ve "stres hormonu" olarak tanımlanan kortisol'un etkisiyle DoH'u dürttü KS panikle.
"Bu böyle devam etmemeli! Gammaz olmasa tilki pazarda gezermiş DoH! Çabuk birşeyler yap, çabukkk! :("...
Klavyeyi alan DoH, koordinatlarını belirlediği villanın adresini ve orada o an yaşanılanları hem o bölgedeki hem de bütün ülkedeki Emniyet Müdürlüklerine "Acil" ön belirteciyle işaretlenmiş şekilde mail attı.
Yahudi kadının laptopundaki kendine ait bütün izleri silmeyi de unutmadı.
Çünki büyük ihtimalle dakikalar sonra, o villayı güvenlik güçleri basacaklardı.
Ertesi günkü bütün ulusal gazeteler;
organ nakli olayını mafyavari yöntemlerle gerçekleştirmeyi alışkanlık haline getirmiş, ve daha önce de büyük bir baskınla suçüstü enselenmiş olan doktorun "son kurbanına" kıyacağı, ve organlarını zengin bir yahudi fabrikatöre takacağı esnada yakalandığını;
korkudan konuşamaz haldeki bir yoksulun kurtarıldığını, doktora finansal ve sosyal çevre sağlayan bir karı kocanın da adliyeye sevkedildiğini yazıyordu…
Fakat sürmanşet veya manşetleri süsleyen o haberde;
güvenlik güçlerine gönderilen binlerce ihbar eposta'sı ve kaynağı konusunda tek kelime bile yoktu...
***
{48}
**********
FOTOĞRAFÇININ RUH HALİNİN FOTOĞRAFLARI
***********************************************************

AKLIN MANTIĞIN TERKETMİŞ OLDUĞU
VE KARGAŞAYA BULANIK HALDEKİ ZİHİNLERİ,
METAPSİŞİK PSİKOLOJİNİN DE YARDIMIYLA,
KİTAPLARI İNCELEMEKTEN ÇOK DAHA KOLAY BİÇİMDE İNCELEYİP;
YİNE KENDİNE ÖZGÜ VE
SESSİZ SEDASIZ GÖZLEMLER YAPTIKTAN SONRA,
BİRTAKIM DERİN MANALAR ÇIKARARAK
BİRTAKIM SONUÇLAR ELDE EDER;
DÜŞÜNCELİ - TECRÜBELİ - MARİFETLİ VE
KURNAZ BİR ADAM OLDUĞUNU
KANITLADIĞI KARŞI TARAFA,
BÖYLE BİR KİMSE İLE BİRLİKTE OLMANIN
BULUNMAZ BİR NİMET OLDUĞU FİKRİNİ
KOLAYCA YÜKLEYİVERİRDİ...
***

"- Bir erkeğin bu yazıları yazmış oluşu ne tuhaf bana göre.
Dünya üzerinde bu tip duyarlı erkekler var ve ben gençliğimin 25 yılını bir hödüğe harcadım, acınacak bir hayat yaşadım :( "...
Böyle diyordu MSN'deki kadın.
Ümran'dı adı…
"- Fazla büyütmemek gerek. İnan ki ben de son derece geniş bir kültüre sahipsem de, çok cepheli bir sanatçı olamadım.
Sadece, dünyamın tamamını kelimelerle ördüm daha çocukluğumdan itibaren, onlarla duydum - gördüm - düşündüm ve onları "en kıymetlim" yaptım zaman içinde.
Olay bundan ibaret" diyerek kadının ezginliğini biraz olsun yumuşatma yoluna gitti Kelimelerin Sihirbazı (KS) ve günlerce sürdü sohbetleri.
Fotoğrafçıydı Ümran ve büyükşehirlerden birinin en eski esnaflarındandı. Konu "Mutsuzluk" olduğunda da birhayli eski ve kıdemliydi. Aslında artık, yani 50 yaşındayken, yaşamasını bilen bir kadındı ve kazandığı paraya kölelik etmek yerine ona hükmedebiliyordu, fakat çok mutsuzdu.
"Herhangi biriyle 1 batman tuz yemedikçe neyin nesi olduğu bilinemez" sözünden haberi olmadığından, kendisinden 25 yaş büyük bir yerel gazeteciyle "aşık oldum" sanarak ve cemiyetteki şatafatına aldanarak evlenmiş;
1 batman tuzun yaklaşık 9 kg ettiği ve bunun da yemeklerde tüketileceğinin kastedildiği düşünüldüğünde, işte tam o kadar zamanı kavga - dövüş - aşağılanma - suçlanma ile geçirerek;
tam ayakları suya erdiğindeyse, dünyaya getirdiği 3 çocuğunu nazara alıp da terkedemediği kocasının hışmına 25 yıl boyunca uğrayarak geçirmişti "geride ne kadarı kaldığını kestiremediği ancak birzamanlar çok uzun bir yolculukmuş gibi görünen" yaşamının büyük bir bölümünü.
Şimdiyse; gezegenin bu derece daralabileceğini hiç hesaplayamamışlığıyla, artık 75 yaşında olan ve huzur evine yerleştirdiği kocasının bitmek bilmez sağlık sorunlarıyla, 3 yavrusunun hergün artan marafları varken gündemde işyerini kapatmışlığıyla, gün geçtikçe daha bir köşeye sıkışıyor;
alelacele taşındığı annesinin evinin odaları onu daha bir ürkütüyor;
o da panik içinde küçük kızının odasına sığınıyor ve laptopu açıp KS'nin "bedbahtlık" üzerine yazdığı makaleleri okuyordu facebookta.
Velhasıl günleri, iç parçalayan ve hüzün yağmurları yağdıran şarkılar söyleyerek geçiyordu…
Pişmanlık dereceleri günbegün artan evlilikler, sadece karı - koca - çocuklar için değil, önce yakın akrabalar sonra da bütün sosyal çevre için de azap verici birhal alır.
Öyle ki, bu tip evlilikler, herşeyiyle dörtdörtlük tasarlanmış ve "sabır denen büyük makamın ustalıkla kullanılmasıyla" meydana getirilmiş bir sanat eserinin üzerine kova kova su dökülmesini andırır.
Önce su azıcık bir zarar verir ve gözle tam görülmez kaybın büyüklüğü. Fakat geçen zaman muhakkak çürütür o eşsiz eseri.
Aşkın bile aldandığı bu tip izdivaçlarda da tek bir suçlu vardır : Karşı taraf(!)

Mesela Ümran'ın eşi, kendi kişisel yetersizliklerini - sonuçları ağır yanlışların sorumluluklarını - kendisine yakıştıramadığı ne varsa karısına yükleyerek, onda, süreklilik içeren bir "suçluluk duygusu" meydana getiriyor;
kendisi günde 1 tane köşe yazısı yazarak keyif çatarken, karısına bir internet kafe ya da fotoğrafçı dükkanının bütün yükünü reva görüyor, güzel paralar kazanmasına rağmen de onu aşağılayıp eziyordu.
Bunun altındaysa büyük ihtimalle Ümran'ın alımlı ve çekici bir çerkes kızı olmasının yanısıra, aralarındaki yaş farkının doğurduğu kıskançlık yatıyordu.
Yıllar yılı demir yalayıp ateş püskürten bu egoist adamın ellerindeki Ümran ise, artık kontrol edemediği stresi neredeyse bir yaşam biçimi haline ister istemez getirmiş, kişisel farkındalığını da yitirerek bu yaşam tarzının bedellerini önce kendisi ödemeye kalksa da becerememiş, ayakta duran ne varsa maddi - manevi yıkarak çevresindeki sevenlerine de pay etmişti.
Kocası olacak olan o övüngen adam en sonunda elden ayaktan düşerek önüne bakar hale gelmişse de, öfke - üzüntü - nefret - kin vb. duygulara uzun süre maruz kalan Ümran, içine düştüğü bu duyguların girdaplarından bir türlü kurtulamıyordu, ve bu durumu da KS yaptıkları her mesajlaşmada hissedebiliyordu.
Tam, "- Artık elden ayaktan düştüğünde huzurevine sürdüğün o zalim adama sırf çocuklarının babası oluşundan dolayı zarar vermek istemeyeceğinden;
ona yıkıcılığı yüksek bir pişmanlık yaşatmak, ki, sana da zaten bu kadarı yakışır;
belki kendini daha iyi hissettirecektir. Sonuçta bütün Semavi dinler bize düşmanlarımızı affetmeyi emrederken, dostlarımızı affetmek konusunda bir bağlayıcılık önermezler" diyecekken Ümran'a KS;
yüreğinin taa derinlerinden kopan ve diklik dolu sesi duyuldu DoH'un :
"- Bırak PC'den felsefe yapmayı da onu yanına çağır. Görmüyor musun kahırdan ölecek kadıncağız! Çağır ve birkaç gün tatil yapın, ama, Bekir'i de işin içine kat ve onun yazlığına giderek ne aktaracaksan birebir - yüzyüze sohbet ederken aktar.
Unutma ki, Tanrı sadaka veren kullarını sever, ve zenginlikleri de zenginleri de bu iş için yaratır zaten. Sen züğürt olduğuna göre, sadakanı ona ruhi pansuman yaparak ver.
Bunu yaptığında varlıkların tükenmez merak etme, çünki felsefe anlata anlata eksilmez!"…

Hiçbir seçimini Jakabo'ya - Sceptical'e - DevilofHacker'a ya da tek başına Kelimelerin Sihirbazı'na bırakmamıştı Hasan.
Onların öngörüleri mi eksikti - fikir denizleri mi kirliydi - zekaları mı kıttı da, herbir seçimde "Kalp" en gözde karar merciiydi ve, kendi beyanlarının ardından son sözü muhakkak ondan beklerdi?
Tabii ki hayır!
Ama hepsi birtek şeyden çok emindi :
Zekice ve salt mantıkla yapılmış seçimler her zaman "En Doğru" seçimler olmayabilirdi.
Yine öyle yaptı ve Ümran'ı davet etti.
O da dünden hazırmışcasına kabul ederek koşa koşa, şu çok beğendiği kelime sihirbazının yanına geliverdi...
Onlar rahat rahat konuşup dertleşsinler diye yolboyunca direksiyonu sahiplenen Bekir, Ayvalık'taki yazlığa ulaştıklarında, bir saki gibi her hizmeti üstlenmiş, Ümran ve KS'ye her psikolojik meseleyi masaya yatırabilecek fırsatı fazlasıyla vermişti.
Çok erken yaşlarında, daha genç kızlığında olgunlaşıverip de çok keskin bir pratik zekanın güdülediği, ancak, yaşadığı negatiflikler sonucunda yine çok erken yaşta aniden bönleşivermişcesine, veya birtakım gizli devlet meselelerine kafası takılıyormuşcasına bakışları sık sık bir noktaya dikilip kalan Ümran;
aslında içinden taşıverecek olan canlılığı "kararlı tutumlarıyla bağlayıp öldüren, ve onu derin bir bezginliğe iten depresyondan" an be an sıyrılıyor, önceleri "aklına hayaline sığdıramayacağı karmaşıklıkta bir ruh - karakter ikilisine sahip KS" ile yaptıkları "insan ve insan psikolojisi sohbetleri" boyunca saatler birer saniyeymişcesine akıp geçiyor, artık yazlığa vardıklarının ikinci gününün sabahı hızla yaklaşıyordu, ve hayatta hiçkimseyle böylesine doyulmaz sohbetlere daldığını, hiç durmadan tükettikleri biraların yoğun baskısına rağmen hiç bu kadar zevkli zamanlar yaşadığını hatırlamıyor;
bir kurbağanın kalbini durdurabilecek ya da psikosomatik birçok fiziki rahatsızlığa bile kuvvetle etki edebilecek yelpazedeki düşünce gücüne sahip KS'ye daha bir hayran oluyor, onun, yazılarındaki gibi basit ve monotondan yola çıkıp da zamanla zenginleşen biri olmadığını, aksine, her an zengin kelimeler kullanan usta bir hatip de olduğunu farkediyordu.
Bir insanı etkisi altına almakta gayet becerikli olan, bazen huyuna suyuna giderek onu evirip çeviren - bazen onun niyetlerini çözmüşlüğüyle kendi fikirlerine yürekten inandırabilen - bazen de güçsüzlüklerini sezerek veya onun dizginlerini elinde tutan kişileri beyninde sıfıra çektirerek hayatına müdahil olan KS;
iş "annelik ve yavrular" kısmına geldiğinde gerçekten çok zorlanabiliyordu.
Kocasıyla ilgili sıkıntıları, özetle, "Kusurlu olanı deneyimlediğin için artık kusursuz olana yönelmen daha kolay olacaktır, ve bu, insan hayatındaki çok önemli bir metodtur" diyerek aşmasına yardımcı olabilirken;
ismi zikredildiğinde, kaç yaşımızda olursak olalım tarifi imkansız duyguları içimizde akıştırabilen, dolu dolu bir ferahlama hissinin belirtilerini gözlerimizin parıltısıyla dışarı yansıtabilen, hayal - ümit - sıcaklık - ışık gibi nurani duyguları sevgi - şefkat - korunma ile harmanlayarak;
hayatımızdaki en savunmasız - en "rüzgar önünde savrulur" - en "kaygan zeminlerde sağa sola çarpa çarpa sürüklenir" birhalde dahi olsak, beden ve ruhlarımıza sinmiş korkuların kuşatmışlığından sıyrılarak "iç organlarımız gıdıklanıyormuşcasına" insanoğlunu mutluluğa sevkeden "Anne" lakaplı özne sözkonusu olduğunda;
KS bile cümle kurarken tedirginlikler yaşardı.
Çünki, bir anne için "Çocukları" konusu, güneşin yer küreye her sabah yüz göstermesi derecesinde hassastı.

Konu konuyu açarak sohbetlerinin ucu;
kafkasyadan henüz gelmişcesine ışıl ışıl bir haldeki, ve büyüdükçe de güzelliğinin artacağı çok belli olan, içli, mazlum ve çilekeşliğe yatkın küçük kızına;
giyim kuşamı, tavırları ve konuşma tarzıyla tam bir züppeyi andırsa da aslında oldukça hayalperest, romantik ve iyi yürekli bir delikanlı olan oğluna;
kıskanç, asi, dedikoducu ve yalancılığı huy edinen, güzel ve kibar görünüşlü büyük kızına dayandığında;
Ümran'ın sesi bulundukları salona bir gurultu misali yayılıyor, "açlık ve soğuğa uzun süre maruz kalmış çelimsiz bir kafes kuşu" gibi titrek titrek ulaşıyordu KS ve Bekir'in kulaklarına.
"- Bu dünyada herşeylerine hazırlıklı olmalısın onların. Mesela; al anne bu senin torunun diyerek bile çalabilir kapıyı birgün büyük kızın" dediğinde KS, Ümran çok hiddetlenmiş ve bu "kabul edilemez" savından dolayı onu birhayli paylamıştı.
Öyle ya; ona göre çocukları hala çayır çimen kokuları üzerine sinmiş - saç baş biryana dağılmış - yaramazlık ve haşarılıkları bile oldukça sevimli yabanilerken;
kendisiyse "spor blüzler ve kolları sıvalı hırkalarına eşlik eden daracık kot pantolonlarıyla" çocuklarının en yakın arkadaşıydı, ve zaten hiç topuklu iskarpinler üzerine "taranarak sıkı sıkıya toplanmış saçlarla" tüneyen, ve resmiyeti hemen farkedilen siyah elbiselerle de bu ciddiyeti süslenen olgun - ağır bir kadın olamamıştı.
Hem kızı hem arkadaşı olan bekar birine de böyle absürt bir olayı dünya biryana yıkılsa yakıştıramazdı…
İkinci günün sonunda çok yoruldular üçü de. Bekir salona hazırladı yatıp dinleneceği döşeği, Ümran'la KS'ye de içinde iki ayrı yatak olan bir başka odayı verdi dubleks mekanın üst katından.
Sevgili olmadıklarından Ümran'a hiç ilişmedi KS, fakat, ateşle barut olduklarını ve "Dost dostun eğerlenmiş atıdır" söylemine binaen onunla sevişmek istediğini birkaç şekilde ima etti.
Ümran tarafından da terslenmeye varan biçimde reddedilince, ister istemez sinirlendi, çaldığı sazı anında ters çevirdi.
"- Böyle alkol yüklü günler ve gecelerden sonra ben, gerekirse paramla satın alacağım bir fahişeyle bile yatarım. Ama bu kadın bulmakta zorluk çektiğimden değildir. O an sadece seks gereklidir. Derdim de altıma serilen kadınla değil, kendimledir.
Olaylara bakış açımı kastederek olgunluğuma defalarca hayran olan ve hayat felsefelerimde büyük teselliler bulduğunu söylerken beni gerçekten tanıdığını umduğum sen, belki de kocandan başka kimseyle seks yapmamışlığın çekingenliğiyle beni reddediyorken birşeyi atlıyor, ve bizim erkeklik organımızın hiç olmazsa ele gelebildiğini unutuyorsun.
Dilersen sırtını döner yatarsın orada rahatça, dilersen de ben kendimi tatmin ederken izleyebilirsin. Daha önce, canlı birşekilde, mastürbasyon yapan erkek görmediğinden de eminim! :D" dedikten sonra;
onun gözleri önünde sıyırıverdi şortunu, ve alabildiğine tahrik olmuş birhalde, fahişelerin bile sahip olamayacağı dokunuşlarla uyararak aletini, yaptı mastürbasyonunu.

Ümran'ı bilerek kışkırtan ve onu "keşkelerle belkiler" arasında bırakırken, biryandan da utangaç ve şaşkın hareketlerine zihninden yansıyan;
"Allah'ım! Şu adam geniş geniş 31 çekiyor gözümün önünde ve odaya yayılan erkek çamaşırı kokusu aklımı başımdan alırken, kafa derimden ta uçlarına kadar terleyen saçlarım bile "bizi şu cinsel organın sahibinden mahrum bıraktın ya, yuh sana!" diye söylenirken, ense köküme de zonklama şeklinde ağrılar saplanıyor. Of yaa, off :((";
şeklindeki hayıflanmaları okuyabiliyor, bu yüzden de hemen boşalmıyor, ağırdan alıyordu.
İşi bitince de, yan yataktan kafası alt üst olmuş halde onu izleyen Ümran ile hiç gözgöze gelmeden yattı uyudu…
Üçüncü günün ortalarında gelen telefonla Bekir Balıkesir'e dönmek, Ümran ve KS de Altınoluk'a geçmek zorunda kaldı. Evi havalandırıp birer bira açtılar ve karşılıklı duran çekyatlara yayıldılar.
KS zaten farkındaydı Ümran'ın dün gece izlediği mastürbasyon showdan sonra "Çağırsalar da gitmesem, çağrımasalar da küssem" ruh halinden çoktan çıktığını, ama ne zaman patlayacağını kestiremiyordu, ki, henüz ikinci biralarını yeni açtıklarında, ansızın, "Sev beni" deyiverdi :D
Yaşamı boyunca "farkındalık yüklü bir aptallık her savaşı kazanır" mantığıyla hareket eden DoH'un;
gülümsemesini tutmaya çalışırken billur berraklığını andıran kahkahalarının arasından süzülen "- Yalvart onu! Dilesin senden becerilmeyi!" şeklindeki söylemi kulaklarında çınlarken KS'nin, ona çenesini kapatmasını çok kesin bir ruh hareketiyle belli ederek Ümran'ın yanına geçti, ve bir yalvarış ifadesini çoktan takınmış haldeki dudaklarını ıslakça öperken, biryandan da sarılarak kendine doğru çekti.
Çırılçıplak hale getirdikten sonra da;
yıllar boyu yeterince doyurulmadığından dolayı fazlaca eskimemiş olan nefis sarışın teninde aşk ve ihtiras yüklü dudaklarıyla her öpüşte Ümran'ı tarifsiz hazlarla eritiverecek şekilde, en kuytu yerlerine varana dek dolaştı, dolaştı.

Yıllarca anlayışsız bir koca elinde cinsel çekiciliği zedelenen, ve hissetme yeteneğini bile kaybetmek üzere olan;
en çok da bacakaraları gergin haldeki etleri KS sayesinde dirilmiş, can suyu almış, içinde patlayan flaş ışıkları eşliğinde defalarca boşalmıştı.
KS'nin, cinsel organının içinde tekrar tekrar dolaşmaya başladığını her hissedişinde yarı baygın bir vaziyetteyken samimi bir şekilde gülümseyip;
"- Ah, ben dün akşam seni sadece izleyerek ne büyük ahmaklık etmişim. Al beni. Nasıl istiyorsan öyle becer beni!" diye mırıldanıyordu…
Sayısını bile hatırlamadıkları birleşmelerin kritiğini onlarca bira eşliğinde Altınoluk Deniz Feneri'nin hemen dibine sere serpe yayılmış halde yapıp gülüşürlerken, "Ara beni" şeklinde bir SMS düştü Ümran'ın telefonuna.
Büyük kızındandı ve hiç vakit kaybetmeden aradı.
Konuşma uzadıkça ve Ümran'ın kullandığı "ama, ama nasıl olur yaa?'ların" sayısı arttıkça, hava birkaç kat daha elektrikleniyor, Ümran'sa kendisini kaçamak da olsa göz hapsinde tutarak tek yanlı duyabildiği şeylerden anlam çıkarmaya çalışan KS'den gözlerini kaçırıyor, sanki canını oracıkta teslim ediverecekmişcesine güçlü bir iç çelişkisi yaşadığı da her edasından her halinden belli oluyordu.
Telefonu kapattığında sustu.
Gözlerini denizdeki bir noktaya dikti ve uzun uzun sustu.
Sonra da, "- Tanrı olmadığın kesin, ama lütfen söyle bana Hasan sen nesin? Yoksa herşeyi bilebilen bir müneccim misin? Hamileymiş kızım ve kürtaj için de son safhadaymış. Tanıdığım ve döndüğümde öldürecek olduğum bir çocuktan hamile kalmış!" diyerek hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Yıkılmıştı.

Ümran'ın kalbindeki acıları birkaç gün içinde "reddedemeyeceği yüzlerce öğüt ve ahkamlarla" sanki bir nurla arınmışcasına dindiren KS;
tek bu karmaşık döneminde bir aptallık yapmasın diye;
kızını ölmüş farzetmesini istedi ondan ve, ölen bir insanın gömülüp de cemaatin geriye döndüğü anlara kadar olan seramoniyi beyninde detaylı birşekilde yaşayarak idrak ettiğinde;
şu hamilelik olayının önemini nasıl da yitirivereceğini, ve, bu dünyada asıl neyin önemli olduğunu layıkıyle kavrayabileceğini tam manasıyla telkin ederek sarstı, kendine getirdi.
Yetmedi, "Ana üvey olunca baba gavur olurmuş" diyerek, kalktı, onların yaşadığı kente taşındı.
Ümran hayatını tamamen toparlayıp işlerini halledene, ve birgün gelip KS'ye;
"- Ama sen beni hiç pikniğe - lunaparka götürmüyorsun!" dediği an'a kadar, yani kendi yokluğunda bir boşluğa düşüp de ne kendine ne ailesine zarar vermesin diyerek kolaçan ettiği kadının, artık hayat enerjisiyle dolduğuna kanaat getirene kadar, ki bu 3-5 ay sürdü, onların şehrinde yaşadı…
Yola kendi kendine devam edebileceğini anladığı zaman da kıytırıktan bir bahane uydurup, hayatları sahiplerine emanet ederek o kentten ayrıldı;
kendi memleketine, kendine kaçtı...
***
{49}
**********
KIRMIZI TURPTAN DÜĞME
********************************

SAMİMİYETSİZLİK, SAHTE HAYAT, REZALETLERE GEBE OLAN
VE AHLAK DÜŞKÜNLÜKLERİNİN PİRİ SAYILAN "YALAN";
YAKIŞIKLI ERKEK YA DA ZARİF KADIN ELDE ETTİRECEĞİ UMUDUYLA,
KAİNATIN EN DOĞAL ŞEYİYMİŞ GİBİ ATTIRDIĞINDA KENDİNİ ORTAYA,
VE ASLINDA ACİZ'İN BİLİNÇALTINDA YERLEŞİK,
VE TABİATIN KENDİSİNDEN ESİRGEDİĞİ
NOKSANLIK DENEN NEYİ VARSA
HEPSİNİN İNTİKAMINI ALMAYA YÖNLENDİRDİĞİ AN;
YALANA MARUZ KALAN TARAF
ARTIK KENDİNİ SULARA KAPTIRIP GİDEN
GICIRTILI VE KÖHNE BİR GEMİ GİBİ HİSSEDER DÜNYA ÜZERİNDE.
GÖZLERİNDEN YAŞ BİLE AKMAZ,
LAKİN,
KALBİNİN BİR YAŞAM BOYU AĞLADIĞINI
ÇOK NET DUYABİLİRSİN...
***

Takvimler 2009'u gösterdiğinde,
sayfasındaki hayran, yani okuyucu sayısı milyonu aşmıştı.
Erkek okurların sayısı da, genelde "kadın - kız tavlama amaçlı" kullanılmasına rağmen facebook'un, hiç de azımsanamazdı.
Kelimelerin Sihirbazı'nın yazılarını büyük iştahlarla bekliyorlar, okuyorlardı.
Okudukları meydandaydı çünki eleştiri - yorum yapıyorlardı.
O, binlerce - onbinlerce - yüzbinlerce erkeğin gayesi de yaşanan bir olayla KS tarafından anlaşıldı ama, daha başkalarına da zaman içinde rastgelmişse de, haberi olmadan cereyan eden benzeri durumlar kimbilir kaç kez tekrarlanmıştı…
"- Cemmmm!" diyordu, MSN'in öbür ucundaki ay parçası görünümlü kadın.
"- Şşşttt, CEMMM! seni yakaladım!".
Kelimelerin Sihirbazı ise anlam veremediği bu hitap şekline, sadece "?" yazarak cevap verdi.
"- Üff aşkım yaa, uzatma işte yaa.
Sen söylemesen de sayfanı buldum işte yaaa.
Ayrıca harikasın biliyo musun?
Diğer yazılarını da okudukça sana birkez daha aşık oldum.
Mucckkk".
"- ???".
"- Aşkım kızıyorum ama.
Ne bu böyle soru işareti soru işareti yaaa!".
"- İsmim Cem değil bu bir. MSN'deki ve facebooktaki resimlerine bakıyorum da;
seni hayatım boyunca hiç görmedim, bu da iki.!".
Israrındaki direnci biraz olsun kırılan kadın sordu : "- Peki siz kimsiniz???"
"- Hayran sayfamın başlığında yazıldığı gibi, Kelimelerin Sihirbazı benim adım!"…
Bir müddet sessizlik olduktan sonra,
herbir harfinden gözyaşları döküldüğü hemen anlaşılan,
şu cümle düştü MSN'in konuşma balonuna :
"- Sihirbaz! Allah Seni Kahretsin!
Aptallığım için beni de!
Üstüne üstlük canımı da alsınnn :(((".
"- Gerçekten sen şu Cem denen orospu çocuğu değilmişsin!
Telefon ettim ve acı gerçeği az önce öğrendim :((("…
Annesini ve babasını küçük yaşta kaybedince, amcası ve yengesince üstüne titreyerek büyütülmüş, doktora seviyesine dek okumuş, iradeli ve istediklerinden emin, çokça kültürlü, genç ve güzel bir kızdı İrem.
Modern çağın gerektirdiği şekilde büyümüşse de, inançları konusunda da yeterince eğitilmiş ve dininin emirlerini de hiç yabana atmayan bir yapıdaydı.
Fakat hem karakter hem de öğreti bazında ne kadar güçlü olursa olsun, öğrendiği gerçeğin yıkıcılığından ve içinde kaynaşarak çıldırtıcı boyutlara ulaşan duygular yüzünden kafasındaki her dengeyi kaybetmekten çok korkuyor, kuş gibi çırpınıyordu. Bu çırpınışları da Cem isimli adama bedduaları eşliğinde bir durulup bir hareketleniyordu.
Facebook'ta bulmuştu onu Cem, ve ilkbaşlarda peşinden koşturup da sıradan "İlan-ı Aşk" kelamları ile gönlünü çalmaya giriştiğini düşünse de İrem;
hiç ummadığı derecede özgün şiir - nesir karışımı yazılarla birlikte harmanlanmış "klasik müziğin en çarpıcı örneklerinden seçilerek hazırlanmış" videoları gördükçe, daha doğrusu, "o yazıların içerisinden fırlayan ve karşı konulmaz tatlılıktaki bir çift kadife gözü" satır aralarında farkettikçe;
yazıların sahibi sandığı o "güneş kadar aydınlık bir manevi güzellik taşıyan, ve candanlığı sonsuzluğa uzanan muhabbetlere gebeymiş gibi görünen" çocuğa kayıtsız kalamamış, onu mahzun etmeyi her ne şartta olursa olsun kendine yakıştıramamış, kalan hayatının sonuna kadar "maddi ve manevi olarak fedakarlık - taviz - hoşgörü küpü haline dönüşerek" evlenmeyi bile kabul etmişti onunla.
Nasıl evlenilmezdi ki onca güzelliği kaleminin ucunda taşıyabilen bir adamla?

Hatta, ısrarlarına dayanamayıp, evlilik adına fol yok yumurta yok iken yatağa dahi girebilir, en önemli varlığı saydığı bekaretini bile ona feda edebilirdi rahatlıkla...
"- İyi de, bütün bu yaşananlarda benim payım ne ki, Tanrı'nın lanetini üzerime okuyorsun İrem?" deyince Kelimelerin Sihirbazı;
sözümona o "Heybetli" beynine aşık olduğu için verdiği kızlığını geri alamayacağını bilinciyle, ve o beynin ürettiklerinin asıl sahibinin Cem değil de KS'nin çıkmış olmasıyla hüngür hüngür ağlarken, biryandan da yaşlı gözlerinin içinden "kendini bekleyen karanlık geleceğin senaryosunun kızlık zarı kanıyla yazılmış sayfalarını" okuyabiliyordu.
"- İnan bana Sihirbaz" dedi, içini derince bir çekerek;
"- Kendimi, bayram hediyesi erkenden eline verilmiş koyun gibi hissediyorum. Hediye, "gerçeği öğrenmiş oluşum", ama, bayram sabahı da kurban edileceğim. İşte bu haldeyim. Çok ama çok dertliyim. Bir kurbanlık bayramın gelişine sevinir mi sence :( ?"...
İnsanoğlu, tam olarak ne yapacağını ve nerde kullanacağını bilmese bile, sahip olma - birikim ve donanımı olmasa bile, başarılı ve güçlü olma - yapabildiği şeyleri sergileyerek de pohpohlanma güdüleri kalplerine enjekte edilmiş halde şutlanırlar Tanrı tarafından dünyaya.
Erkekler de; bu üç güdülenimin tamamını "kadınlar" üzerinde kullanır.
İş hayatındaki başarılar - lüks ve konforlu yaşam - yakışıklılık ya da benzeri her ne varsa peşine düştüğü bir erkeğin, git bak, ta ucunda "güzel kadına ulaşabilmenin ezikçe içgüdüsü" vardır.
Tıpkı KS'den aşırdığı yazılarla da olsa bunu yapan Cem gibi.
Biran için kadınları kaldıralım bakalım yeryüzünden, hangi erkek para - güç - kariyer - okul vs. için kılını kıpırdatacak?
Sakal traşı bile olmazlar, yeyip içip geniş geniş uyurlar…
"- Dinle İrem'cik. Boş çuvalın ayakta duramayacağını bilmeyen bu tip erkekler, kapalı ve kendi kabuğuna çekilmiş bir vaziyette ömür tüketirken;
aslında "libido'nun" dürtmesiyle harekete geçip yakasına da aşk sandıkları takıştırmayı yaparken, beğendiği kadına musallat olup, mektupla - kıskançlıklarla - hayali rakiplerle - silahla - tehditle - intihara meyille - cinnet seviyesinde sırnaşmayla elde edemediği an O'nu;
karganın bülbülü taklit etmeye çalışırken kendi ötüşünü unuttuğu misal, tutup başkalarındaki güzellikleri çalıp da "sözde sevdiğine" sunduğunda emeline ulaşacağını sanarak, temelsiz bir birlikteliğe kanat çırparlar.

Malum, rağbet her devirde güzel ile zenginedir.
Cem de benim zengin yazılarımı copy+paste yapıp (çalıp), sen "güzeline" sundu, ve sanırım facebookta yapan çok bunu.
İnan yaşadıklarını duyunca, keşke şu yazıları yazmasaydım bile dedim, ve böyle olmasını hiç istemezdim, fakat emin ol ki gücüm bu tip şerefsizleri engellemeye yetmez, ve ben de şu dangalaklıklar furyasının büsbütün dışında kalamam çünki yazmayı seviyorum ve bırakamam.
Hikayelerimde sürekli olarak "davranış bilimlerinin sıradışı olanlarına" değinip, tenkit veya takdir edip hükümler verirken oldukça keskin biçimde, senin şu yaşadıkların gibisini dimağıma yeni depoluyor, şaşırıyorum. "Senin için ne yapabilirim irem?" diye de sana sormak istiyorum :("...
"- Ben onu beyni, beyninin güzelliği, güzel fikirleri için sevmiştim, ama şu an "o sevda" gözyaşı olarak akıp gidiyor gözlerimden. Çünki aslında "senin yazılarını çalan ve bana yollayan" o kalleş hırsızı değil, seni sevmişim. Fakat bizim adetlerimizde kadın ömrünce tek bir erkeğe sunar kendini, ve bu yüzden de sana ellerimi uzatıp da "Tut n'olur" diyemem. İçim kan revan halde tükenip gitsem de bunu diyemem, ikinci bir erkeğe kendimi veremem. Adını koyamayacağım birsürü karmaşa beni beklese de bundan sonraki hayatımda, yaşama karşı duyacağım isteksizlik içimin heryerine yayılsa ve damarlarımın her zerresine işlese de, şu yaşadığım "kandırılma ve aşağılanmayı" gururuma hiçbir zaman yediremesem de, ki, eminim bir kadının daha aşağılanmış bir durumu olamaz;
sokak köpeği gibi yalnız birşekilde ordan oraya savrulsam ve hiçbiyere sığınamasam da, kendimden her saniye utanç duysam ve hatta iğrensem de;
mecburum geri kalan ömrümü bir rahibe gibi yaşamaya.

Tek bildiğim, hiçbir zaman elle tutulur eylemlere dönüşemese de hiç eksilmeyecek senin "beynine ve yazılarına" olan bu bendeki sevda.
Yarından tezi yok Kanada'ya, ablamın yanına gidecek, büyük ihtimalle de inzivaya çekileceğim.
Fakat senin "başkalığını" ve beyninin göklerden inmişliğini asla unutmayacağım.
Ne tuhaf.
O yazdıklarınla hiçbirşey istemedin benden ama, herşeyini bana, sen farkında olmasan da, veriverdin.
Keşke gerçek yaşamda da sen doldursaydın içimi ve hiç görmeseydim o Allah'ın belası Cem'i :(("...
Sonra offline oldu İrem.
KS bir seslense DoH anında gelir ve İrem'in yerini sanki orada yaşıyormuşcasına tespit edebilir, onun peşinden gidebilirdi.
Ama yapmadı.
Çünki, İrem'in bu tercihinin "en doğru tercih" oldup olmadığını yeryüzündeki hiçkimse bilemezdi.
İlişmedi, müdahale etmedi...
***
{50}
**********
KOŞULSUZ TESLİMİYET
******************************

BİR BUYURAN VARSA BAŞINDA,
GERÇEK ÖZGÜRLÜKTEN BAHSETMEK ZORDUR.
BU BAĞLAMDA,
KAFALARIN KASVETLİ VE SOĞUK EVLİLİKLERİ YANINDA,
KALPLERİN SICAK - ÖZVERİLİ - DURU BAKIŞLI - İÇTENLİKLİ
EVLİLİKLERİ YEĞDİR.
KALPTEN VE SINIRSIZCA SEVEN
KENDİNİ ALABİLDİĞİNE ÖZGÜR HİSSEDER,
RUHU DA BEDENİ DE TAŞAR ve
ORTAYA "DOSTLUK" ÇIKAR.
DOSTLUKLAR BAĞIŞLANAN DEĞİL
KAZANILAN ŞEYLERDİR,
VE DOSTUN KAPISINDAN
KORKAKLAR - BİRŞEYLER UMANLAR - ÖVÜNMEYİ SEVEN
YA DA ÖVÜLME BEKLENTİSİ OLANLAR GİREMEZLER.
ÇÜNKİ DOSTLUKLAR
SADECE AYNI RUH - KALP
MERTEBESİNDE OLANLARI BİRLEŞTİRİR,
VE KARŞISINDAKİNE
"AŞK OLSAYDI ARAMIZDAKİ,
AŞKLA SEVSEYDİN BENİ,
ZAMANLA BİTERDİ VE
NE YAZIK OLURDU BE DOSTUM"
DEDİRTİR...
***

"Tutku" denilen şeyin, insanın yüreğindeki en derin - en korunaklı - en gizli yerden açığa çıkan, ve sınırı - limiti - hacmi olmayan bir cömertlik - vericilik duygusunun kontrolünde olduğunu düşünmeye başladı Kelimelerin Sihirbazı (KS) ekrandaki iletiyi tekrar tekrar okurken…
Diyordu ki MSN'de ansızın beliren mesajda;
"- Selam Sihirbaz. Hani birgün gelse ve ölesiye aşık olduğum adamla evlensem - çoluk çocuğa karışsam - üstüne üstlük onları büyütüp de torun torba sahibi olsam, ve evliliğim boyunca zerre kadar mutsuzluk da yaşamasam kocamla; geriye dönüp baktığımda, o mutlu yıllar boyunca; sen beni her çağırdığında koşa koşa sana, ama sadece sana gelişimden, senin beni bir et parçası olarak görüp becerdikten sonra gönderişinden hiç pişman olmayacağım gibi; sevgili ve çok değerli kocamı da aldatmışım gibi hissetmem hiç.
Vallahi de hissetmem, billahi de hissetmem.
Çünki, hiç görmemiş olsam da yüzünü - fotoğrafını, yazılarının her satırıyla "kendimi kaybediyormuşcasına başkalaşan ben", seni, dünya üzerindeki hiçbir varlıkla aynı teraziye koyarak boy ölçüştüremem.
O "mana boyutunda", seni tartabilecek yapıda bir terazi var mıdır zaten onu da bilemem."...
Kendini bir an 1725 yılında Venedik'te doğup da yüzlerce kadını tesirinde bıraka bıraka ünlenen Giovanni Giacomo Casanova gibi hissetse de;
"Güldürme lan, bu suratla sen ve Kazanova olmak, ne alaka? :D" şeklinde söylenerek;
"Acaba oldukça basit - saf - cahil bir kadınla mı karşı karşıyayım, yoksa "Delilik" denilen ruhi ve güçlü yeteneğin bilgelikten daha ağır basabileceğinin farkındalığındaki bir dişiyle mi başbaşayım?" biçimindeki fikir sorgulamalarını bırakıp, detayları kendisinden öğrenmek üzere, 18'ine henüz yeni girmiş olan "genç kız Emine" ile sohbete girişti...
Birine methiyeler düzmek ve ona yaranmak çabasıyla hareket eden kişinin asıl amacının, o kişiden bir beklentisi olması ya da ondan kazanç sağlaması insanların doğasında varken;
KS'nin yazılarını okumaya başlamadan önce "beyninin havasının tamamen puslu ve anlam veremediği sıkıntılar içinde" olduğunu söyleyen Emine, kendini çok zorlasa da içinden çıkamadığı - karabasanlarla dolu - sabahın ayazlarında bile terlemesine yol açan - ve sanki bileğine bağlanmış da günyüzüne çıkmasını engelliyormuşcasına karanlık yalnızlıklarda onu boğup duran kurşunvari ağırlıklardan kurtulmasına vesile olan bu yazıların;
onu o kötü düşten uyandırdığını - hayata karşı olan bütün tedirginlik ve ürkekliğini çekip aldığını - güveni sıfıra inmiş halde, hızla, bilinmeyen çıkmazlara sürüklenirken, altında kıvranıp durduğu yorganı üzerinden çekiverdiğini, ve mavi bir gökyüzüyle yeniden göz göze getirdiğini "hiçbir çıkar ummadan" anlatabiliyordu KS'ye.
Samimiydi, çünki, 16'sı ile 18'i arasını "aşk sandığı" birliktelikler yüzünden akıl hastanelerine gide gele geçirmiş, yaşadığı buhranlar kalıcı hale dönüşürken sevdiği adamın da çekip gidişiyle birlikte, Bakırköy'deki hastane tarafından isminin önüne "Deli" lakabı takılarak mimlenmişti.
O mimi resmi kayıtlardan kaldıramayacak olsa da, yaşadıklarının "her an bir diş daha kopararak canını yakan kelepçelere dönüşmesinden" kurtulmasının, ve "azap vericiliği çok yüksek olan karışık duygularından kolayca sıyrılmasının" tek sebebi KS'nin sihirli kelimeleriydi…
"- Herşeyi anlarım da, daha konuşmamızın girizgahında ortaya attığın bu aptalca fedakarlığa inan benim bile aklım ermiyor, ve, ben tarafından soluk aldırmaz birşekilde büyülenmişsin de, yine benim uğruma "en kötü akibetlere dahi koşa koşa gidebilecekmişsin" gibisindeki bu davranışın dehşete düşürüyor, ne diyeceğimi şaşırıyorum.
Kaldı ki sana, sen yaştaki gencecik bir kıza, çok güzel de olsa, hiçbir söz vermedim, vermem.
Zaten sözlerin de ne fiziki ağırlığı - ne şekli - ne de bağlayıcılığı vardır, ve, bir zaman sonra hem "söz veren" hem de "verilen sözlere güvenen" muhakkak aldanır." yazdı KS Emine'ye ve sohbet koyulaştı.

"- Al işte! Ailem beni deli sanıyor, sen ise sümüklü bir kız çocuğu!
Oysa ikisi de değilim, ve hem fiziki anlamda hem de beyin düşünüldüğünde tam manasıyla bir yetişkinim ben!" diyerek KS'yi iyice bunaltıp da peşini asla bırakmayacağının sinyallerini verirken Emine;
kısıklığına rağmen içindeki şimşeklerin besbelli olduğu gözleriyle DevilofHacker giriverdi sahneye ve;
"- Yaz telefon numaranı ve o övündüğü fiziğindeki her uzvun santim santim fotoğrafını çekip göndermesini iste. Beyninin fotoğraflarını sen zaten çekersin milim milim :)
Kadınları kaçıran bu taktik daha önce de hep tuttu biliyorsun :D" diyerek şeytani bir kahkaha attı...
Babası eski bir sabıkalı ve öfkeli bir adam olduğundan;
kızkardeşi - annesi - kendisi heran baskı altında yaşayıp giderken tanıştığı bir oğlanı çok sevip de onunla evlenmek istemesi karşısında "ev hapsi" uygulamak gibi bir yönteme başvurunca;
Emine de o delikanlıyla kaçmış, kısa süre de Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki bir otelde "aşk'ı olan gencin" onlara "yeni hayat" kurabileceği umuduyla yaşamış, korkup vazgeçen ve onu yalnız bırakan delikanlıdan sonra ağına düştüğü depresyonun etkisi biryandan örselerken "çocuk kalpliliğini", öbür yandan yıldırıcı baba - doktor ikilisinin dayatmalarıyla "bu dünyada 50'li yaşlarına dek ne hali varsa görmüş kadar" olgunlaşan birisine dönüştüğünü;
topuklarının pembeliğinden saç uçlarının kırıklığına varıncaya kadar çok net biçimde çekilmiş fotoğraflarını MMS olarak gönderince yüzlerce kare olarak;
birbirlerine şaşkın şaşkın bakan DoH ve KS, Emine'nin hiç de şakası olmadığı kadar aynı derecede "Olgun ve Ağır" bir beyin taşıdığını farketmiş;
yıllardır bir amatör fotoğrafçılık kulübüne de üye olduğunu ise, yirmisine varmamış dinçliğinin - tenindeki ışıl ışıl zerafetin - gürbüzlüğü ve sapasağlamlığının damarlarında taşıdığı tertemiz kandan kaynaklandığını ve bütün organlarının yepyeniliğinin de "profesyonelce fotoğraflanabilmesinin nedenini" sorduğunda öğrendi KS.

Öyle ki;
yaşının 18 oluşuna rağmen "çok iyi gelişmiş bir kumral güzeli" olduğu o fotoğraflardan "sanki karşısındaymışcasına" anlaşılabiliyordu.
Gerçekten de fotoğraf çekme işinden iyi anlıyordu.
Üstelik o resimleri göndererek anında; KS'ye bahsettiği sevgi - dostluk - muhabbet besleme olayında hiç de maske kullanmadığını;
KS'yi bir ömür "seçme" ve bunda da gerçekten "sadakatle hareket etme" bağlamında hem samimi hem de kararlı olduğunu gayet net biçimde ispat ediveriyordu.
"Dost yoluna post olmalı" sözünü de "hakkını tastamamına vererek" doğruluyordu...
FGCM'nin Dragos'taki evinde geçirilen 3 günün sonrasında şiddetli bir kavga çıktı küçük bir meseleden dolayı, ve KS;
"- Bu kadın birgün beni çıldırtacak!
Zaten bunca yılı birlikte geçirişimizin yegane sebebi 2-3 ayda bir görüşüyor oluşumuz, ve affetmiş olsam da;
Halis denen gençle "birşeyler yapıp yapmadığı" konusundaki takıntımın öfkesini benliğimden birtürlü atamazken, neden benim üstüme üstüme geliyor yahu aptal saptal konularla, of ulan off!" diye söylene söylene içinden, kapıyı çarparak kendini sokaklara attı.
Küçük bir ilanda gördüğü "Güvenlik görevlisi ev arkadaşı arıyor" yazısı ise onu Beşiktaş'a, Ihlamur parkı civarına sürükledi.
Sakin mizaçlı bir günündeyse, telefonuyla oynaşırken, gözüne Emine'nin numarası çarptı.
"Acaba?" diye düşünüp, "İstanbul'da ve Beşiktaş'tayım. Eğer yanıma gelecek olursan, seni Karakartal heykelinin oradan alırım" şeklinde bir SMS attı.
"Sanırım bütün o mangalda kül bırakmaz sohbetler fos çıktı. Neredeyse 1 saat oldu ki, SMS'imi bile yanıtlamadı" diye içinden geçirirken;
gür - inatçı - yanlardan kırmızı kordelalar ile sıkıca boğulmuş saçları ve topacık kumral yüzündeki çocuksu gülümseyişiyle Emine'nin olduğu MMS ile acele toparlandı, BKM'ye doğru hızlı adımlarla yol aldı.
Çünki o MMS'in not kısmında "Kartal'ın yanındayım :)" yazıyordu, ve bu sıcak mesaj, o çocuk irisi samimi kız tarafından yollanmıştı...

Bu sahneyi ve detaylarını MSN'de laflarken çok hayallemişler çok konuşmuşlardı, ancak şu an, yürekleri "bir koşu atının kalbi kadar hızlı çarparken", soluk bile almadan, ve, gerçekten yaşıyorlardı.
MSN'de birçok kez "sen tam kucaklıksın" dediği Emine'yi dizlerine çırılçıkplak şekilde oturtan KS, önlerindeki masada duran ve loş odaya ateş kızılı ışıklar saçan laptop ile facebookta gezinen Emine'nin "artık omuzlarına dek inen ve bir ipek örtüyü andıran siyah saçlarındaki ve gülen gözbebeklerinin ekranda farkedilen yansıması eşliğinde";
onun diri memeleri başta olmak üzere tüm vücudunu yoğururcasına okşuyor, kulağına da, "- Seni kucağımda bütün gece sevebilirim. Bacaklarının arasından süzülen ıslaklığa ve çıldıracak gibi oluşuma rağmen, içine girip de hiç becermeden, şu büyük zevkin tadını sabahlara kadar yaşayabilirim.
Çünki, şu minicik karnında - şu sıcacık baldırlarında - şu cezbeden ayaklarında ve kıkırdak diriliğindeki memelerinde dolaşan parmaklarım seni bana akıtmaya yetip artıyor, müthiş keyif veriyor, ve ben senin içine akmasam da olur aletimden." diye fısıldıyordu.
KS'nin kucağındayken ayakları yere değmemesine rağmen, çok ani bir refleksle zıplayarak onun aletini tek hamlede içine alıveren Emine, KS'nin sözleriyle kızarıp "daha bir narinleşen daha bir güzelleşen" yüzündeki küçücük ağzından inlemeyi andıran derin bir "ohhh" sesi çıkardı ve bu ses;
kadın parfümeri endüstrisinden hiç yardım almadan "gül ve menekşe" karışımını andıran doğal kokusunu odanın her yanına bulaştıran şu 18'lik tazenin "teslim olduğu KS'ce becerilmekten aldığı enerji ve canlılığı" ispatlar cinstendi.
Kucağındaki eşsiz güzelliğe hayatında ilk kez seks yaparmışcasına sıkı sıkı sarılan KS, ensesinden kavradığı Emine'nin başını kendine çevirdi, ve ilk karşılaşmalarında "hayatça alaya alınmış - tuhaf ve derin birsürü acı aktarılmış" o maviş gözlere yeniden baktı.

Orgazmın arefesindeki o gözlerde şimdi, Stawn Fanning isimli yaşıtının da henüz 18 yaşındaki bir üniversite öğrencisiyken geliştirdiği ve dünya çapında ünlendirerek "övünç denizi" haline getirdiği Napster'den elde edilen onur - gurur - memnuniyet - başarının yaşattığı kıvancın taşıdığı "yorgunluk ve doygunluğun" tamamına yakını vardı sanki.
Kıvrana kıvrana, inleye inleye, çok derin ve sevecen temaslar eşliğinde boşaldılar.
Sonra birdaha, birdaha, birdaha ve birdaha.
Taa ki cinsel organları keyiften eriyene kadar, bıkmadan usanmadan, sarılarak boşaldılar…
Henüz "çok kullanılmış ve eskimiş olgun kadın" edasına varmamış teninde meltem rüzgarlarının kokusunu taşıyan Emine;
sanki sözler çıkarken dudaklarını yakarmış korkusuyla;
hiç ama hiç konuşmadan KS ile;
elbise denilen ve masum güzelliğini örtüveren şeyleri giyindi, gitti.
Nasılsa "kocasından bile öte gördüğü erkeğine" yalnızca bir çağırma mesafesindeydi ve kelimelere ne hacetti.
Onu arzuladığını birşekilde belli etmesi, seslere ve sözlere hiç ihtiyaç duymadan koşup gelmesine, kendini ona tüm benliğiyle sunuvermesine yeterdi...
***
{51}
**********
O KADINLARI, KADINLAR NEYİ İSTER?
***********************************************

BUGÜN ÖVENE YARIN SÖVDÜRTMEDEN,
ELDEKİ ÖLÇEĞİ
MUTLULUK - İÇTENLİK - İNSANA DÖNÜKLÜK VE
DENGE'DEN HİÇ AYIRMADAN,
SAYGININ KAYNAĞININ
BİRBİRİNİ KABUL ETMEKTEN GEÇTİĞİNİ
HİÇ UNUTMADAN,
TAPILANA DEĞER KAZANDIRANIN
TAPAN KİMSE OLDUĞUNU,
VE SIĞ MANTIKLA İNANCIN BİRARADA OLAMAYACAĞINI
YABANA HİÇ ATMADAN;
KİŞİLERİN, KAYIP HALKASI BOL OLAN
NEFRET – ÖLDÜRME - ZULÜM İSTEKLERİNE DOKUNUP DOKUNUP
HABİRE TÖRPÜLEYEREK
HAYAL KURMA GÜÇLERİNİ UYANDIRIP,
YARATMA YETENEKSİZLİKLERİNİ DE YÜZLERİNE VURUP,
BİR "HEYECAN DAĞITICISI" OLDUĞUNA İNANDIRARAK,
HERBİRİNİ MÜPTELAN DA EDEBİLİRSİN,
KADİM DOSTUN DA...
***

"Bilgi fakirlerini ikiye ayırmak gerekir" derdi Kelimelerin Sihirbazı (KS).
İlk grupta; "Kendimi arıyorum - Hayatın anlamını çözmeye çalışıyorum" konuşmalarını sıkça yapan, ve bütün sermayesi de 3-5 kişisel gelişim kitabı okumuşluk olan "farklılığını ispat budalası" insanlar vardır.
Bu halleriyle de "kuyruğunu yakalamaya çalışan itlere" benzetip, kendilerini bilmese de onlara "Neysen osun; yapma!" diyerek seslenmek isterdi de, sonra vazgeçerdi.
Çünki bu seslenişinin boşa çaba olacağını bilir, boşverirdi…
İkinci grup ise daha gerçekçi ve sıradan insanlardan oluşurdu ki, bunlar;
3-5 kişisel gelişim kitabına dahi el sürmemişlikleriyle, fakat daha "samimi ve dürüst" bir kişilik örneği sergileyerek yaşayıp giderlerdi.
Okumuş ve bilge olana özenmek - kıskanmak - imrenmek - istifade etmek de bu gruptakilerin eksisiydi ve Kadir de bunlardan biriydi.
İnsanın doğuşundan itibaren hızla gelişen, ve ergenlik ile 25'i arasında zirveyi gören, 30'lardan sonra ise azalmaya başladığı bilinen "Zeka" isimli uzvunu, sanırsın ki "Yenice elek duvarda gerek" atasözünü hiç anlamamışçasına, bellek de dahil hiç kullanmamış, hafızasına da "okuma, yazma ve okuduğunu zar zor da olsa algılama - anlama" dışında birşeylere bulaştırmamıştı ilkokuldan sonra.
Fakat beraber takılıp da günlerce ettikleri seyahatler boyunca, hem anlattıkları hem de canlı olarak cep telefonuyla yaptığı yazışma - konuşmaları gözlemleyen Kadir'in içlerine biryerine iğne ucu gibi batıp duran kıskançlığın da farkındaydı KS, ve ona "Kitap okuma alışkanlığı" aşısını gecikmiş de olsa yapmaya çalışırdı.
Çünki, bu "bedeni zayıf ama hareketleri kalın - kaba" tır şoförünü severdi.
27 yaşına kadar da, tabiri caizse "sürünen ama tır sahibi olabilecek kadar sebat ve hırsa da sahip" bu delikanlıya çevresindeki birçoklarından fazla güvenirdi.

7 gün ve 24 saat başından ayrılmadığı PC'nden çok bunaldığı zaman dilimlerinde kaçan, ve mahallesindeki kıraathanede pişti - tavla keyifleri yapan KS, yine çok iddialı ve hararetli geçen bir pişti turnuvasında tanışmıştı Kadir'le.
Kendi halinde - sessiz sakin - kaliteli giyime ve paraya düşkün bu gencin başta facebook ve diğer sohbet programlarına olan ilgisi, ve ortak bir arkadaşlarının da "Hasan bilgisayar olayında 1 numaradır, onun peşine takıl, sana çok şey öğretir" şeklindeki yönlendirmesiyle muhabbetleri artmış, frekansların tutmasıyla da iş, "Son model tırda, birlikte, Türkiye'yi turlamaya" kadar varmıştı.
Hatta, topalla gezenin aksama öğreneceği gibi, tır şoförüyle gezenin de "daha bir otomobili iki araç arasına sağ salim park edebilmişliği bile yokken" bu işe merak saracağı belli olduğundan :D, bir sürücü kursuna kayıt yaptıran KS, Kadir'le dolaştığı dönemde tır ehliyeti dahi almış;
dorse ile motor mahalli arasındaki farklı manevra kabiliyetini bir türlü öğrenemediğinden koca tırı geri geri götüremese de, "E ve D sınıfı tır ehliyetiyle" dost sohbetlerinde caka satar hale gelmişti :).
Fakat zaten asıl gaye, cep telefonu sayesinde sürekli online olabildiği facebookta, anı anına yazılar yazabilmek, uğradıkları şehirlerde de okuyucularından biri ya da birkaçıyla buluşup tanışmak - sohbet etmek - bira içmekti KS'ye göre.
Bor madeni nakliyesi yaptıkları her şehirdeki kerhaneye muhakkak uğrayan, ve çok sevdiği parasını oradaki hayat kadınlarına rahatça saçan, güncelin sosyal ortamlarına giremediği için zamanla o meclislere kendini "yaraş-a-maz" farzederek gün geçtikçe silikleşen;
bu tarzdaki "ruh geriliğine" de birsüre sonra "onu yürekten sevecek bir kadının bile" faydası olamayacağı - onu kurtarmaya gücü yetmeyeceği ortadayken, ve kendisine sadece bir tanesinin azıcık da olsa gösterebileceği şefkat - samimi alaka - kalbini okşayacak bir telkine açken kamyoncu Kadir;
yan koltukta elinde sigarası - birası - cep telefonuyla oturan KS'nin onlarca kadınla yaptığı ve onları "kurma mekanizması kurulduktan sonra KS'ye doğru koşuşturan oyuncak bebekler" haline dönüştürdüğü sohbetlere şahit oldukça;
ve o kadınlar kutup ya da çöllerde bile yaşıyor da olsa KS'nin yazıları ve muhabbetlerinden sonra "rengarenk desenlerle süslenmiş - ılık ılık - ışıl ışıl bir bahar havasını yaşatır" hale gelişlerine hayretler ediyor;
"- Hasan abi, sen çirkin bir adamken, bu işler nasıl böyle olabiliyor?" sorgulamaları eşliğinde, “karnı çok acıkmış kurtların gözü” gibi parlayan kara gözlerine bir de "bana da öğret yaa :(" ışıldaması ekleyerek;
seyahatleri boyunca KS'ye kendisini "kadınlarda bulunan ve bir erkeği ancak başına varabildiğinde doyuran" o aşklar - sevdalar pınarına götürmesi adına yalvar yakar oluyordu.
Kadınları ele geçirme konusundaki sorularını o kadar samimi hayretlerle soruyordu ki Kadir;
kıkır kıkır gülmekten kendini alamayan KS, tuttu ona kendi yazılarını nasıl kopyala - yapıştır yapabileceğini öğretti, ve kadınların artık onun facebook sayfasına da hücum edeceğinin garantisini verdi. Tecrübeyle sabitti :)…

Aynı mahallede yaşayan ve Kadir'in yıllardır platonik olarak aşk beslediği fakat konuşup açılamadığı bir kız, Facebook’unda paylaştığı yazıları okudukça ona karşı yumuşamış, hatta birkaç kez de buluşmuşken pizzacı ya da kafede, sonrasında, birden isteksizleşmişti meyledişlerine her nedense.
Oysa ki böyle olmamalı, KS'nin kadınlarıyla kurduğu iletişimlerde olduğu gibi, o kızın da ihtirasla yanıp tutuşan bakışları Kadir'in benliğinde son bulmalı, ve "birbaşınalık karanlığına" alışmış gözler "Kadir" denilen aşkla, alabildiğine kamaşmalıydı.
Fakat kamyoncu Kadir; kızın, tüm ruhuyla birlikte, bırak ışığı, sesinin ahenginin dahi kendisinden hızla uzaklaştığını - silinip kaybolduğunu hissediyor, uğradığı hayal kırıklığının asıl sebebinin de KS'nin kendisinden sakladığı "öğüt ve yöntemler" olduğunu düşünecek kadar aptalca bir öfkeye kapılıyordu.
Gelgelelim; mesela, Tekirdağ limanındayken direksiyonu teslim ettiği KS'nin, Kadir'in defalarca öğretmiş olmasına rağmen, manevra yaptırdığı tırın far ışıklarının oradaki bekçi kulübesinin kapısını çok çok yakından yaladığını, kendisi müdahale etmese o bekçi kulübesinin üstünden geçeceklerini, bu olayın altında da KS'nin "tır kullanma konusundaki" eksikliklerinin yattığını birtürlü anlayamıyordu.
Öyle ya; KS'ninkilerden kopyalayıp da sevdiğine sunduğu o yazılar karşıdaki insanda "taşıdığı beceri ve maharetlerle her kadını kendine hemen uydurabilecek adam" imajı uyandırıyorsa da;
neskafelerini yudumlarken yaptıkları konuşmalardaki basitlik - kurduğu cümlelerdeki çiğlik hemen anlaşılıyor, liseyi birincilikle bitirip de edebiyat fakültesine yeni yerleşen kızcağız da Facebook’taki söylemlerin Kadir'e ait olmadığını kolayca anlıyordu.
Fakat Kadir bunu birtürlü kabullenemiyor, bir örnekle göstermesini istiyordu "çirkin adam KS'den şu "sihirli sohbetlerin" verimli ilk buluşmalarını" :)...
İzmir'de yaşıyordu Zinnet ve KS'nin sayfasıyla yeni tanışmıştı.
Okuduğu yazıların etkileyiciliği üzerine mesajlaştıkları sırada Kadir'in tırı da İzmir Karşıyaka'ya doğru yük götürüyordu.
Kaliteli bir viski zerafeti taşıyan Zinnet'in facebooktaki resimlerini gördüğünde Kadir;
"- Ne yani, şu ilik gibi kızın karşısına bu paspal ve küspe kirlerine bulanmış kıyafetinle çıkıp, şu sarhoş gözlerine saçının sakalının berbatlığını da ekleyerek, o muhteşem güzellikteki kıza saatlerce "küçüklük duygusu" yaşatabilir misin güzel konuşma ile sen şimdi?" bakışları atar iken;
Zinnet'e tesadüfen İzmir'e geldiklerini dilerse tanışabileceklerini yazan KS, az sonra, direksiyonu Kordon'daki biryere çevirmesini tembihledi Kadir'e.

Zinnet belirlemişti buluşacakları yeri ve Kadir'in de bildiği bu yer, onun deyimiyle "sosyetelerin takıldığı" biryerdi.
Oralara çok gidip gelmişti bir güzel kız tavlayabilir miyim umuduyla ve "bardağı çok paradan" birsürü içki içmişti.
Buluştular...
Düşüncelerinde ve hitabetinde kitapların kurallarına asla bağlı kalmayan, ruh güzelliğini tamamlamak adına okurken "gereğinden fazla vakit ayırarak uyuşukluğa hiç bulaşmadan" olgunlaşan, ve bunu da konuşmaktaki ustalığıyla her daim ispatlayan;
iyi bir belleği ve keskin bir zekası olmasına rağmen tıkandığında da son çare olarak halihazırdaki bilgilerini harmanlayarak "bilmediğini bilir gibi gösterme" kabiliyetinden de çok iyi birşekilde faydalanan KS;
birsürü bira eşliğinde yaptıkları sohbette Zinnet'i olduğu kadar Kadir'i de şaşırtıyor;
"şu harika güzellikteki esmerle saatlerdir laflayan ve neredeyse onu ağzının içine düşürecek olan kişi bizim Hasan abi mi yahu?" düşünceleri eşliğinde onları sadece izliyor, tek kelime etmiyordu.
Zaten istese de edemez, tarihi bilgi donanımıyla bir bilge - şiirsel anlatımlarıyla iç dünyası çok zengin bir entelektüel - matematik ve fen konularıyla titizlik ve hassasiyet yönünü ispatlayan bir deha - tabiat ve benzeri bilimlerdeki engin ahkamlarıyla derinliğini gözler önüne seren bir doğabilimci - mantığının her an denetlemesiyle de sağlamlığı her kelimesinde anlaşılan bir "söz söyleme sanatçısına" dönüşüveren KS ile aynı ringe çıkıp da ondan habire tekme yemeyi göze alamazdı.
Alacağı dersi almıştı ama tabii ki yine de çok eksik kaldı…
Kadir o günün bitiminde Zinnet'in;
"- Arkadaşının kamyonu var nasılsa ve orada yatabilir. Ama sen bu gece lütfen bende kal. 25 yaşında koca kızım ben, ve yalnız yaşayan bir bayan arkadaşım var. Eminim halimden anlar ve evini bize açar. N'olur KS benimle kal" demiş olmasına rağmen "yola kiminle çıktıysam onunla dönerim" düsturunu çiğnemeyerek reddetmesiyle;
KS'nin kadınları hiçbirşeye zorlamadığını - hiçbirşeye maruz tutmadığını - uyguladığı psikolojik güç konusunda da sadece karşısındaki kadının izin verdiğince bir güç kullandığını - onları herhangi bir baskıya maruz bırakmadığını, ve onlara yine Kadir'e göre "saçma salak" birsürü şey söylemiş olmasına rağmen iradesi çok yüksek bir büyücüymüşcesine hükmedebilmesini;
tuttu;
Tanrı'nın güçlü elinin KS'nin alınyazısı ve talihine çok cömert dokunuşlar yapmış oluşuna;
bu üstün tarafının da yine Tanrı tarafından her an kontrol edilip denetimden geçirilmesiyle süreklilik kazandığına kanaat getirip, kendi şanssızlığına ve talihsizliğine hayıflandı :)…
Belki de Kamyoncu Kadir'in dolaylı da olsa bu düşüncesinde haklı olabileceği birşey vardı ki KS'nin sık sık kullandığı, o da çağımızda tam müzelik :
Doğuştan benlikte yer alması gereken;
ve öğrenmeyle de elde edilemeyecek olan o sihirli meziyet :
Bilgi Donanımlı ve Samimi bir Mütevazilik...
***
{52}
**********
FGCMxx & CİNAYET
***********

MUTLU ARIZALARIN
“HATASI BOL ESERİ" OLAN KADIN;
KENDİSİ HARİÇ YENEBİLECEK HERŞEYİ SİNDİREBİLEN
“MİDE” MİSALİ YAŞAYIP GİDERKEN
BİR PROBLEMLER SARMALININ İÇİNDE CÜRÜMÜNCE;
BİRÇOK ÖLÜMCÜL ARZUNUN ARKASINDAKİ
KISKANÇLIK VE OTORİTE DÜŞKÜNLÜĞÜ İLE HAREKET EDEN BİR KURBANIN,
BELKİ DE BİLE İSTEYE SEÇTİĞİ KIYICI CELLADININ ELLERİNDE,
SÖYLEDİĞİ SON SÖZÜN KENDİ SONUNU DA GETİRİŞİNİ GÖRÜNCE
KANLA BIÇAKLA;
BU DÜNYADA İYİLİĞİN KARŞISINDA
KÖTÜLÜK DİYE BİRŞEYİN OLMADIĞINI
VE ASLINDA BUNLARIN ADININ
"ÜSTÜN DEĞERLER" VE "EKSİKLİKLER"
OLMASI GEREKTİĞİNİ
ZOR DA OLSA ANLAYIVERDİ...
***

Birinin diğer insanlarla kurduğu ilişkilerde büründüğü tavır - sergilediği davranışlar kaynaklı olarak takıştırıp çıkardığı maskeye; kendisini diğerlerinden ayıran özelliklerinin çevreye uyum sağlamak adına geliştirdiği her tutumun bir kalıp - bir alışkanlıklar bütünü haline gelmiş oluşundan dolayı "Kişilik" adı verirsek;
kişiliği oluşturan argümanları da; neşeli, mutlu ve dışa dönük - ilgisiz, içe dönük - endişeli, takıntılı - duygusal, naif ve romantik - kuşkulu, sinirli ve öfkeli şeklinde gruplandırırsak;
herbirinin eğilip bükülebilirliğinin de şartlar ve imkanlar doğrultusunda kendine has dinamizm - mekanizma - yasa sahibi oluşuna bağlı tutarsak;
işte, nefes alan her insanoğlunda 1 tane bulunan bu "Spesifik Ruh" olgusundan, yani kişilikten, Hasan'da tam 5 tane vardı...
Asıl taşıyıcı Hasan iken; Jakabo – Sceptical – DevilofHacker - KelimelerinSihirbazı isimli kişilikler ise aynı Ruh'un gemisinde barınan ve seyahat eden farklı farklı ruhlardı. Fakat durum buyken kişilik bölünmesi ya da şizofreni akla getirilmemelidir.
Anatominin dehaları da vücutta iki ayrı böbrek olduğunu söyler, ama fizyolojik olarak öyle değildir. Bir böbrek alınırsa diğeri büyür. Büyümeye ve eşinin boşluğunu doldurmaya ihtiyaç duyar. Aynı durum akciğerler için de sözkonusudur. Bu organlar gerçekte tektir ve hem birbirine bağlı hem de içiçedir. Biri yokolduğu an, aslında diğerinin de yitiş süreci başlamış olur.
İşte Hasan'ın yolcularıyla arasındaki ilinti de budur, ve Japonların ortaya çıkardığı JunglePuzzle oyunundaki sistemin yapısıyla daha kolay anlaşılabilir.
Buna göre; bir parçanın eksik oluşu, işlerin tümüyle bozulması anlamına gelir. Fakat bu asla içiçelik – karışıklık - kaos olduğunun göstergesi değil, birbirine bağımlılık manasındadır…
Yine; her insanda tek ama Hasan'da 5 olan bu ruhi şahsiyetlerin herbiri;
sıkıntı verici dış etkilerden özgünlüklerini koruma adına, kendine ait ruhi yapı - kültür seviyesi - görgü ve bilgisiyle sıyrılmak, ve maruz kaldığı sarsıntı, baskı, negatif heyecan, ıstıraplardan kurtulmaya çalışıp onu yoketmek - unutmak - üstünü örtmek veya şeklini ve yapısını değiştirmeye çalışmak yerine, o müşkülü "Ehline" bırakır ve kendisi sahneden çekilir.

Çünki bu beşlinin kurduğu imecede "çekilen zihinsel çileler" herbirinin zihnini ayrı ayrı geliştirmiştir ve neredeyse eksiksizdir. Gerçi şu an bunları okuyanların büyük çoğunluğu ve psikayaristler "Yahu, böyle şey olmaz! Düpedüz deli işte Hasan!" deseler de;
halka indiğimizde ve sorduğumuzda göreceklerdir ki;
kendi kendine konuşmadığı - kendi kendine gülmediği - sağa sola saldırmadığı - durup dururken bir ortamdan kaçıp gitmediği sürece, toplum onları "Deli" olarak tanımayacak veya "Ruh Hastası" olarak kabul etmeyecektir…
İnsanların doğumlarından ölümlerine kadar içinde bulundukları toplum kültürünün ondan istediği ve beklediği şeyler için değişime uğraması, ve o ortamdan etkilenmesine "Kültürlenme" denir, ve, Hasan – Jkb – Scpt – DoH - KS beşlisi gezegende varolan her kültürlenmeden nasibini alarak vücuda gelmiş;
Bütünlük (Unformiti and Completeness) - Yeterlilik (Eficiency) - Anlaşılabilirlik (Understandability) - Yerleşiklik (Locatization) - Tutarlılık (Confirmability) - Değiştirilebilirlik (Modufrability) - Gizlilik (Abstraction Hiding) - Modülerlik (Modularity) konularında hem sanal ortam hem de gerçek yaşamda profesyonelleşmiştir,
ancak,
Adil - Akıllı - Cesur - Cömert - Ağırbaşlı - Namuslu - Sakin - Affedici - Yumuşak huylu - Sabırlı - Diline hakim - Dosdoğru - Merhametli olmak gibi şeyleri kendi çap ve kriterleine uygun olarak yaşama geçirebilen bu beşli;
İç dünyalarının karanlıklarına gömmüş oldukları veya kontrol etmekte hiç zorlanmadıkları, Cahilce Hareket - Başkalarıyla alay etmek veya hakir görmek - Korkaklık - Gazap - Kibir - Övünmek - Söz verip tutmamak - Müsrif ve Savurgan olmak - Zulme Başvurmak - Cimrilik - İnsanları çekiştirmek veya Gıybet - Aşırıya kaçan şakalar yapmak - Yalan söylemek - Münakaşa etmek veya kavga çıkarmak - Tembellik - Küçük şeylere tamah etmek - Hasetlenmek - İftira atmak - Cinsellikte aşırıya kaçmak - İçki ve sigarada ölçüyü kaçırmak, gibi şeylerle bazen saniye gibi bir zaman diliminde bile birbirine karışabiliyor;
hatta ansızın bir bütün olarak bile kişilikler yer değiştirebiliyordu.
Sahnede Sceptical varken mesela, bir anda Jakabo onu itip ortaya atlıyor, Jakabo'nun repliği ise DoH'un piyasaya çıkıvermesiyle yarım kalabiliyordu.
Bu tehlikeli karmaşaya ise kozmozdaki tek bir insan sebep oluyordu : FGCMxx !..

Sami Dündar ile kurdukları şirketi kapatıp da İstanbul'dan Balıkesir'e döndüğü günlerdi ScepticaL'in. Binlerce kez düşündüğü konu yine beyninde ve saniyelik mesele uyanıvermişti : Deli Yaftası!..
Onu tanıyan herkesin, herşeyin üniversitedeyken ağaca astıkları 4 solcu öğrenciden kiloca en ağır olanının ayaklarından asılı haldeyken ipin boşalması ve yere çakılıp ölmesiyle başladığını, ve, deli deli hallerinin okuldan atılmasıyla bağlantılı olduğunu sansa da; ScepticaL'in doğuşu, Askeri Liseler sınavını kazanmış olmasına rağmen gözlerinin bozuk çıkışıyla elenmesinden sonra gerçekleşmişti.
Çünki Hasan çok sevdiği o üniformayı giyememişti ortaokuldan sonra. SD'nin yanından dönünce sahne aldı yine ScepticaL, ve kendi kendine yaptığı telkinler bile yavan kaldı içinde bulunduğu major depresyona karşı zaman zaman. Çevresindekilerin hallerine gülerdi onun için sarfettikleri çabalar aklına geldikçe.
Çünki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine bile kendisi gitmişti. Yaşadığı ağır depresyonu onu içinden çıkamayacağı bir çukura itivermesini engellemek, ve profesyonel destek alarak, gerçekten delirmemek için. Ama diğerleri deli olduğu için girdiğini sandılar hastaneye :)
Girmek de zor olmamıştı zaten. Oradaki doktorların hepsi basmakalıp eğitimlerin adamıydı, ve onlara göre herkes "hasta". Ne gülmüştü onu tedavi etme çabalarına, ve psikoterapi esnasındaki çırpınışlarına. Oysa, farkında olmadan, zaten sihirli 1-2 ilaç denemişlerdi ve ScepticaL kendi reçetesini çoktan yazmıştı : Remeron.
Tek ilaç tek reçete. Sihirli bir ilacın keşfi! Keşiften sonraki 4 gün ise hem gerçek delilerin hem de her rütbedeki deli doktorlarının analizini yapabilmek için yatmıştı hastanede. 7 gün bitince de yine kendi isteğiyle, girdiği gibi, vasi ihtiyacı duymadan kendisi atmıştı taburcu kefalet kağıdına. Yahu, düşünün,, bir deli kendine kefil :)…
İş hayatında yaşadıklarından kaynaklanan "Arkadaşlık – Akrabalık – Sevgililik - Dostluk ve bilumum sosyal yakınlaşmaların tümü çıkarlara dayanır ve onların büyüklüğüne paralel olarak gelişir herbiri" düşüncesi, daha "Düşünen Adam" heykelini geçmeden taa o hastanenin bahçesinde, yeniden dirilip birdaha perçinleşmişti belleğine, ve bazen ikileme düşüp "buna ne zamandan beri sahibim ben, deli olmadan önce mi yoksa sonra mı saplandı dimağıma bu fikir en keskininden?" diye düşündü.
O bir haftalık akıl hastanesi macerasından önce de sonra da, tabiatı gereği, "iç sıkıntıları – kaygı - mutsuzluk hissi" ScepticaL'i hiç yalnız bırakmadı. Ama bazen durum kendi kendini telkinle bile giderilmeyecek bir hal alırdı, ve işte o an imdadına caddeler-sokaklar koşardı. O caddeler ki, ScepticaL'in "farklı" ve "farkındalık yüklü" bakan gözlerine neler neler anlatırdı.
Yaşamın efendisi mesela, sefil olduğu kadar verimli bir toprak misali de üretken olan sokaklardı. İçi kemir kemir kemirildiğinde kendini teslim ediverdiği sokaklar, aylak aylak dolaşıp da attığı her adımda, o güne kadar okuduğu binlerce kitaptan bile daha çok şeyi ona birsolukta anlatırdı.
ScepticaL'in sıradan ve basit olmayışı, aksine, asil ve yüce bir gurura sahip olmasına rağmen ara ara sokaklara düşmesi önemsizdi, ama, sanki "Deli" kelimesinin, derin olduğu kadar dayanılmaz da bir acısı vardı.
"Çoğunluk" olanlardan uzaklaştıran ve yalnızlaştıran bir etkisi vardı sanki bu kelimenin. Varlığın ile alay ediliyor, ve, normal insanlar sınıfından "anormal ve azınlık" olan bir gruba itiliveriliyordun sana bu kelime ile seslenildiğinde sanki.
Hele de aslında yakından uzaktan alakan yoksa bu sözcükle, hele de bunu sana söyleyenlerin tümünden akıllıysan!
Hele de "farklı" oluşuna bir isim bulamadıkları için bu sözcüğü sana lakap olarak seçmişlerse, eksiklerse!..

Depresyon, hem de major olanı, hayatının her döneminde vardı, ve belli dönemlerde kapıyı çalardı. Özellikle de iş hayatında başarısız olduğunda mesela. Dolandırılıp da profesyonellerce, Beyoğlu İstiklal Caddesi Baro - Balo (Nevizade yanı) sokaktaki Limited Şirketini kaybettiğindeyse en ağırını yaşamıştı ve uzunca bir süre evden çıkmamış, terasla salon arasında geçirmişti günlerini. İnternet – Bira - Sigara ve hiç meşgalesi olmadan hem de.
Yanısıra bitmeyen kaygı – korku – tedirginlik - iç bayılmaları eşliğinde. Evden çıkmaya niyetlendiğindeyse 1 yıl kadar sonra, bu seferde evlere giremedi ve çekti gitti.
Paçavralar arasında yaşadı ve kendisini hastaneye götürmeye çalışan polis – jandarma - zabıta vs. kim varsa, reddetti. İnsanlardan gelen tüm yardımlara da arkasını döndü. Onu anla-ya-mayanların hepsini dünyasından kazımış atmış, sadece "içli anlayış" yüklü olan hayvanları bırakmıştı çevresinde.
Çoğu zaman yanında bir kedi - köpek yavrusu taşıyordu. Konuşmak isteyenlerin yüzüne "anlam yüklü" bakışlarla takılıp kalıyor birsüre, sonra da hiçbirşey söylemeden uzaklaşıyordu. Gözlerinde her daim içten içe yalvaran, ve sanki dilenen bir tonda "biraz olsun rahat bırak" arzusu vardı ScepticaL'in onunla iletişim kurmaya çalışanlara karşı. Herkes anlayamasa da, vardı.
Hiç dilenmedi ve gıdasını sağda solda kurulan mahalle pazarları toparlanıp gittikten sonrasıyla, çöpçülerin geliş saati arasındaki zaman diliminde, duvar kenarlarına bırakılmış yarı çürük sebze - meyvelerden, ve çöp kutularına "bazen bütüne varan büyüklükte atılmış" ekmeklerden çıkarıyordu.
Hisleri yarıdan fazla kördü o dönemde ScepticaL’in ve şuuru kendisini ilgilendirmeyen meselelerde devreye hiç girmiyordu, ki "sınırsız dinlence" gerçekleşsin. Yarım yamalak yeyip içen ve 24 saatin 20'sini yanındaki kedi - köpeklerle bir bankta uyuyarak geçiren bir adamdı.
Yani dünyanın en gamsız adamı.
Cep telefonu – bilgisayar – bira – kadın – para - sigara bile yoktu hayatında ama mutluydu. Tek kaygısı oğlu Memo'ydu ve o da gelinlerine emanetti. Kardeşinin karısı vicdanlı bir insandı ve ScepticaL'in de "oğlu sözkonusu olduğunda" ona olan güveni tamdı. Bakardı...
Öyle uzun sürdü ki bu durum, bir ara kendisi bile korktu. "Ya normale dönemezsem!" diye bile düşündü bazen. Yok yok. O güçlüydü. O Jakabo'ydu. O ScepticaL'di. O DoH'du. O KS'ydi. Bir takvim belirler ve ne zaman isterse normal haline dönebilirdi. Yeter ki istesindi.
Zaten halihazırda bir planı da vardı. 1,5 yıldır fiziken ve ruhen atıl haldeydi, ve geriye dönüş, yani akıllanış ve "toplum" denilen "kollektif çıkarlar kumpanyasına" yeniden katılış en fazla 6 ay sürerdi.
Sonra da kaldığı yerden devam ederdi.

Birgün yine sokaklardayken SD geldi aklına, ve mahallelerinde CD-DVD kiralayan Mehmet Ali'nin dükkanına gidip, onun PC'sini 2-3 dk. kullandı. MSN'de konuşurlarken SD ona birisiyle tanışmasını önerdi. Eskiden de bu şekilde paslaşırlardı. O kişiyle aynı kentteydiler ve kadının ailesi oldukça varlıklı, oldukça namlıydı. Hatta Balıkesir'in en köklüsü olan bu geniş aile, tabiri caizse, şehrin düpedüz paşasıydı.
Ama ilk tanıştıklarında onun kimin kızı olduğunu bilmeyen ScepticaL, kötü kocasından kurtarmak için onu kaçırdı. Bu işi de sahneye çağırdığı DoH'a yaptırdı. Tanıştıklarının üçüncü haftasında, DoH birasını yudumlarıp sigarasını içerken Sındırgı'dan Bursa'ya uzanan arayollardan birindeki çoban çeşmesinde,
"- Ulan ben şimdi evli bir kadını mı kaçırdım yani?" diye gülümsüyor, ve polis ya da jandarma'ya yakalanmadan FGCMxx'in İstanbul Ataşehir'deki evine nasıl ulaşacaklarının hesabını yapıyordu. İşte böylece normal yaşama dönüş "uyanışı" çok hızlı oldu…
MSN'deyken, "- İyi o zaman abi, tanış diyorsan tanışayım. Belki sohbet edebileceğim biridir" diyerek MehmetAli'nin dükkanından çıkmış, mahalle kahvesine gitmişti Sceptical. Yüzündeki üzüntülü ve düşünceli halin aslında onu ayakta tutan - diri tutan - herkeste olması gereken ve sevinç denen şeyin "taşkınlık" - üzüntü denen şeyin de "teskin ve dinginlik" kazandıracağını bilmeyen bir arkadaşı, biraz açılsın diye belki, onu zorla tavlaya oturttu.
Oyunun ortasında, eve uğradığında yanına almış olduğu cep telefonu çaldı. Zarları bırakıp telefonu açtığında, etkileyici bir kadın sesi ona. "- Ünlü organizatör Sami Dündar'dan aldım telefon numaranızı Hasan Bey. Sizinle tanışmak istiyorum. Ofisiniz nerede acaba? Çıkıp geleyim vs." şeklinde birşeyler anlatıyordu.
İçinden "Ne ofisi :)" dedi ve karşıdaki kadına "- Şu an tavla oynuyorum, kahvedeyim, sonra arayın" diyerek kapattı. Her iş önemliydi ScepticaL'e göre ve kıvamındaysa ertelenemezdi. Kendini yine o anki işine verdi : Tavla'ya.
Aradan bir kaç gün geçmişti, telefon yine çaldı. "- Yüzüme nasıl telefon kapatırsın! Sen kendini ne sanıyorsun?" serzenişleri eşliğinde FGCMxx ile, yakınlardaki bir okulun bahçesinde buluşma kararı alındı.
Çünki kadının arabası vardı ama ScepticaL'in sadece ayakkabıları.
Gelirken bira satın almış olan süslü püslü kadının arabasında yapılan 1 saatlik sohbet, her iki tarafı da memnun etmiş olacak ki, o soğuk kış gecesinde ve araç içinde değil de, bir meskende devam etmeye vardı.
ScepticaL'in Müfit isminde yalnız ve çulsuz yaşayan, pazarlarda incik boncuk satarak hayatta kalmaya çalışan bir arkadaşı vardı ki, onu kırmazdı. Paldır küldür oraya gidilerek kapısı çalındı.

Müfit odadaki teneke sobayı parçaladığı limon kasalarının tahtalarıyla tutuşturup evin diğer odasına çekilir çekilmez, "- Siz çok ilginç bir adamsınız" derken, bir yandan da kendisini öpmeye çalışan sarışın kadının hamlelerini "Yok canım, herhangibir ilginçliği - üstünlüğü olmayan basit - sıradan bir insanım ben" cümleleriyle savuşturan ScepticaL, bu yarı sarhoş dişinin örme ceketini – pantolonunu - boxer şortunu nasıl olup da çıkararak onu çırılçıplak bıraktığını - önsevişme, giriş ya da benzeri şeylere hiç mi hiç ihtiyaç duymadan o küçük fakirhane odasında organının soluğu onun pespembe vajinasında aldığını - kadınınsa, henüz ıslanmamış organına alırken büyük bir iştahla ScepticaL'i, zerre kadar tedirginlik yaşamıyor oluşunun onda "hafif meşrep" fikri oluşmasına yolaçtığını - önsevişmesiz başlayan bu birleşmenin nereye varacağını hesaplamaya çalışırken, bacaklarını alabildiğince açmış olan şu kadının üstünde gidip gelirken, aniden,
"- Hayır! Hayır! Yapamam! Kocama ihanet edemem! Yapmamam lazım!" nidalarıyla birlikte onu yana atmaya çalışmasıyla şaşkına döndü. İzin vermedi tabii kendisini üstünden atmasına, ve hareketlerini hızlandırarak – haykırarak - inleyerek boşaldı.
Bedenini kadının bedenine devirdiğinde, onun hıçkıra hıçkıra ağladığını ve
"-O'na söz vermiştim, aldatmayacaktım" şeklinde söylendiğini duyunca da sordu : "- Kime?".
ScepticaL FGCMxx'in bir ikiz kardeşi olduğunu, onunsa "alkolik" olduğuna inandığı kardeşine, kendince, psikolojik manada yollar gösterip destek olmaya falan çalıştığını ilk o gece öğrendi.
Kocasına kayıtsızlığı, ve dünyadaki en tehlikeli duygu olan "kıskançlığı" hemen anlaşılabilen FGCMxx, çok ama çok varlıklı bir ailenin, doğumları esnasında öz anneleri öldüğü için onları evlatlık edinerek şımarık - hoppa mizaçta yetiştirdiği, çocukluktan bir türlü kurtulamayan, fakat çok zeki, iki kızından biriydi.
Genç kızlık dönemini; bilen - bilgisine her an yeni bilgiler katan - bunları yine de az bularak durmamacasına yenilerini öğrenmeye çalışan biri olarak geçirmişti, ve çok sevdiği babasının intiharı "içinde biryerde iyileşmeyen bir yara" olarak onunla beraber büyüdükçe;
aralarında yaşamak zorunda kaldığı "sosyetede" katlanılmaz insanlarla uğraştıkça - sevmediği şeyleri yapmak zorunda kaldıkça - yeterince para kazanamadığını anlatıp duran doymaz insanlara dişini sıkarak tahammül etmeye çalıştıkça bunalmış, ve "acaba kurtulur muyum?" diyerek kocasıyla evlenmiş;
aşağı tabakadan gelip de soyluların arasına sonradan katılan bu adam da maneviyat baz alındığında birşeylere çare olamayınca, kendini alkole, üstelik de biraya vermişti.

Gecelerin bütün karanlıklarını içine alıp, onun aç gözlerine teslim olup da; daha önceleri hakkında çok şeyler okuduğu ve inandığı, O'na, özetle;
"Tüm varedilmiş olan ne varsa, bir an için hepsinin dışına çıkılıp da, hepsine dışarıdan baktığında, belki de o bütüne "Tanrı" derdin!" gibi saçma fikri aşılayarak "septisizmin doktrinlerinden" bile daha zavallı bir "herşeyden şüphe duyabilen bir çeşit imansız - hiçbişeye inanmak istemeyen bir inkarcı" haline gelmesine sebep olan "Spiritüel Düşünce ve Reenkarnasyon" ahmaklıklarının da kendisine yardımcı olmayışından;
"Allah'ım yardım et" gibisinden bir yakarışı da diline dolayamıyor; "kolu kanadı kırık bir şekilde de olsa" boğulduğu o karanlıklardan sıyrılamıyordu.
Kocasıyla birlikte yaşadıkları ev kar – tipi - tufan barındıran kutup geceleri gibi eziyordu FGCMxx'in ruhunu, ve bu evde yaşamaya neden katlandığını, nasıl kurtulabileceğini de bilmiyordu. Kapana kısılmıştı. Paranın yönettiği "ailesinin ve sosyal çevrelerinin" kalp – vicdan - maneviyat konularındaki eksiklikleri onu zaman içinde oldukça acımasız yapmış, bilinçaltını ise "şartlar ne olursa olsun hedefe kilitlenmek" gibi bir bencillikle donatmıştı.
Fakat para sorunu olmadığından, iş – kariyer - geçim gibi şeylere yönelemiyor, hedeflerini "sapkınca bile olsa" ikili ilişkiler üzerinden belirliyordu. Seks – aşk - sevişme denilen şeyleri;
yaşadığı konforlu hayatta çok dengeli ve düzenli de beslenebiliyor oluşundan kaynaklanan yüksek libidosundan dolayı, gerçekliklerden kaçıp kurtulmak - yaşamında karşılaştığı zorlukları unutmak - hem ruh hem beden manasında gevşeyebilmek için, yani, herhangibir uyuşturucuymuşcasına kullanıyor, bu sefer de, hırçın – kızgın – gergin - huzursuz günler geçirdiğinden uykuları bozuluyor, ve organizmasında meydana gelen bozulmalar da onun "farkında ol-a-madan" kendisine ve çevresindekilere zarar vermesine yol açıyor, yaydan çıkan ok'a müdahale edemiyor oluşu onu daha bir "saçmalar" pozisyona düşürüyor, başedemediği şeyler yüzünden yaptığı hatalar da "onarılamaz" hallere dönüşünce soluğu psikayaristlerde alıyor, onların yazdığı antidepresanlardan medet umuyordu.
"Gerçekten acıktığında gerçekleri görebileceğinin" hiç farkında olmadan sürdürdüğü bu yaşam tarzı FGCMxx'i ve egosunu öyle bir hale sokmuştu ki;
ömrü boyunca tek bir aşka sadık kalıp da o aşkın ızdırabını çekmiş, ve başkalarınca meftun - meczup gözüyle bakılanlardan çok uzaktı. Onların yaşadığı "bir çocuk gibi tertemiz gülümseyen" o aşkları hayal edebiliyor, o aşklarda çekilen ve erişilemeyecek büyüklükteki azapların bile mübarekliğini kestirebiliyor, ancak, içine düştüğü libido egoizmini herkesin peşinde koşturduğu "günün giyim modası" gibi kullanmaktan kendini alamıyor, o modaya uyarak da bütün gardrobunu "1 kez giyildikten sonra bir daha yüzüne bakılmamış kıyafetlerle (!)" dolduruyordu.
Öyle ki; bütün süperegosuna rağmen hiç de ham değilken, ve kendini "herkesin hoşuna gidecek" şekilde ayarlayabilecekken; tutup, onları kendine uydurmak yerine onlara uymak zorunda kalıyor, ve "iki kadeh içip kalkarım" diye girdiği bir gece klübünün barmeninin koynunda ve o mekanın arkasındaki zula bir odada uyanabiliyordu.

Öyle ki; içine düştüğü bu cinsel şehvet bataklığı ona; hani din kisvesine bürünmüş tarikatlara girse, ve oradaki şehvet delisi sahte şeyh ve müritlerin herbiri günün her anında saldırıp dursa, hatta, ucu seksüel katilliğe uzanan cinsel birleşmelere bile, varsa, "Neden olmasın?" dedirtecek gibiydi.
Hal böyle olunca; FGCMxx'in ellerinden şehvet – alkol - depresizm tutunca; sık sık başvurduğu yalanı ve yalanın göstergesi olan; aşırı heyecanın elleri terletmesi - yaşadığı coşku ve korkuların yüzünü sarartması - yalanı ortaya savururken yutkunması ve çektiği susuzluğu da dudaklarını diliyle ıslatma yoluyla gösterme çabası - bazen boynundaki atar damardan bile gözlenebilen nabız hızlanmaları - konuşma sırasında gözlerini karşısındakinden sık sık kaçırması - sesinin renginin ve tonunun değişerek doğal halinden uzaklaşması ve kuvvetsizleşmesi - irade boşluğundan kaynaklanan kontrolsüz el ve ayak hareketlerinin sergilenmesi ya da "tüm bedenin sallanması veya biryana eğilmesi" gibi klasik tepkileri;
ona "hasta ruhlu - deli" gözüyle bakan, ve kendi lüks yaşamına sarılan içgüveysi kocasıyla, yine, ona "annelik gayretiyle" yaklaşıp da hoş tutmak adına hiç kırmayan annesine yutturabiliyordu, ama;
bütün yaşamını "küçük ayrıntıları seziş" gibi bir düstura dayayıp da büyük kayıpları bile gözardı ettirebilecek bir "onur'un" efendisi haline gelmiş olan KS'ye yediremiyor;
masa – bira – içki – felsefe - sohbet ortağı olduğu şu adamın vizyonuna da şapka çıkarıyordu…
Bu adama; hiç yaşamamacasına mazisini unutarak bağlanabilir, kulu kölesi olabilirdi.
Kitaplar gibi konuşan şu bilge adam ona zırt pırt "Bana tutunamazsın!" imalarında bulunsa da satır aralarında;
sahip olduğu gurur – kibir - kendini beğenmişlik – para – ün - hatta beyin olarak neyi varsa birkenara bırakıp ona diklenebilir,
"- Sana tutunabilirim ve ömrümün sonuna kadar da tutunacağım!" şeklinde bir direnç gösterebilirdi…
***
{53}
**********
CİNAYETLERİN SEBEPLERİ ÖLENLERE SORULMALI
****************************************************************

"- Pisst. Kap gel biraları da pikniğe gidelim :)" şeklinde bir SMS gönderdiğinde, elindeki uğraşısı her ne olursa olsun, eğer ilaç almamışsa ve uyumuyorsa - uyuyorsa da uyanır uyanmaz arabasına atlayıp gelen, ve mesajı gönderen KS'yi gücünün yettiğince sıcacık – vazgeçilmez - tartışma götürmez bir tutkuyla seven FGCMxx'in "Öküzlük sınırındaki" kalpsizliğinin sık sık ortaya neden çıktığını da çabucak kavradı KS : O'nun kalbinin ruhuna, zengin ve sömürülebilir kadınlık adı altında birçok cerrahi operasyon yapılmış, dikişleri de beceriksiz cerrahlarca çarpık çurpuk atılmıştı…
Çevresi ve ailesinin tüm baskı ve engellemelerini birşekilde aşarak kendi istediklerini muhakkak yapan bu asi kadın, henüz 1-2 haftadır tanıştıkları, ve hemen hergün buluşarak kadeh tokuşturdukları şu deli dolu ama akıllı adam, onu korkutmak – sindirmek – acındırmak - öfkelendirmek ya da neşelendirmek için sergilediği sahte öfkelere veya gülümsemelere bürünüşünü asla yemiyor, hiç etkilenmiyor, ve ona bir "erkek arkadaşıymış" gibi davranıyor, emrediyor - itip kakıyor - azarlıyor ve gerekiyorsa yerden yere vuruyordu.
Bunu da onun içindeki asıl FGCMxx'e ulaşıp, elinden tutup dışarı çekmek için yapıyordu. Her ne kadar KS'nin bu tavırlarını "sürekli tekrarlanan zevkli bir oyun" zanneden çocuk ruhlu kadın, en çok da, kendisine bağırıp çağıran ve küsen adamın, aradan birvakit geçtikten sonra eline bira ve sigaralarını alıp gelip de, yumuşacık bir suratla ona gülümseyip yanağını okşamasından ve barışmalarından hoşlansa da;
canı bu oyunu oynamayı çekmediğindeyse DoH tarafından herşekilde yönetilmek ona güzel gelirdi, ve onun söylediklerini hiç yargılamadan yapıp, eksiksiz birşekilde itaat ederdi.
KS de ona karşı sürekli adil – dürüst - merhametli davranır, olaylardaki sınırları kesin çizgilerle ayırmaz, sabır ve basitlik olgularını hat safhada tutarak uygular, bazen felsefenin en üst noktasındaki feyzleri bile açık ve net ifade edilebilecek hale indirger, ve ona eleştiri ya da önyargıda bulunmadan yansıtır;
sorunların çevresinde dolaşıp eşelenmek yerine tuttuğu gibi elinden tam ortasına sürükleyerek FGCMxx'i "Yüzleşme" denilen ve onun hiç alışık olmadığı birşeye sığınmasını sağlar, ve bunun da bir Tanrı Hükmü olduğunu, çünki insanın günaha meyilli olarak yaratılıp günü geldiğinde de bunlarla yüzleşip Tanrı'nın "Ceza ve Ödül Sisteminden" payını "tam ve onun adaletine yakışır biçimde" alacağına dikkat çekerek, onun "eksikliklerini tamamlar - fazlalarını törpüler" biçimde yönetirdi.
Tuhaf olansa; KS bunca ince ve yoğun çabalarla iletişim kurarken onunla, FGCMxx ise onun düşünceli hallerini "yaşadıkları ilişkinin içine sızıvermiş bir öteki kadına" dayandırıp, açıklamasını da "- Bir insan bir başka insanı ondan uzak kaldığı zamanlarda sencileyin derin düşünür. Ben şu an yanında olduğumdan, bir başka kadını düşündüğün aşikar! :(" şeklindeki bu dünya dışı bir mantıkla yapabilir, Jakabo'yu da kahkahalarla güldürebilirdi :).
Böyle bir kıskançlık tribini de ona ancak FGCMxx atabilirdi.
Daha ilk buluşmalarında karar vermişti ScepticaL "içine düştüğü boşluğun dibinde onu bekleyen kibirli doktorların insafına bırakmamayı FGCMxx'in aklını, ama onları birbirine asıl yaklaştıran, yaklaştıkça da özgürleştirip bu dünyadan koparırcasına rahatlatan şey : "Ortak çekilen zihinsel acılar", acı veren düşlerdi.
Ortak payda bu olunca da, buluşup bira içmeleri - akla gelen ve gelmemesi gereken herşey hakkında edilen sohbetler - sadece hayvani duyguların bastırılması için zırt pırt yapılan seksler;
yani; birlikteliklerinin her anı gizemli - bayağılaşmanın ucundayken bile ulvi - ıstıraplarıyla, hayal kırıklıklarıyla, kendine özgü süsleriyle de çok ama çok çekiciydi.
Fakat içerisinde asla Kays ile Leyla'yı andıracak hisler içermezdi. (Gerçek adı Kays'tır şu herkesin "Mecnun" diye andığı adamın ve bu kelime cinlenmiş - kafayı yemiş manasında kullandığı bir lakaptır arabın.)
Yine birşey daha vardı ki, buluştuklarında dile getirip de karşılıklı ve katıla katıla güldükleri : Fiziksel ve çehresel çirkinlikleri :).
Sarhoş naralarının ikiye böldüğü geceler sokaklarda sürterken - başbaşa verdikleri yalnızlıklarını dere kenarının birindeki ağacın dallarına asıp da piknik yaparken - hayat denen maratonu koşup dururken sendeleyip yere yuvarlanışlarının kritiğini falan değerlendirirken, laf dönüp dolaşıp hantal - şişko bedenlerine ve "iticiliğe varan biçimsizliğiyle" çehrelerine gelir dayanır, onlarsa, Brad Pit ve Angelina Jolie olamamışlığın sorumluluğunu "sıradan beyinli çirkin insanlar" gibi tabiata hiç bağlamaz, kendilerine attığı bu kazık için ona kötülük sevdasına hiç tutulmaz, ruhlarıyla tenleri arasındaki "uçurumvari uyum bozukluklarıyla" insan içine salıverdiği için ne tabiattan ne de Tanrı'dan hesap sorma – gücenme - küsme gafletine düşmeden yer – içer - sevişir, ve makara - espri konusu haline getirirlerdi çirkinliklerini.
Ama şaka biryana, gerçekten de "çok güzel ve albenili" olmasalar da, zekiydiler ve birçok şeyi örterdi bu…

Horasan Vali'lerinden birisi, oğullarına sürekli olarak silah – zırh - kitap dükkanlarından başka yerde oturup eyleşmemelerini tembihler, bu sayede de "alim ve cesur" olmalarını sağlamaya çalışırmış. Konu cesaret olduğundaysa, gerçekten de, insanlar daha çocukluklarında "cesur ve mert" insanlarla oturup kalkar, savaşlarda bulunmuş ya da toplumda kahramanlık göstermiş kişilerin cemaatlerinde vakit geçirerek büyürlerse, "korkmamayı - cesur olmayı" öğrenebilirler.
ScepticaL'in cesaretiniyse ilk olarak;
"kocamın yanına gitmek istemiyorum ben yaa :(" dediğinde, "gitme o zaman, kaçalım" deyiverdiğinden birkaç saat sonra şaka olmadığını anladığında test etmişti FGCMxx, ve ikisi başbaşa verip yollar aşıp gitmişti, ama, daha büyük bir deneyimi;
kocasını boşayıp da gönderdikten sonra, suyu – elektriği - doğal gazı artık olmayan o evde takılırlarken, annesinin onları bastığı gece yaşamıştı. Soğukkanlılığını kaybedip de donunu tumanını alıp kaçmak yerine, "o ketum annesiyle" çata çat bir laf dalaşına girişmiş, ondan birsürü tokat ve yumruk hamlesi almasına rağmen karşılık vermemiş, üstüne üstlük cazgır annesinin pes edip çekip gitmesini bile sağlamıştı söylene söylene.
Tuhaf adamlığını birkez daha ispatlamıştı Hasan bir sonrakinden önce :).
Fakat FGCMxx DoH hakkındaki bir ayrıntıyı henüz bilmiyordu o dönemlerde. DevilofHacker'ın kabalık – cüret - fütursuzluğa varan davranışlarının da sebebi olan cesaret;
genç insanların "birsürü kazancı gözetme" dertlerinden dolayı yapmaktan sakındığı;
fakat, yaşamdan beklentilerinin neredeyse tamamen tükenmişliğiyle ihtiyarlıklarını yaşayan 70 yaş üstü SÖ'lerin sergilemekten çekinmediği olağan tavırları!
Peki o birleşme gecesini anımsıyor musunuz?
İşte o gece DoH'a, 80-90 yaşındaki ruhların bilgeliği ve cesareti de aktarılmıştı. Ve bu cesaret asla;
ahmak ve cahil olanın "gözleri önünde cereyan eden şeyleri bile" algılayamayıp - doğru yorumlayamayıp da cüretkarca ve cesurane şekilde saldırıya geçebilmesi;
ve;
akıl ile mantığını en ileri düzeyde kullanabilmesinin yanında "herşey mümkündür" şüpheciliğiyle olayların uzak gelecekteki getiri veya kayıplarını hesaplayarak da olsa "tutuk – temkinli - ve belki de korkak" oluşu ile asla karıştırılmamalı birilerinin;
onun cesaretine, kadifenin çeliğe dönüşmesi ne ise, işte o gözle bakılmalıydı.
FGCMxx zaman içinde yaşadıkları olay ve karşılaştıkları zorluklar sayesinde bunu en iyi anlayan kişi olacaktı…
Herbiri, "her açıdan ve bilinen her değer yargısıyla" ölçüldüğünde tamamen farklıydı kadınlarının. Farklı olmanın ötesinde, belki benzer yanları bile yoktu. Onları seçiş sebeplerinin içindeyse tek bir unsur alenen göze çarpıyordu :
Eğer bir kadını hayatına sokmuş ve onun erkeği olmuşsa, o kadın yanında yokken, "Hasan";
insanoğullarının en zavallısı - en rezili - en acizi - en alçağı, ve o kadının yanındayken de en popüleri - en şık fikirlisi - en saygını - en kıymetlisi ve uç noktalardaki kalitesiyle de "insanüstü" oluveriyordu.
Kadınlarının tamamını kendisini ıslah, ve belki de salt varlığıyla bile kontrol edebilecek-yükseltebilecek olanlarından seçiyordu.
İlginci; bazıları bunu başarabilecek herhangi bir melekeye bile sahip değildi.
Olay, damıtılmaya gerek duymadan bir fıçıda uzun süre bekletilince "Şarap" oluveren çavuş üzümünün tuhaf hikayesiydi…

İçinde çırpınıp durduğu ruh hallerinden dolayı algı yoksunluklarıyla güreşen, ve gördüğü sanrılara bile tutunmaya çalışan FGCMxx de kadını olmuştu ama, yukarıdakilerin tamamı, bu "karşıtlıklar barındıran gözlerinde her an sinsice birşeyler gizleyen" şımarık sosyete kadını için de geçerliydi.
Zaten, sadece "en geç 3 ayda bir mutlaka görüştükleri, ve Halis denilen herifle o hayatında olmasına rağmen birlikte olup olmadığını şüphesinden dolayı hiç affedemediği" FGCM'yi diğerlerinin hizasına hiçbir zaman getirmedi, getiremedi DoH.
Sonraları farketti ki, onlarca yıl hayatında tutuşunun ve ondan kopmayışının, kaldı ki bu süre içinde birsürü yeni kadını olmuşluğunun, ve onlarla da gün geçirmişliğinin yanında, FGCM'nin kendisindeki yansımalarının, aralarında kilometrelerce yol ve birkaç şehir olmasına rağmen etkilerini hiç kaybetmemiş oluşuydu. Diğer kadınları ise sadece yanıbaşındayken, hatta koynundayken "birşeyler" ifade ediyordu…
Birgün, FGCMxx ile buluşmadıkları birgün, onun neden hayatında olduğuyla ilgili bir muhasebe yaptı : Sağlığı sıhhati yerindeydi, ve istediği herşeyi yeyip içtiği halde hiç hazımsızlık çekmiyordu.
Zaten DoH'un kilosu hiç değişmez, şişmanlamazdı. Sırım gibiydi. Kendisiyle bir pazarlığa oturulsa herhangi bir meta teklif edilemezdi, çünki, para ile işi olsa bile paraya tapmazdı. Ülkenin herhangi bir ilindeki "başka meyhaneler - içki içilebilecek dereler ve piknik alanları - başka başka kadınlar" ve daha başka sıradışı işler ilgi alanının orjiniydi.
Parmağındaki ülkücü yüzüğünü oynattı, gömleğinin yakasını gevşetti, birasından köpüklü bir yudum aldı, çatalıyla peynir tabağına uzandı, peynir dilimi serin – tuzlu - okşayıcı bir gezinti yaptı ağzında önce, sonra dişlerinin arasında pelte gibi ezilerek dağıldı, ve lezzetini yitirince de yemek borusuna gönderildi.
Çek defteri ve koca göğüslü bir sekreteri yoktu ama, "gücüm" dediği bilgi birikimi - kıvrak bir zekası - çelik parmaklıklarla korunan bir özgüveni - ses ve kurşun geçirmez bir ataleti ve "bilumum saçmalıklar arasında yaşadığını görerek evlilik teklifini reddettiği" Türkiye'nin sayılı zenginlerinden bir ailenin kızı olan bir "içki ve seks arkadaşı" vardı.
O'nun, DoH – Scp – KS - Jkb'nin hayatında varoluş sebebiyse, herbirinde, ayrı ayrı, "Vedat Didari şiiri etkisi" yapabiliyor oluşuydu…
ScepticaL'e "aptalca bu" diyerek onunla evlenmeyişini küçümseyen FGCMxx, "- O halde ben özgür bir kadın olarak, sen hiç sevmesen ve yasaklasan da dilediğimi yapabilir, gay bir arkadaşımla buluşup onun hazırladığı esrarlı sigarayı içebilir, abartıp bunu sana MSN üzerinden de izletebilirim" gibisinden bir ahmaklığa, (uyuşturucu konusunda daha önceden ikaz edilmiş olmasına rağmen) imza attığında yer yerinden oynamıştı.
Çünki ufak tefek hatalarında onu cezalandırırken DoH, bunun bir intikamın değil ona duyduğu sevginin bir alameti olduğunu muhakkak hissettirirken;
uyuşturucu ve uyarıcı maddelere olan düşmanlık hissinin de etkisiyle onu çok dövmüştü.
Öyle dövmüştü ki, yürüyemez hale getirip evine - ailesine yollamıştı. FGCMxx'in gerçeği söyleyemeyip onlara "psikopat işte! Sebepsiz dövdü beni!" şeklindeki yalanı ise;
medyayı ayağa kaldırıp da ailelerine toz kondurmamak için dayısının el altından gönderdiği sivil polislere "dosdoğru" ne ise onu anlattığında ortaya çıkmıştı Hasan, ve annesi başta olmak üzere tüm aile büyükleri "o zaman dövmüş de iyi olmuş vs." dese de, artık ayrılmışlardı.

Bu ayrılığı da FGCMxx'e yazdığı son eposta'da şöyle dile getirmişti KS :
"- Issız bir adada tek başına yaşarken altın madeni bulmaya benzer beni sevmek. Fazlasıyla zenginsindir ama harcayacak fırsatı bulamazsın. Yenmez – içilmez - haşlanmaz - kızartılmaz bir zenginliktir avuçlarındaki, okyanusa açılmaya karar verememişken henüz, hiç kıymetim yoktur modern hayat nazarında. Bir sal, küçük bir tekne yapsan "tonlarca ben'i" de yükleyemezsin.
Alabildiği kadarını tekneye taşır, yakın gelecekteki zenginliğine ulaşmak için karanlık sulara heyecanla açılırsın ama bu sefer de "ben" eksik kalırım. Yine de razıysan ve yola çıkmışsan, ilk fırtınaya dek "ben'li" hayaller eşliğinde adadan uzaklaşırsın. Gücün yetmezse ve mücadele edemezsen o hırçın dalgalarla, sahip olduğun altından vazgeçmen tek yoludur hayatta kalışının. Direnirsen, bu kez de zenginliğinle batarsın.
Mevzuu o ki; ya batacak ya da "ben'li ve zengin" kalıp, anakara’larda harcama sevdasına kapılmayacaktın. Malumun ilamı gibiydi dizginlenemez hırslarla sahiplenmek "eksik ben'i" ve o aymazlıkla da yola çıkışın. Velhasıl sen; "eksik de olsa ben'i" taşırım sanarak, hayatında belki son kez aldanırsın ve bu da ölümüne malolur. Ya fakirin en zengini kalıp okyanuslar aşma fikrinden uzak durmalıydın, ya da, ikimizi de güvenle taşıyabilecek bir gemi inşaa edecek kadar mahir olmalıydın.
Ne o? Yoksa sen de "yuva ve dişi kuş - erkek aslanın ava çıkmayış" önesürümlerini "halt" sayanlardan mısın? Yahu zaten bu yüzden ben'siz, işte bu yüzden yalnızsın!
Korkarım ki de ancak, azraille oynayacağınız "canın çıksın" oyununda uyanacaksın!!”…
O'na sormak lazımdı aslında böyle bir hareketi, uyuşturucu gibi bir illeti, sırf "can acıtmak" için dahi olsa içmeyi kocasına yapmış olsa tepkisi ne olurdu diye. İnanın ki o lümpen adam, bırakın dövmeyi, yüzleşemez ve bu yapılanı görmezden gelirdi.
Ve yine sormak lazım FGCMxx'e, hani DoH'a bir erkek olduğu için aşık olmuşsun ya, peki diyelim. Ülkedeki beyaz şapkalı hackerların en kıdemlisi - en süperi - en beceriklisi - en zekisi - en mükemmeli oluşu falan da seni hiç etkilememiş, peki diyelim.
Anlaşılması zor olan şu : Hasan'ı Jakabo'yu ScepticaL'i DevilofHacker'ı, Kelimelerin Sihirbazı'nı birbirinden nasıl ayırdettiğin ve diğer SÖ erkeklerine nasıl benzettiğin? Mümkünlüğü çok zor bir durum bu çünki. İnsanlar bunu ayırdetme konusunda hiç becerikli değildir şu evrende.
Rahmetli Işıkara da en seksi erkek seçilmedi mi geçmişte? :).
Diyelim ki sadece "erkek" olarak seçip de birlikte oldun DoH'la, ve köküne kadar da aşık oldun. Fakat zaman geçip de sana anlattıkça "gerçekte kim?" olduğunu, öğrendin ve gayet iyi biliyordun. Sevgiliyken, ya da hayal olarak kurguladığın evlilik döneminde "bilindik bir memur - bilindik bir koca - bilindik bir adam - bilindik bir sevgili" yaşantısı mı umacaktın onunla olan birlikteliğin boyunca?.
"Sıradışı ve Sürrealist" beşliyle aşk yaşayıp da, sıradan bir hayat - sıradan beklentiler içine mi girecektin? Gerçi haklısın, kadın denilen yaratığın aşk ve evliliklerden "çok ama çok insani" bir beklentisi vardır : "Her ne yaparsa yapsın, erkeğinin orjininde, odak noktasında olmak ve katlanılmak!"
Sıradan erkekler için pek tabii ki kabul edilebilir bu. Ya şu beşli için?
Ve, şu duvara toslayarak da paramparça olur bu arzu zaten : "Kadın kısmı önce bir haltlar karıştırıyor, itilip kakılıp dövüldükten sonra da sevgilisi veya kocasından şikayet etmeyi seviyor, vazgeçemiyor. FGCMxx ise başmızmız - başşikayetçi olmayı seçmiş de bilememiş!" :D…

Biten her ilişkiden sonra Jakabo, bir dönemini sıkı muhasebe ile geçirip, "nasıl bir dengesizlik ettiğini" bulmaya çalışırdı. Kadınlarını da, olabildiğince, suçlamalarından yalıtmaya çalışırdı. Sonraları anladı ki, O’nun tepkileri tümüyle "etkiye tepki" imiş, ve KS bütün aşklarındaki sancılı dönemlerde "hızla yaklaşan gel - git'i" kum taneleri ve çakıl taşlarıyla engellerim sanarak geçirirmiş.
"Yüzkarası ancak gözyaşıyla temizlenir" gibisinden birsürü şey anlatmış olmasına rağmen "kontrolsüz ve iffetsiz" bir hayat sürmeye inatla devam eden FGCMxx dahil bütün kadınlarını "birşeyler öğrenme isteklerinin" yoğun oluşunu gördüğü için de seçti ScepticaL.
Bedensel çekiciliklerinin yanısıra bu özellikleri de KS için çok önemliydi. Öğretici yanının kesinlikliğiyle de gerçekten çok şeyler öğrendiler. Sonra birgün farketti ki; kadın denilen yaratık öğrenebiliyor ancaaak, uygulama fakiri!
Fakat bu ayrılık döneminde FGCMxx'i diğer kadınlarından ayıracak bir özelliğini de keşfetti. Bu keşif neden bu kadar uzun sürdü tam bilemedi Hasan, çünki, ayrıntıları seziş konusundaki yetileri bazen onu bile şaşırtırdı. Hani şu örümcek adamın "örümcek hisleri" devreye girip de alarm çaldığı anlarda tehlikeyi bertaraf etmek veya konumunu değiştirmek için yaptığı "reflekssi hareketin" kendisinin bile çok sonra farkına varışı gibi çalışırdı önsezileri, ve akıl ile mantık da yol arkadaşlarıydı.
FGCMxx ile ilgili olan ve çok geç tesbit ettiği şeye gelince : O, ancak ve ancak "işine geldiğinde ve keyfi yerindeyse" DoH'a muhtaç, işine gelmediği zamanlardaysa kendi bildiğini okuyan bir dişiydi…
İlişkilerinin başlangıç aşamalarında ihtiyatlı – soğukkanlı – ketum - çekingene varan biçimde mesafeli bir hali sözkonusudur Hasan'ın. Karşı cinse "ilgisini" hiç belli etmez. Zaman akıp karşılıklı paylaşımlar artıp da arada "sevgi elektriği" cirit atmaya başlasa bile, en azından, yakasında hep takılı duran "atalet" asla ortadan kalkmayacaktır. Kalktı sandığın an bir bakmışsın ki en ortalıktadır.
Özünde cana yakın - talihine sonuna kadar güvenen - yaşamaktan keyif alan birisi olsa da, gizler. Karşı cinsle münasebetlerinin hepsinde romantizm de barındıran serüvenler arar, ki, bunlarda kesinlikle sınır yoktur. Heyecanı ve damak tadı olmayan ilişkileri benimsemez.
Gerçekten - gönülden ve aynı zamanda da derinlemesine seven bir aşıktır, ancak, bir başkasına da kolayca kapılabilir.
Çünki macera "o an için" o kadındadır ve onu da yaşamak ister. Küçük bir mimik - minik bir kadınsı eda onu o romantik ilişkiye yöneltecek ve orada "arayışta olduğu prens ve prensesi - kral ve kraliçeyi" diriltmeye çalışacak, ideallerinin çok gerisinde kaldığını hissettiği an ise, "batıcı" durumlara katlanmak yerine, sahip olduğu hırka – don – bira - sigara dörtlüsünü de toparlayıp, yoluna başkası ile devam edecektir. Asla ve asla "tek eş" tamlaması yoktur hayatında bu yüzden.
FGCMxx yaşamına dahil olduğunda, FGCM ve FGCMx başta olmak üzere, o güne dek hayatına giren bütün kadınları da birşekilde beyninin – kalbinin - teninin biryerlerindeydi mesela, ve, varsa yoksa "idealler ve onların getireceği muhteşem tatmin" her an "öncelikleri" arasındaydı…
Eli açık, hatta, savuran cinsten bir cömerttir KS, ancak, bir sorun yaşamı boyunca gölgesi gibi olmuştur ScepticaL'ın. Sevgilisine "yağmur yağdırırcasına" herşeyi satın alıp hediye etmek ister mesela, ve aslında verdiklerinin de karşılıksız olduğunu düşünmemek gerekir.
Çünki ilişkilerinde güven unsuru ne derece önemliyse, maddi - manevi verdiklerinin karşılığı da "Mutlak Sadakat" olmalıdır.
Bahsi geçen sorun ise; basit ihtiyaçları karşılamak dışında "para" ile ciddi manada küs oluşlarıdır :P :D. Takmaz - elinde tutmaz - kıymet vermez - yok diye de gocunmaz…

Aşklarında iki birincisi olan bir yarış peyderbey gözlemlenebilir: Erotizm ve Romantizm.
Bu ikiliden biri, dönüşümlü olarak hep ilk sırada, diğeri de atbaşı kadar ardındadır, ve eksikse hasbelkader bir tanesi, diğeri de can bulamaz o ilişkide. Aşk duyduğu ve açıkça sunduğu kadının biraz olsun fiziksel çekiciliği muhakkak olmalıdır, ve ilk hoşlandığı andan itibaren çekim alanında olduğunu - heyecanla "o an'ı" beklediğini dile getirebileceği halde yapmaz, parnterini o hale getirmek için bilgi birikimi - akıl oyunu - vizyonu da vardır, fakat, hiç talepçi pozisyonuna düşmez, veya talepçiyken bir bakmışsındır ki sahip olduğu zihin atılganlığının ürünü bir paradoksla "talep edilen" konumuna yükselivermiştir.
Aşk ve onun kankası Seks, ScepticaL'in yaşamının en önemli olmasa da "çok önemli" argümanlarıdır. Taaa "ilk aşk" zamanından gelen argümanlar hem de…
İlk öpüş - ilk sevişme - ilk cinsel birliktelik ne harika şeylerdi. Çok güzel hislerdi. Gelgelelim "ilk aşkının da" tüm diğer kadınlar gibi avanak - kolay kandırılabilir - samimiyet ve ilgi budalası - korunma ve gözetilme açlığıyla kıvranan, sıradan bir dişi olduğunu keşfettiğinde, uzunca bir dönemini "daha güzel bir kadın bulsam ne olacak ki? O’ndan da en çok birkaç yıl sonra bıkmayacak mıyım, bunalmayacak mıyım sanki?
Ve artık eminim ki "Aşk" da tarih gibi "tekerrürden ibaret bir olaylar silsilesi", ve benim arzuladığım "zeka ve doyuruculuğa sahip bir kadın" bulup da aşık olmam büyük ihtimalle imkansız!" düşüncesiyle geçirdi. Sonra birgün, aniden, uzandığı yatakta irkildi, ve beyninin en dipteki kıvrımlarında "kocaman ve cevabı zor" bir soru dirildi : "Öyle bir kadın ya varsa, ve şu an bu dünyadaysa???".
Fırladı...
Bu fırlayış ta kırklı yaşlarına kadar uzadı ve "O"nu aradı. Ne var ki; sayılarını unutmuş olsa da, bulduklarıyla yaşadığı her "aşk'ı" hayallerle başlayıp, "şehvet ve elvedayla" sona erdi. Ancak, "Şeytan'la ortak buğday eken sadece samanını alır" sözünü yerden yere vurduran FGCMxx "güzel" olmaması yanında, erotizm ve romantizm rüzgarları da estiremese bile bulunduları ortamda, yeri bir başkaydı "beyin" olarak DoH'un gözünde.
Tabii ki bu noktada "Jakabo'nun da kusurları yoktur" demek abes olur. Ancak Hasan bunları bazen "sadece ve sadece derin bir sükut ile" öylesine ustaca saklar, ve önlerine granit soğukluğundaki bakışlarını duvar ederdi ki, bu kusurların en büyüğünü bile azıcık olsun sezip de yüzüne vurmaya yeltenen FGCMxx, oturmadan ziyade "adeta bir yığılma edasıyla" kalkıştığı yere mıhlanır kalırdı, ve ScepticaL hiç de aşık olmadığı bu kadından, çokça sinirlendirse de, farklı bir şekilde haz alırdı.
Öyle ki; onunla gezip tozup içtiklerinde hallerine bakar bakar "alınlarımıza "kamuya açık yerlerde dolaştırılmaları tehlikelidir" diye yazsalar, ve bizi zorla bir eve kapatsalar yeridir ha, çünki, aklı başında hiçbir doktor şu iki çatlağı akıl hastanesine sokup da delilerin ruh sağlığını riske atmaz :D" diye düşünür, bağırıp çağırmışsa bile daha yeni, tutar FGCMxx'e gönülden bir sarılırdı. Ne var ki, o çektiği sopa, işlediği suça rağmen ağır gelmiş ve ayrılmışlardı…
Hemen hemen hergün buluşup bira içen ve muhabbetler eden birileri için fazla sayılabilecek bir "uzak durma" döneminden sonra, hiç ummadıkları bir anda karşılamışlardı. Fakat FGCMxx adı kadar emindi ki, Sherlock Holmes becerikliliğindeki şu adam tezgahlamıştı ansızın gerçekleşen bu denkgelişi. Öyle ya, yapabilirdi, tanıyordu.
Çünki O, bilgisayar denilen ve "dibi bucağı ayrıntı - ince planlama" olan alete, neredeyse, "tuval üzerine müziğin bile resmini yapabilecek meziyete sahip bir ressam" kadar hakimken, bunu da yapabilirdi.
O an; Hasan'dan - Jakabo'dan - ScepticaL'den - DevilofHacker'dan - Kelimelerin Sihirbazı'ndan nefret etmesi gerektiğini düşündü hemen, çünki haklı dayanakları vardı; ama yapamıyordu.
Karşılaştıkları AVM'nin merkezi yayın sistemindeki müziğin ağırlaşması aldatıcıydı, çünki, fırtına öncesi sessizlik misali yavaşlamıştı müzik. Sonra dans başladı. İsimleri "DoH ve FGCMxx'in kalpleri" olan içiçe iki hulohop o yavaş müzikte müthiş bir hızla dönüyordu. Hız o seviyeye ulaşmıştı ki, sanırsın hiç hareket etmiyor ikisi de. Kalpten hulohoplar birer yıldız gibi aydınlatırken ortamı, AVM'de çalan parça sona erdi ve FGCMxx aklından şunu geçirdi : "Bu serseri onunla neden evlenmemişti ki???"…

Bir ikiz kardeşi olmasına rağmen mutsuz - yapayalnız geçen çocukluğunun - gençkızlığının öcünü kimden ve nasıl alacağını hiç bilemiyor, herhangi bir ortamda ve herhangi biriyle tartışıp arıza çıkarabiliyordu FGCMxx. Yaşı ortahalli olana dek sadece iki erkeği "gönülden ve çok ama çok" sevmişti.
Birincisi; içine düştüğü bunalımlar sonucu, köhne bir otel odasındaki kalorifer borusuna kendini asarak intihar eden babası, ki, onun ölüm şeklini üstünden 20 küsur yıl geçmesine rağmen internetin gizli dehlizlerinden Hasan çıkarıvermişti de öyle öğrenebilmişti;
İkincisi de DoH'tu. İkisi de onu farklı versiyonlarla da olsa terketmişti.
Babası daha küçüklüğünde ve minicik bir kız çocuğuyken, KS ise tam da bir erkeğe "olgun bir kadının tutunuşlarıyla" sıkı sıkıya bağlandığı bir dönemde. İki terkediş arasında tuhaf bir ilinti, tuhaf bir de ayrım vardı : Jkb ile olan birlikteliği çocukken beyin – ruh - kalbini kanatan yarayı iyileştirmiş, fakat gidişiyle birlikte yara yeniden açılmış, hatta çektiği acılar 2-3 kat artmıştı. "DoH bunun farkında bile değildi belki" diye düşünmeye yanaşmadı çünki onun "farkındalığı" azami seviyededir, bilirdi. Hasan'ın canlılığı – enerjisi - duygu yükü – dürüstlüğü - ketumluğu ve hepsinden önemlisi de cesur oluşu, babasından sonra sıkıntılar içerisinde debelendiği günlerini bile ona unutturuveriyordu, ama işte FGCMxx'i birgün ScepticaL de kendi kendine bırakmış, "bir kadın" olarak defterden silerek sevişmemişti bile çok uzun süre. Kopmuştu.
Halbuki; bir ortaokul arkadaşını facebook denen çöplükte yıllar sonra bulsa, artık doktor olan arkadaşını Ataşehir'deki evine çağırsa, adam anestezi uzmanı oluşundan ve "Sen mutfağa gitme, içkileri ben hazırlayacağım" diyerek FGCMxx için hazırladığı Absolute Votka'nın içine bayıltıcı bir ilaç koyduğunu ve kendisine tecavüz ettiğini iddia etse bile;
Hasan'ın Bora isimli o "kamu zararlısı böceği" arayıp aklını almasından sonra konu yargıya bile yansımış olsa da, onunla yaşadığı cinsel birlikteliğin "isteyerek olma ihtimali" her daim varolsa da, n'olurdu ki yani?
Bir kadın bu ve esrar içme gibi sebeplerle dışlanabilir miydi? Babası cennete gitmiş ve geri gelmemişti ama, Scpt anılarıyla hep belleğinde kalmış, hatta şu AVM'de de karşısına çıkıvermişti.
Ayrılık sürecinde sadece iki kez görmüştü onu. İkincisindeyse kesin olarak "bir daha görüşmemeleri" konusunda kararlar almış, ve DoH'a da söylemişti bunları. O ise küçücük bir tebessüm etmişti. KS'nin lakırdı ve davranışlarının akabinde, mantığı - genel geçer kuralları - örfleri ve adetleri bir kenara ittiriverecek, hatta halı altına süpürtecek güçte bir atmosfer oluşuyor ortamda FGCMxx de direnemiyor, çekim gücüne kapılıyordu. Yanlıştı, görüşmemeliydiler!
Aslında, O'nu kaybetmekten veya kaybetme tehlikesinin adını bile diline dolamaktan korktuğunu kendine hiç itiraf edemiyordu, fakat, evet evet, DoH'u bir daha hiç görmemeliydi. Kararı buydu ve kesindi!
Fakat bu kararı, Hasan'ı hesaba katmadan, kendi başına almıştı, tutar mıydı?...
KS'nin ona gönderdiği felsefe – parapsikoloji - insan psikolojisi ağırlıklı mailler için "yalan dolan" demişti de geçmişte, "Yalan dediğin o gerçekleri bal gibi de seviyorsun sen. Gerçek yalanlara çok sık başvursan da, aslında onlara karşısın. Nasıl da kendini yadsıyorsun. İnan ki bütün ömrün boyunca Spiritüelizm - Reenkarnasyon ve benzeri şeylerle ilgilenmiş olmana şaşıyorum" gibisinden bir yanıtla karşısına dikiliverdiğinde, birkez daha aşık olmuştu ona.
Ama yiğitliğe bok sürmemek için, inat olsun da DoH delirsin diye, "- Ben de senin programcılıkta niçin başarılı olamadığını iyi biliyorum. Neden hep bu saçma sapan konulardan bahsedip de, bir erkek ve bir kadının hem seks yapıp hem de normal arkadaş olamayacağı tezini sürekli ortaya atarak benimle sevişmiyor, azmış olduğun anlarda bile el sürmüyor, beni becermiyorsun? :(" demişti.
Cezalandırıcıların şeytani keyfiyle sırıtmıştı Jakabo. O'nun kirli dişlerini göstererek sırıtışı daha bir sihir dolu şevkle konuşmaya itmişti FGCMxx'i : "- Şu senin zırt pırt bahsettiğin "Sevmek" kelimesi, garip olduğu kadar da çirkin duruyor ağzında biliyor musun? Çok matah birşeymiş gibi geliyor ilk anda insanın kulağına, ama senin gibi yazarlar bu kelimeyi kullanınca utanç duyuyorum. Çırılçıplak soyunup kolayca sarfediyorsunuz o sözcüğü bol keseden. Hele hele şairler! Onlar daha acımasız, daha arlanmaz!
Ve sen hem yazar hem de dilediğin an şairsin kahrolası herif!
Şu farklı "Sevmek" anlayışını da al ve git!!! :((("…
Gitti DoH Ve bira içip bikaç tane, uyudu.

FGCMxx'in ertesi gün zır zır aramasıyla da uyanıp, bu sefer cep telefonunu kökten kapatıp yine uyudu. Umuyordu arayacağını, hep böyle yapardı. Önce bir haltlar karıştırır, sonra fırça ya da sopasını yer, uzunca birsüre "dayak yemiş köpek enciği gibi" küskün bakar, ufaktan ufaktan "takındığı bütün şirinliğiyle" de sokulurdu Hasan'a…
Körü körüne ve inandığı bütün değerleri silme pahasına, içindeki bütün olmaz - olamazları bastırarak elde etmeye çalışmıştı FGCMxx'i Jakabo, ve işte tamamdı, herşey arzuladığı gibi olmuştu.
Onun teslim oluşu öyle ani olmuştu ki, neredeyse kendisinin hiç rolü yokmuşcasına kolay bir zaferdi. FGCMxx tam anlamıyla verivermişti ScepticaL'e kendini. Zerre miktarda çekingenlik – tereddüt – utanma - acaba duygusu göstermeden hem de. KS bir yol hazırlamış, FGCMxx de "hay hay" diyerek o yolu bir solukta arşınlamıştı. Bu ise Hasan'ın övünmesi veya sevinmesi gereken durumlardan değildi, aksine üzüldü.
Çünki, bir kadının, erkeğini üç şekilde doyurabileceğini düşünürdü her zaman DoH : Kültürel – Duygusal - Cinsel.
Hepsi ayrı şeylerdi ve tek bir kadında aynı anda bulunabilirler miydi? Biri veya birkaçı eksik olduğundan mıydı FGCMxx'in çabucak teslim oluşu? Veya DoH'a bu üçlüyü aynı anda sunabilir miydi? Bırak FGCMxx'i, yeryüzüne bu üç meziyete de sahip bir kadın gelmiş olabilir miydi?
Yanıt "Hayır" ise Jakabo'nun FGCMxx ile yeyip içme - gezme konusundakı ısrarının altında yatan "Semavi esrar" neydi??!...
Çok sinirli bir halde gelmişti Hasan Erdinç isimli arkadaşının internet kafesine :
"- Senin bu dayın var ya, çileden çıkardı beni birader! Hadi işsiziz dedik, hem onun hem bizim işimiz görülsün ve arada da sen olduğundan çalışırız özveriyle dedik ama şu halimize bak!".
Balya ilçesinden gelirken yorgan – yastık - battaniye gibi şeylerini alelacele tıkıştırdığı çuvalı kafenin bir köşesine atıvermişti kan ter içindeki ScepticaL. Ve hararetli birşekilde dayı ile yaptıkları kavgayı anlatıyor; bilgisayar programcısının kendisi olmasına ve yeni kurulan taşıyıcılar kooperatifi için altyapısı - üstyapısıyla profesyonel bir yazılım hazırlıyor oluşuna rağmen Erdinç'in dayısının ahkamlar keserek ona "- Hani yahu, 1 haftadır hiçbir iş yapmamışsın sen?!" tarzından konuşması;
o soğuk ofiste ve o küçücük ilçede yarı aç yarı tok da olsa çalışıyor olmasına rağmen, asıl mesleği kamyon şoförlüğü olan o kertenkele suratlı herifin KS'nin oraya hatır belasına geldiğini unutup da "Abdal ata binince bey, şalgam aşa girince yağ oldum sanır" sözünü tasdiklercesine patronluk raconları kesmesine çokça kızmıştı.
Bir yandan yaşananları Erdinç'e hiddetlenerek anlatırken, bir yandan da FGCMxx'e "- Gel beni çarşı merkezinden al da gidip biryerlerde bira içelim. Moralim çok bozuk!" şeklinde SMS atmış, onun gelmesini bekliyordu arabasıyla. Böylece çuvalı da taşımak zorunda kalmayacaktı sırtında…

Bir torba dolusu birayla gitmişlerdi her zaman takılıp içtikleri ve sohbet ettikleri eski dokuma fabrikasının arkasındaki koruluk araziye. Yine sohbet ettiler, yine içtiler ama konu daha çok Hasan'ın uğradığı haksızlık ve Erdinç'in dayısına olan kızgınlığıydı.
Cahil bir adamdı dayı, ve annesi olmasa çoluk çocuğu da aç kalırdı. Bir dönemini aylak aylak kahve köşelerinde plan - hayal ikilisiyle geçirir, sonra da aklına en yatanını uygulamak için borç harç demeden piyasaya atılırdı.
Zaten, istisnaları saymazsak; cahillik önce vurdumduymaz sonra da tembel eder, ve birsüre geçince amaç "aynı kaygısızlıkla para ve güç sahibi olmak maksadıyla harekete geçerek bitakım işler yapmaya" dönüştüğünde, işte o andan itibaren cahil insan "tehlikeli" sınıfına terfi etmiş demektir. Ya elimine edeceksin ya da sevdiğin herşeyi onun mıntıkasından uzaklaştırıp, hiç olmazsa onlara büyük iyilikler yapmış olacaksın.
İşte; yarım trilyonluk borca girip "sözde" bir kamyoncular kooperatifi kurup, Türkiye'nin bilindik bir maden şirketine bile rest çekerek onun nakliyesini "külhanbeyi edalarıyla" yüklenmek isteyen şu "cahil ama cüretkar Mehmet Dayı" ScepticaL'in bütün moralini yerlebir etmiş, onu teskin etmek veya sinirli hallerini yumuşatmak görevi de FGCMxx'e düşmüştü.
Birkaç saat kadar içtiler orada, sonra sıkıldılar ve Jakabo'nn mahallesini en yukarıdan gören bir tepeye çıkarak, kalan biraları da oradaki şehir ışıklı manzara eşliğinde yudumlamak için arabanın direksiyonunu mahalle içine kırdılar. Pazar yerinden geçerken de KS'nin çocukluk arkadaşı olan ve mahallenin en işlek kahvesini çalıştıran Serkan'a rastladılar.
Annesini ve babasını küçük yaşta kaybedip, kardeşiyle yarı aç yarı tok bir yaşam sürmüş, haddinden fazla ezilmişken hayatta, yine de "Düğüne gider zurna beğenmez, hamama gider kurna beğenmez" ayarında biriydi Serkan. Normal şartlarda, benlik ve kişilik gelişiminde rol oynayan etmenlere bağlı olarak kendini akılsız – şanssız - olumsuz görenlerle; kendini akıllı – yetenekli – sevimli - yakışıklı gibi tümüyle olumlu görenler arasında bir yerdeydi Serkan'ın ruh hali çocukluğundan beri.
Öyle ki; birgün içki masasını salya sümük halde hüzne boğarak "öksüz ve yetim büyümüşlüğün" onu ve kardeşini perişan ettiğinden yakınıp ağlanırken;
ertesi gün ise yanındakilere karşı kendini beğenme – kıskançlık – haset – cimrilik - kin dolu oluşları alenen sezilebilecek cümleler eşliğinde, küçümseyici tutumlar sergilerdi.
Uzun yıllar aşçı yamaklığı yaparak kazandığı paralarla mahallenin en merkezi yerindeki kıraathanesini devralmış, bir köşesine kurduğu akvaryum ve muhabbet kuşu kafesleriyle de kazançlarına kazanç katmış, hem kendine hem de kardeşine "konforu küçümsenemez" bir yaşamı sunabilmişti onca yıl çektikleri sefaletten sonra.
Konfor dedikse, bir devlet memuru kadar olanından bahsediyoruz bu noktada. Gelgelim Serkan bu sahip olduklarından dolayı sürekli mağrurlanıyor; yeni yükselenlerin "eskiden beridir yüksekte ve zengin olanlarından daha tehlikeli" olduğunu her konuşmasında açık açık beyan ediyordu sanki çevresindekilere. Buna rağmen insanlara kalıcı zararlar verdiği görülmemişti…

Serkan'ın davetini kabul edip kahveye girdiklerinde, onun zaten içmekte olduğunu ve müşterileri gönderdikten sonra bira eşliğinde tek başına kafa dinlediğini gördüler. Birer tane de FGCMxx ile DoH'a ikram etmişti, ve ellerinde biraları olduğu halde önce akvaryumdaki balıklarla sonra da birbirinden renkli muhabbet kuşlarıyla oynaştılar. Fakat Serkan'da anlaşılması güç bir hiperaktivite vardı, ve sadece ScepticaL farkedebiliyordu onun ruh halindeki saldırganlığa varan tedirginliği.
Çünki; pişti oynamak için telefonla çağırdıkları Fatih ve Sami isimli arkadaşları dahil masadaki herkes, Serkan'ın oyun esnasındaki agresif hareketlerini her zamanki tempolarına benzetmiş, ve yenen takımın yenilen takımı kızdırdığı normal bir oyun zannetmişlerdi.
Yanlarında FGCMxx gibi sosyetik bir bayan olmasa da birbirlerine sınırları zorlatırcasına takılırlar, piştiden anlamadıklarını öne sürüp alay ederlerdi hep. Fakat, bütün moral bozukluğuna rağmen farketmişti ki Jakabo, Serkan'ın hareketleri o gece "bir başka" tuhaftı.
Serkan'a "- Birader geç oldu, bu saatte açık büfe zor buluruz, biz gidelim" gerekçesini sunan KS'ye, "- Bizde çevre var oğlum. Senin gibi asosyal değiliz. İstediğim birayı alacak birsürü adamı yatağından kaldırırım ben her vakit" diyerek ilk arızayı yapmıştı Serkan.
Çünki; kendisine "aptalın tekiyim ben" veya "bu yaptığım öküzlüktü" dediğinde birisi, sen de kalkıp aynı şeyi söylersen, kavga çıkartırsın. Doğru olan, "- Yok canım, kendine haksızlık etme" tarzı cümleler sarfetmektir. Aynı şey birinin diğerini kandırması veya üçkağıt yapması için de geçerlidir. Bazı şeyler sadece yapılır veya onaylanır belki, ama asla dile getirilmemelidir.
Hasan'ın asosyal oluşu ve PC başından ayrılmayışı zaten ortadayken, altlarında son model araba da varken ve onunla gidip bira alabilecekken, Jakabo'nun bu eksik yönünün üzerine basarak caka satmanın ne anlamı vardı ki şimdi?
Pas geçti DoH bu hareketi mecburen, çünki, gerçekten de telefonuna sarılan Serkan'ı kırmayan bir büfeci gelmiş ve koca bir torba bira temin edilmişti. Az önce sözü edilen tepeye sadece FGCMxx'le değil de, 4 kişi olarak gidildi.
İçilen her yudum birayla, Serkan daha bir cüretkar, daha bir "ne dediğini bilmez" hale geliyordu. Üstelik de gereksiz yere ve abartılı biçimde öfkeliydi. Aslında DoH da çoğunlukla kendini tam manasıyla ifade etmeyen biriydi can sıkkınlığında, ama, bazı komplekslere sahip SÖ'lere özgü bütün ezikliği hissetse de, tam iki katı da öfkeyi barındırırdı.
Bir yere ait olamama duygusu ve içine girmek istemediği toplumdan intikamını almanın, ya da, onları yönetmenin; ve yönetirken de buğuz etmenin yolunu bir başka formülle halletmeliydi, ve bu yol da sanal ortam olabilirdi.
Fakat Serkan, konuştukları konu ne olursa olsun öne fırlıyor, yüzünü fırtına bulutları karartmışcasına "yıkıcı ve aşağılayıcı" kelamlar ediyordu.
Mesela, aklına, yıllar önce mekanına oturup da içtiği çayların parasını vermeyen ve birsürü racon kesen mafya elemanları geldiğinde, FGCMxx - Jakabo ve Büfeci Faruk'a, "- Göreceksiniz, onları da asıp keseceğim, analarını s..eceğim!" dediğinde;
sırf biraz daha gönlü olsun diye dediklerini onaylar bir edayla "- Yaparsın sen canım kardeşim, onlar kim ki? Vs." diyen Hasan'a, "- Ulan sen çocuk mu avutuyorsun, yaparsın maparsın diyerek haa?!" gibi aptalca tepkiler gösterdiğinde, işlerin sarpa saracağını çoktan sezmişti ScepticaL, ama, Serkan'a söz geçirmekte zorlanıyordu.
Oysa sanaldaki kurbanlarıyla arası böyle değildi…

Güzel bir sonuca götürmüş olsa da; neden ilk anlarda yaptığı kötülüklerin bedelini ödetmek - perişan etmek - süründürmek sevdasına kapılmadı hiç kurbanları mesela?
Çünki Jakabo onların karşısına binlerce iyi arasından herbirinin işine farklı farklı yarayacak olan "İyi" ile çıktı. Onları kaderin karşı konulmazlığı derecesinde özgür bıraktı, ancak, önlerinden de "şartlar ne olursa olsun sevdiği erkeğe bağlılığını sürdürtecek olan "kadın kalbine" hitap edermişcesine etkileyici ve sihirli" doyuruculukları hiç eksik etmedi, ipleri daima ellerindeydi. Gelgelim bütün bunlar o gece Serkan'a sökmedi, etki etmedi. Aksine, Hasan'ın telkinlerine, yüzünü zehir misali yakan bir osmanlı tokadıyla yanıt verdi…
Serkan'ın, çıkan küçük sürtüşmelerden dolayı DevilofHacker'a attığı tokattan sonra "- Allah'ım, ne işim var benim burada, gecenin şu vaktinde?" sorusu, geceli gündüzlü yaşadıkları 1,5 yılın ardından ilk kez geldi FGCMxx'in aklına.
Çünki, Taksim meydanında içerlerken, bir İran'lı herife uyup da ortadan kaybolmuş, onca kalabalığın içinde KS onları bulduğunda ona bağırıp çağırıp bir de tokat vurmuş, taksiye atlayıp eve geldiklerinde de "- Sen bana vuramazsın, vurdun, ben de sana vuracağım" diye tutturmuş ve Jakabo'ya tek bir tokat atmakla da kendini önce hastanede sonra de ettiği şikayet neticesinde İçerenköy Polis Merkezinde bulmuştu ilk kavgalarında.
Yani tokat ScepticaL için büyük hakaretti ve affetmezdi. Şimdi Serkan'a kimbilir neler ederdi. Fakat, bir heykel gibi donup kalan FGCMxx'in korktuğu olmadı…
Sesinde çok gizli bir öfkenin varlığı az da olsa hissedilen Hasan, daha yüksekten parlamak yerine, sağduyusundan imdat istedi, ve karşısındaki 25 yıllık arkadaşına olan kızgınlığını soğukkanlılıkla gidermek adına "- Çok sarhoşsun Serkan, keşke vurmasaydın! Şimdi gidiyorum, ama, yarın sabah tavla oynamaya geldiğimde bil ki şu yaptıklarının utancıyla yüzüme bakamayacaksın!"
Sonra da ön koltuktaki biraları yere bırakmasını söylediği FGCMxx'e haykırırcasına seslendi : "-Gidiyoruz buradan, bin arabaya!".
DoH'un emir edası taşıya sesin öylesine etkiliydi ki, şöyle bir titreyen FGCMxx, kesinlikle kendinin olamayacak bir ses tonuyla "- Tamam" diyebildi ve bir panikle arabaya bindi. Sürekli kullanmadığı için kontak anahtarı - vites kutusu, kolu - aynası vs. neyi varsa yabancı olduğu arabayı çalıştırmak için mücadele ederken DoH, acısının çoktan geçtiği fakat aşağılanma hissinin yüreğine çöreklendiği tokadı düşünüyordu bir yandan.
O alçaltıcı tokatın gölgesinde de kendine bir "aferin madalyası" takmalıydı, çünki öfkesi tavandayken bile sabredebilmiş, Serkan'a birşey yapmamıştı. Hay Allah, şu kontak deliği nerdeydi yahu, bir an önce arabayı çalıştırıp, herşey bu noktadayken buradan ayrılmalıydı…
Jakabo arabayı çalıştırıp biran önce oradan gidebilmenin paniğindeyken, sağ arka kapı açıldı bir hışımla ve Serkan içeriye daldı. Ağzında da "bin kez söyle eşeğe, bir dirhem inmez aşağıya" sözünü doğrultacak cinsten hakaret ve küfürler vardı.
"- Lan anasını s..tiimin çocuğu sen gitmek için benden izin aldın mı lan? İn lan aşağı, seni bidaa tokatlıcam! Zaten var ya, sen bundan sonra benim şamar oğlanım oldun lan artık! Seni hergün tokatlıcammm!!!"…
Kontak anahtarıyla uğraşmayı bıraktı DoH. Zaten artık FGCMxx’in yanındayken sürekli kimlik ve kişilik karmaşası yaşayıp duran beşli'den de eser kalmamış, meydanı da sahneyi de DoH doldurmuştu.
Şu andan itibaren de, diğer kişiliklere; bilgisayar kullanıcısının isteği dışında web tarayıcı pencereleri açarak çeşitli sitelerin reklamını yapan, veya zararlı sitelere yönlendiren reklam yazılım programları (ADWARE) gibiymişlercesine davranmaya kararlıydı.
DevilofHacker'a göre; Jakabo – ScepticaL - Kelimelerin Sihirbazı - Hasan dörtlüsü bir araya gelse ve günlerce istişare etse, Serkan'a "- Hoop kardeş!!! Bu dünyada sadece anneliğin son kullanma tarihi yoktur! Arkadaşlığımızın son kullanma tarihi az önceki söylemlerinle ve kafama ikinci kez attğın tokatla sona erdi!!!" diyemezlerdi.
Bunu Serkan'a söyleyemediğimizde, bizi hayvanların üstündeki bir seviyeye çıkaracak olan tek şeyimiz, yani "vicdanımız" nasıl rahat etsindi?
Öyle ya; vicdan çalışmazsa ve korkarsa, insan kendine olan saygısını yitirirdi. Oysa; Jakabo gülmek, eğlenmek - ScepticaL kara kara düşünmek - KelimelerinSihirbazı yazdıklarından dolayı övülmek, ve Hasan da taşıdığı bu beş yolcuyu "gemiyi batırmadan yüzdürmek suretiyle" yaşatmak derdindeydi ve DevilofHacker artık yönetimi ele geçirmeliydi…
Eli cebine gitti ve Osmanlı Kültüründen gelen "çakı taşıma" adeti ilk kez bir "can alma" işi için kullanılmaya şu an namzetti. Mantar toplarken veya meyve soyarken kullandığı çakısıyla gözgöze geldiklerindeyse;
DoH'un gözleri "ışık saçan bir canavar gözü gibi" çakının keskin yüzüne doğru açılıp kapanmış, Serkan'ın öldürülmesi konusundaki anlaşma saniyenin binde biri kadar bir zaman diliminde sessiz sedasız yapılmıştı.
Bir ozanın kalbi gibi ışık ve duyarlılıkla atan kalbi, şimdi bir suçlununki gibi arsız bir panikle atıyordu DoH'un, ve sol eliyle gömleğinin yakalarından sıkı sıkıya tuttuğu Serkan'a sokuverdi çakının soluk çeliğini…

Bağırsaklarına yediği ilk darbeyle faltaşı gibi açılmış olan gözlerinde öyle bir dehşet ifadesi vardı ki Serkan'ın, gören, ölümden beter bir korku geçirdiğini sanırdı.
Açılan yarıktan kan boşalmaya başladığında, göz göze ve burun buruna bir halde konuştu DoH :
"- Horozca aklın yok muydu vaktinde öteydin, küfür etmekle de en büyük hatayı ettin!
"-Affet" dedi Serkan yalvaran bir sesle;
"-Affet Hasan abi, evet hata ettim, nolur affet beni."
Yarımağızla bir kelime döküldü dudaklarından DoH'un :
"- Geçti! "
Sonra çakısını Serkan'ın et ve deri bulunan heryerine vurdu bedeninin. Hedef gözetmeden, vurdu, vurdu, vurdu...
Dayanamadı, 25 yıllık arkadaşını, arabanın arka koltuğunda liğme liğme keserken;
onun da yumruk attığını sanarak sol arka kapıdan dışarı çekmeye çalışan Büfeci Faruk'un bacaklarına da "- Lan ben burda meşgulken, iğnesiz arı gibi ne çekiştiriyon lan sen beni arkamdan!" diyerek, iki bıçak darbesi de onun bacaklarına vurdu.
Hırsı ve öfkesi dinecek gibi değildi, ve zaten yediği çakılardan dolayı şaşıran - aklı giden - koşmaya başlayan Faruk'un peşine takıldı, ama, 100 kiloluk bedenle 50 kiloluk adamı yakalamak çok zordu. Bir futbol sahası kadar mesafeyi afrikalı atletler hızında kaçan Faruk'un peşini bırakarak, son nefesini vermek üzere olan Serkan'a, arabanın arka koltuğuna geri döndü...
Belki de, yediği 25 çakı darbesinden sonra Serkan çoktan ölmüştü.
Onu arka kapıdan yere indirdi ve cansız bedenine doğru eğilerek;
"- İyi halt ettin!!! " dedi…

DevilofHacker'in sokaktaki "Ben"i de, sanaldaki "Ben" i kadar kıyıcı olabileceğini gösterirken, FGCMxx ise arabanın kapısının eşiğinde ve hayretten donakalmış birşekilde aşık olduğu adama "ne yaptın?" gibisinden bakmaya çalışıyordu.
Sesinin alaylı ve sivri tonu kendisinin de hoşuna pek gitmeyerek, neredeyse bir tesbih böceği gibi dertop olmuş ve titreyen FGCMxx'e söylendi DoH :
"- Ölüm hastalığı iyileşmez kadın! Ve Serkan az önce o hastalığa yakalandı. Bin arabaya da gidelim!!! ".
DevilofHacker onun konuşacağını ve dilinin dolaşacağını sanırken, ortalığı kan gölüne çeviren bir vahşete tanık olan FGCMxx onu bile yapamadı ve sadece başını aşağı yukarı sallayabildi "olur" anlamında…
Yaklaşık 1 saat süren ve güzergah gözetilmeyen araba yolculuğundan sonra teslim olma vakti gelmişti. Aracı sağa çeken DevilofHacker, FGCMxx'in elini koparırcasına tuttu ve avuçlarının arasında ezici bir kuvvetle sıktı. FGCMxx'in eli, pamuğa benzeyen beyaz ellerin demirimsi kıskacında ezilirken DevilofHacker konuştu :
"- Uzunca bir süre görüşemeyeceğiz. Senden tek isteğim, ailenin vermiş olduğu burslardan Memo'nun eğitimi için de birşeyler ayarlaman. Ve mahkemede anlatacaklarının tümünün "dosdoğru ne ise" onun olması. Tamam mı?"...
Başını da sallayarak tamam dese de FGCMxx, DoH'a tek bir mektup bile yazmayarak, ve Memo için kılını bile kıpırdatmayarak onca yıl, kendisine yakışanı yaptı…
DevilofHacker, "Cehenneme ateşi herkes kendi götürür" diyerek ayaklandı ve jandarma karakoluna doğru yol aldı...
***
{54}
**********
CEZAEVİ
***********

"SENİN HER YASANA UYACAĞIM,
KÖLEN OLACAĞIM,
ELLERİNİ AYAKLARINI ÖPECEĞİM,
AMA KORU BENİ," DEMİŞSEN DE;
KANUN KOYUCU "KORUMA" KISMINI
KENDİSİNİN GERÇEKLEŞTİREMEDİĞİNİ NAZARA HİÇ ALMADAN,
TUTUP SENİ, HOŞGÖRÜ – DEHŞET – YIKIM – TİKSİNTİ
DOLU BİR DÜNYAYA KAPATIVERİR.
BU ÖYLE BİR DÜNYADIR Kİ;
ORADA AZICIK HUZUR VE BİRİKİ DÜŞ DAHİ
SANA ÇOK GÖRÜLÜR,
SİNİR VE ÖFKE
AKILDAN HEP BİR ADIM ÖNCEDEN HAREKETLENİR.
ŞU HAYATTA, GAYET DENGELİ BİR GEMİNİN
BELLİ BELİRSİZ SALLANTISI AYARINDA
MEST OLMAYI UMAN SEN,
O DÜNYAYLA BAŞBAŞA BIRAKILINCA,
HANGİ BİÇİMDEKİ OLAYIN
HANGİ ANDA PATLAK VERECEĞİNİ BİLEMEYİŞİNE BAĞLI OLARAK
HİÇBİR TEDBİRE BAŞVURMADAN,
TAMAMEN RASTLANTISAL VE AMAÇSIZ BİR ŞEKİLDE
CANLI KALMAYA ÇALIŞIRSIN.
SADECE "CANLI" KALMAYA...
***

O ya da bu sebeple cinayet işlenir, akabinde yüce mahkeme kurulur. Devlet – taraflar – ebeveyn - akrabalar da hep oradadır. Sanık, sandalyesine ilişir, ve sözde, "kılı kırk yararak" yargılanır. Orada, o sandalyede sanık tek başına oturur, ama, hüküm giymesi ve hapsedilmesi gereken sadece o değildir. Bu gerçek her zaman es geçilir, görmezden gelinir…
Serkan saatlerce uğraşmama - vazgeçmesi için ikna etmeye çalışmama - kendisine çok kızdığımı ve ciddi zararlar vermemi istemiyorsa tavırlarını düzeltmesi ve küfür etmemesi gerektiğini defalarca söylememe - bana vurmasının ise en yanlış hareketlerden birisi olduğunu üstüne basa basa belirtmeme rağmen beni küçümsedi – dinlemedi - ciddiye almadı ve öldü…
"Ciddiye almamak!". İnsanoğlunun huyudur bu…
Bütün semavi ya da felsefi dinlerde bahsi geçen "Mehdi – Mesih - Budha"nın kıyamet öncesi dünyaya döneceğine ve mucizeler göstereceğine - insanları uyaracağına falan yürekten inanır herkes, ama, biri çıkıp da "- O beklenilen Mesih ben'im!" şeklinde feryad ettiğinde uluorta, insanlar tutup onu akıl hastanesine kapatır. İnanmaz, dinlemez, ciddiye almaz.
Bunu çok iyi bilen DoH, bir hedef belirlemeden önce çok hassas hesaplar yapar, kararını verdiği an ise başka hiçbirşeyi görmez, ve yine kendi yöntemleriyle, olanca gücüyle hedefine koşardı. Onu başarıya asıl ulaştıran ise, bazen yıllar süren "hazırlık evresindeki" suskunluk ve sabrıydı.
O, "sabır" ile kankaydı. Lakin, "Sağırın kulağı duymaz, ahmağın her yanı" sözü yakasına yapışık olan Serkan o sabrı bile taşırmıştı. DevilofHacker ile ters düşmek koca bir yanlıştı…
Gerçi; iletişim kurduğu her SÖ'yle değişik konularda muhakkak ters düşer, mevzu ne olursa olsun kendi iddiasını ortaya atar, savunduğu şey ilk anda absürt gelse de duyana; istatistik – analitik – matematik - felsefe bezeli önermelerinin sonuçlarını kendi hanesine hemencecik +1 olarak kaydederdi. Ve gözle görülür bir gururla "- Göreceksin ki benim dediğim doğru çıkacak ve er geç sen de bana hak vereceksin" deyip beklerdi. Karşısındaki de ona vakti gelince mutlaka hak verir, DoH'un yanıldığını hiç kimse göremezdi.
Öyle ki; bütün o "gem vurulmaz ve önünde durulmaz haliyle" yeryüzünü an be an şekillendiren doğa olayları üstüne bile iddialarda bulunsa, ve küçük bir kaza sonucu durum az biraz farklı gelişse;
DoH'a katıksız bir teslimiyetle hürmet göstermeye çalışan tabiattan bile hesap sorabilirdi. “Gafile kelam, nafile kelam” paralelliğinde terbiyesizleşen Serkan'a da yaptıklarından dolayı bedel ödetilmeliydi. Hesap soruldu, ödetildi…
Ödetildi de;
DoH, Yusuf Peygamberin "Düşmanların sevindirildiği, dostların denendiği yerdir" dediği cezaevinde, içinde bulunduğu suçluluk psikolojisiyle;
"Küçücük bir çocukken düşerdim yerlere ve çığlıklar atardım habire. Yarabandı yapıştırırdı annem dizimin gösterdiğim yerine. Üstelik zerre kadar bir çizik, damla miktar kan olmasa bile! Birini öldürdüm anne, mahpuslardayım, ellerimle birlikte ruhum da kan içinde! Ah anne, yetişsene, neredesin sen, ilkyardımın nerede?!?!" düşüncelerinin boğuculuğunda geçirdi ilk birkaç ayını.
Evet, acemilik ve şaşkınlık kısa sürdü çünki "Ruh" sıradışı ve olağanüstü bir varlık. Beden gibi her an o da yaralanabilir ve sonra da iyileşir. İnsan vücudunda bir organ kaybı sözkonusu olduğunda yerine yenisi gelmez ama, ruh bir organını kaybettiğinde “beyin ile kalp elele verip” ruhtaki bu eksikliği "Zaman" denilen büyücünün de pozitif desteğiyle giderebilir. Ruh bir uzvunu kaybettiğinde, kertenkele misali, yenisini er ya da geç üretir. Lakin, çok iyi bir eğitim ve terbiye görmüş olması gerekir.
DoH'un ruhsal eğitimi tam olsa da, birkaç ayını bazı sorularla geçirdi. Mesela; "Sahiden de ölmesi gerekir miydi Serkan'ın? Tarafımdan öldürülecek derecede hakaretler yağdırmış olsa da - küfürler etmiş olsa da - abartıp bana vurmuş olsa da, 25-30 bıçak darbesiyle veda etmesi gerekir miydi dünyaya? Diyelim ki sadece dövdüm ve burnunu ya da kolunu kırıp bıraktım. Aklını başına toplar ve hayatını kimseyi "tahrik ve taciz" etmeden sürdürür müydü?
Yoksa kin güder ve o beni öldürür müydü?". Sonra farketti ki, tüm bu soruları beynine "Vicdan azabı" denilen şarlatan fısıldıyor ve DoH ondan hoşlanmaz. Herhangi bir somut faydası olmayacağı gibi, insanın aklını da olabildiğince karıştırır. Gerçek olan; bu dünyada herşey olacağına varır, hakeden de hakettiğini alır…
Yine de ara ara yoklardı DoH'un vicdanı ve mantıklı sebepleri de vardı. Hapishane duvarlarını izler haldeyken, onlardan birini anımsadı : "Yaşadığım maceraları ve iç dünyama yansımalarını birilerine anlatsam, anlayamamalarının yanısıra "kesin oynatmış bu" da derlerdi.
Birileri veya diğerleri !
Ulan var ya, şu ana kadar hep başkalarının intibalarına göre mi yaşadım acaba ben? Hiç umursamadığımı söylerken, ve kendim de öyle olmadığına yürekten inanmışken, yoksa kendi arzu ve emellerime göre değil de, çevremdeki "Diğerleri'nin" hakkımda sahip olduğu veya olabileceği düşüncelere göre mi tasarlayıp eyleme dökmüştüm hareketlerimi, düşüncelerimi? Peki, öyle olsa, bunca absürt – kötü - gaddarane şeyi uluorta yapar mıydım?
Kötü şeyler? Evet ya. İçimi dışıma çevirsem, o kömürlüğün karalarını kimlere çekinmeden gösterebilirim ki? Deldiğim yasaklar - girdiğim günahlar kaleme alınıp da muhasebe edilecek gibi değil yahu! Daha kötüsü de, hemen hemen hepsini bazı bahanelerin kanatları altında bile isteye yapmıştım. Ama aklıma hiç de, birgün bunların yakama yapışıp da beni utandırmaya çalışacağı aklıma bile gelmedi. Geliyorlar işte, ve tekiyle bile yüzleşemeyeceğini sanan ben, binlercesiyle burun buruna gelip, yerin dibine geçmeye hazırlanıyorum. Ama ama, o günah ve ayıpların çoğu eğlenceli şeylerdi yaa!
Ele geçmeleri de çok zor deneyimlerdi vallahi, ve kesinlikle kıvamındayken de yaşanmaları gerekirdi! Şu an niçin bütün cazibe ve çekiciliklerini kaybetmişler gibi peki? Beynimi sancıtıyorlar. Hepsi bir olmuş, acımasızca çullanıyorlar!
N'oluyo yaa! Hımm, o da ne?? Bir mermer parçası mı şu yerdeki? Üstelik de mezartaşından kopmuşa benziyor. Tüh bee! Elimde biralarla şu dağ başında, eski ve hemen hemen yokolmuş bir mezarın üzerine oturmuşum. Ölülerle ilintili şeylerin bu tip etkileri olur, ve bu vicdan muhakemesinde, kendimi sanık koltuğunda bu yüzden bulmuşum! DevilofHacker yargıçtır yargıç! Hemen pılımı pırtımı toplarlayayım, şuradan kalkayım, ve asıl makamıma kasılayım."…
Bu bağlamda, "çekilen ve çekilecek çileler" sözkonusu olduğunda zaten soğukkanlı olan DoH, cinayetten tutuklanıp, daha önce hiç cezaevi görmemiş olmasına rağmen, şaşkınlık ve paniği attıktan sonra üzerinden, "- N'apalım yahu. Bir söğüdün gölgesinde, biralar elimizde oturmuş tavla oynarken, çatıdan kafamıza bir kiremit düşüverdi işte." deyivererek, gelmiş olan zorlukların herbirini ve muhtemelen gelecek olanların da hepsini silip atıvermişti.
Mantalitesi DoH'un yaşanmışlıklarda, aşağı yukarı buna benzerdi. Ama özellikle belirtmek gerekir ki, ne yeni girdiğinde ne de yıllarını hapiste geçirip de tahliye edildikten sonra aklına çokça gelen bazı "duygular" hiç değişmedi, çünki onlar, annesininkilerdi :
"- Ne yani; küçücük tartışmalarda bile karşısındakine saldıracak kadar agresifleşen - darp eden - hastanelik edecek kadar sopa çeken "ayyaş ve berduş oğlu", onun tüm çabalarına ve ülkenin en iyi okullarında özenle okutulmuş olmasına rağmen; en sonunda; "akıl ve mantık" denilen melekelerini biryana bırakıp da, bir anda düşman bellediği çocukluk arkadaşını 25-30 yerinden bıçaklayarak öldürmüş müydü? Kendi bedeninde, bütün bunları ve benzer canilikleri yapabilecek birini mi beslemişti 9 ay 10 gün, ve büyütmüştü üstüne titreyerek gün be gün? Sırf onu doğurmamış olmakla, şu dünyayı bir zerre olsun bunca kötülük ve "bir katilden" korumuş olabilir miydi?".
DoH ise, imkan olsa, annesinin bu duygularına şöyle cevap verirdi : "- Seninle ilgisi yok be annem. Onu uyarmış ve şöyle demiştim : Hinlik etmezsen taciz etmem, tahrik etmezsen öldürmem!!! Dinlemek, ciddiye almak istemedi.
Tüm bu düşünce kurgularından habersiz olan annesiyse, "Acaba hasta mı oğlum?" fikriyle de güreşiyordu belleğinde DoH'a göre. Çünki oğlu saygıdeğerdi, ve "soylu azmaz, bal kokmazdı" ona göre. Ruh hastası olamazdı, olmamalıydı. Yoksa, yoksa hasta mıydı?...
Kasten "Bir şeyi Öldürmenin" özünde, kişinin ulaşmayı istediği emelin önüne set kuranın yok edilmesi düşüncesi olsa gerek. Anlık gelişen kavga veya tartışmalar sonucunda işlenen cinayetlerin bile temelinde bu ya da buna benzer bilinçaltı kaygıların varlığı yatar bence. Bu bakışla;
hiçkimsenin insan öldürme suçuna karşı sigortası – garantisi - güvencesi yoktur. Genellikle, herkesin tabiatında varolan "öldürme dürtüsü", ki, Habil ve Kabil ikilisinden mirastır bizlere; "Ben birini öldürsem, biri de, yaptığıma karşılık bir ceza olsun diye, beni öldürebilir" korkusuyla frenlenir. Ne var ki; katillerin yaşadığı "Hayal Kırıklığı Duyumsaması" sıradan bir insanın yaşayabileceğinden kat kat fazladır, ve çok daha karmaşıktır. Tıpkı Web ağları gibi…
Sevdiği insanın ona bir düş kırıklığı yaşatmış olması hazmedilemez ve tutar öldürür katil. Veya tehlikeli bir hale düştüğünde "Benim gibi birine bu yapılır mıydı?" sorgusu ve isyanıyla, yine gözünü kırpmadan öldürür katil. Ama bu, "Hasta Katil!"…
Hasta ruhlu ya da psikolojik olarak aşırı duyarlı, yani "Sorunlu" katillerin durumu bencileyin özeldir. Bunlar, yılların birikimi olan duyguların bileşimiyle "bir anda ve pişmanlık duymadan" cinayet işlerler sanırım.
Çünki, sıradan katilden tamamen farklı olarak, suçlarını bütün açıklığıyla itiraf ederler, ve olaylarında ortalığı kan gölüne çevirirler. Asla bir plan veya haince düşünceler yoktur eylemlerinde. Cinayeti de herkesin gözü önünde, alenen, ve ne olduğu önemli olmayan herhangi bir öldürücü cisimle tek başlarına işlerler.
Ölenin, “sorunlu katil”e ktritik bir zamanda yaptığı "acımasız bir eleştiri - küçük düşürücü veya alaylı bir bakış atması - onu haksız yere darp etmesi", kendi ölümünü hazırlar. Tıpkı Serkan gibi!
Şu hasta – “sorunlu katil” savımı, DoH kendini aklamak ve suçunu hastalığa yamamak istiyor gibi algıalmayın sakın, fakat, "fazlalık da eksiklik gibidir" düsturunun ışığında, aşırı duygulu - aşırı duyarlı oluşun da değerlendirmesini yeniden bir yapın.
Zaten işlenen suçların çoğu "duygu" unsuru içeriyor, ancak, cezalar "mantık ve matematik ürünü" olarak veriliyor. İnsanların sosyal sınıfı – yaşı - yaşayış biçimi - mesleki ya da toplumsal tecrübesi - analitik veya hissi zekası - örf adet veya töresel eğitimi, ve en önemlisi "vicdani adaletsizliğe bakışı ve anlayışı" asla dikkate alınmıyor.
Hal böyle olunca, içine bolca su katılmış süt bedene hangi derecede fayda sağlıyorsa, DoH'a verildiği gibi bol keseden yapıştırılan "15 yıl" benzeri cezalar da o ölçüde adilane oluyor…
"Pereat Mundus Fiat Justitia" demiş, ve "Dünya yıkılsa da adalet yerine gelsin" formülünü bir hayli ütopik olsa bile savunmuşsa da bilge kişi, "Hayatta kalmak için gerekirse ölürüm bile" savı - söylemi kadar anlamsız bir hal almaktadır "artık olmayan bir dünyada" adaletin yerine gelmesi.
İlginci; adaleti savunup da onun önemini vurgulayan bu söylem bile şiddet, hatta "dünyanın yıkılması gibi" ürkütücü ve Tanrısal bir şiddet içermekte. Ulaşılması bunca "Zor" olan birşey de insanoğluna ancak ve ancak "Adaletsizlik Duygusu" işlemekte, ve bu duygu da sıkça rastlanan birşeye dönüşmekte pratikte.
Çünki bizim ülkenin yargıçları, genellikle, kendi yaşamlarındaki tecrübelerine - mesleki eğitimlerinin derinliğine - bazı hallerde de tahminlerde bulunarak hüküm vermekteler. Sanık susma hakkını kullanıyor ve konuşmuyorsa, veya gereğinden fazla agresif ve öfkeliyse duruşmalarda; bu tutumları, çoğunlukla, suçlu olduklarının kanıtı bile sayılabilmektedir. Bu durumda da, eldeki sanığa "falanca tarihte filanca bankayı soymadığını ispatla!" şeklindeki bir soru bile benim gözümde daha makul ve kabul edilebilirdir, çünki, belki de ispat edip "kanaat veya kehanet" üzere verilecek bir cezadan kurtulabilir.
Ceza verme sistemimiz oldukça aksak olsa da, yine de şaşılacak orandadır verilen kararların "doğru" kişilere gidişi. Gelgelelim bir de gönüllere anlatmalı bu hakedişi… :).
Cezaevine ilk girdiğimde beni karşılayan ve bir masada ağırlayıp hoşgeldin eden birhayli eski bir mahkum, neden hapse tıkıldığımı sordu. "- Aslında burada olmayı haketmiyorum, haksızlığa uğradım" gibilerinden laflar ettiğimde, "- Öldürdüğün adam bugün ya da yarın, çürümesi için toprağın altına gömülecek yahu! Kesin öylesindir, suçsuzsundur. Şu hapishane var ya zaten, hiçbir bok yapmamış heriflerle dolu anasını satayım" deyip sırıtmıştı…
Cezaevinde kaldığım süre boyunca anladım ki; tamamen iftiraya maruz kalarak veya yanlışlık eseri de olsa, kahreden dört duvar arasına atılmış hiç kimse tümüyle masum değildir. Arka planda "başka bir olay veya haram" dolayısıyla "İlahi Adalet" tecelli etmiştir.
Ve yine anladım ki; insanları çiviyle - kör bıçakla - çıplak elle ya da dimağların alamayacağı birşekilde dahi öldürmüş olsa da, hiçkimse bizim sandığımız ya da umduğumuz kadar dehşet verici değildir.
Çünki vahşet, uygun mevsim ve ortamlarda yüzünü gösterir. Öyle olmasaydı, yan ranzadaki 9 kişinin katili adam, beni, birlikte aynı odayı paylaştığımız 23 ay boyunca çoktan keserdi…
Kesmek biçmek dedik de;
cezaevine düştükten sonra öğrendim psikopatların ortak özellikleri arasında "normal şekilde koku alamama" gibi tuhaf bir tespitin de olduğunu. Eh, oksijen azlığı ile ilintiliyse beyin tam çalışmaz tabii haliyle, dedim, kabul. Ama birtek konuda bu durumu kabullenemeyeceğim.
O da; adlarına kadın denen, ve yaşamıma hem ruhen hem de bedenen dahil olan sırma saçlı perilerin bulunduğumuz ortamdaki havanın her zerresine savurdukları "mutluluğun ve keyiften uçmuşluğun" kokusu!
Bu kokuda yanılmış veya eksik tartmış olamam.
Çünki o anlarda Tanrı'ya karşı sonu olmayan bir minnetle atıp duran kalbim "ruhuma çekiyordu" bu kokuyu, ve tüm benliğim de mest oluyordu.
Burnun koku alma yoksunu oluşunu doğru varsayarsak ölümlerin birçoğunda; cinayet mahkumlarının büyük kısmı, tüm kibar ve mütevazi tavırlarının gerisinde, "saniyenin binde biri süresinde değişebilen, ve acımasızlıkla kıyıcılığın doruklarına ulaşan", kısacası kabusa dönüşen bir yaratık da beslerler. Fakat o yaratığın "sabır eşiği", o dört duvar arasında, özgür insanların sandığından çok daha hızlı ama bir o kadar da zor ve mücadele içinde geçen "zamanla", genişleyerek değişir, gelişir.
Uzun süre kaldığında hapishanede, sabır ve tölerans bazında tuhaf meziyetler bile geliştirirsin.
Mesela; küçücük koğuşta onlarca insanla birliktesindir, ve bunların kimi yemek yer ve ağzını şapırdatır - kimi bir köşede uyuz itler gibi kaşınır - kimi burnundaki kılları koparmakla meşguldür - kimi de lavaboda kansırıyordur. Normalde bunların herbirine tepki gösterebilecek olan sen ise, kulaklarının becerisini gözlerine devreder, gözlerini de koğuş meydanında duran 37 ekran TV'ye diker, patlayacaklarmışcasına açar, ve hiçbirşey göremeyecek hale gelene dek, filme fix olursun.
Sabır konusundaki bu kendini aşmışlığın ise gerçektir, tıpkı "tövbe" gibidir. Nasıl ki tövbeler, burukluk - başı öne eğilmişlik - samimi bir pişmanlık olduğunda Tanrı tarafından kabul görürse; senin sabır ve tölerans bağlamındaki kendini aşmışlığın da "gerçek tövbeler kadar" net ve kalıcıdır…
Cezaevinde uzun süre kalıp da feyz alabilecek olan "kendini bilir" mahkumlar, artık sadece çözebilecekleri düğümü bağlamayı düstur edinedursun; yukarıda bahsettiğim ceza sistemi sadece matematiksel yönden yaklaşmakla kalmaz insana, oldukça da geç tecelli eder. Birçoklarında yaşanan "Sürecin Uzaması" benim yargılanmamda da yaşandı ve dava dosyam 45 ay sonra kesin hükme bağlandı.
A canım yargıcım, a güzel yargıtayım, a hukuk sistemim! O suçu işleyen DoH yaklaşık 4 yıl öncesinde kaldı. Çünki yukarıda mahkum hareketleri olarak sayılanların onda birine dahi tahammülü olmaz iken geçmişte, o da değişti, gelişerek değişti. Ve sizin 15 senelik hapis cezanız bambaşka bir DevilofHacker'a verildi…
Hapishaneler için "delikanlı yatağı" derlerdi ve ben de inanırdım. Dedikodunun "bataklık sineklerinden de" hızlı yayıldığını gördüğümde ve cezaevlerinin karılar hamamını bile geçtiğini farkettiğimdeyse, "öve öve öküz ederler, boynuzunu dokuz ederler" deyip, ara ara, rahmetliyi belki de boşu boşuna öldürdüğümü bile düşünür oldum. Birşey daha vardı tümüyle yanıldığım.
Mesela, mahpus damı rüyalarımın özgürlüğünü kısıtlayamaz sanırdım. İlk 2,5 yıl geçtikten ve rüya bile göremez hale geldikten sonra, bir mahkumun hem dünyada maddi - manevi fakir hem de ahirette en rezil olduğunu belledim, ve bu çilekeşhanelerin nelere gebe olabileceği konusunda öngörü - önyargı vs. beslememekte karar kıldım.
Şimdiden sonra, bizzat şahit olduğum birkaç trajikomik olayı objektife yaklaştıracağım, ve cezaevlerinde "cehalet ve çaresizlik" el ele verdiğinde insanoğullarını nasıl da "İyiliğe iyilik her kişinin karı, kötülüğe iyilik er kişinin karı" düsturundan uzaklaştırıp da "çok daha kötü - çok daha suçlu" yapabileceğine ışık tutacağım.
Suç ve kötülük dedik de; cezevinde öyle çok "talihsiz olay - kader mahkumu" hikayesine şahit oldum ki, bunlardaki her kurban; ya şeytan denen güzel icada kaptırmıştı kendini, ya da "Tanrı yazgısı" o yaşadıklarını başına musallat etmişti.
Bu bağlamda; suçlu olup da cehennemde ceza çekeceklerin sayısıyla;
insan gibi (!) yaşayıp da cennete gireceklerin yekününe bakıyorum da dünya genelinde; şeytan yarışı çoktan kazanmış mı ne?...
***

BAKLAVA : Zordur cezaevi, hem de çok zor. Kısıtlıdır herşeyin, tıpkı özgürlüğün gibi. Bilinçli kısıtlanır Devlet Baba tarafından. Malum suçlusundur, mahkumsundur. Hani birgün çıkarsan ve yaşama dahil olursan, kıymet bil de tekrar suç işleme diye.
Örneğin; senede 2 kez baklava yiyebilirsin. Dini bayramlarda ve tabii ki paran varsa. Kar etme maksadı da güdüldüğünden, o baklavayı da fahiş fiyata getirtirsin kantinden…
Dört kafadar yemek ortağı idi. Aynı masayı paylaşana öyle denir mahpusta. Yenilen herşey, oluşturulan havuz hesabından satın alınır, birlikte oturulur yemek masasına ve birlikte kalkılır.
Bayram yakındı ve yeni gelen kantin listesindeki "Cevizli baklava bilmem kaç lira" ibaresi cezbetmişti hepsini. Gelgör ki hiçbirinin hesabında 1 kilo baklavayı satın alabilecek miktarda para yoktu. Dördünün hesabındaki kırık çıkık paralar toplanınca, ancak ederdi 1 kilo baklava.
Müflis bezirganın eski defterleri karıştırdığı özenle hesabı yaptılar, ve sarıldılar dilekçe kağıtlarına. "- Şu kadar lira şu kişinin emanet para hesabından, şu kadar da filancanın hesabından kesilerek, tarafımıza 1 kilo baklava getirilmesini saygılarımızla arzederiz."
Oh be. Sevinmişlerdi. Senede 2 kez yapılabilen birşeyi yaşayabileceklerdi. Sonuçta, halletmişlerdi işte. Öyle ya; burası cezaeviydi ve parası olan 5 kilo da yazıp yiyebilirdi ama kural şuydu : Burda birileri yer, birileri yutkunurdu; ve onlar bu bayramı yutkunarak geçirmeyeceklerdi…
Başladılar kaç "fitil" yani dilim olarak geleceğinin hesabını yapmaya baklavanın.
Çünki, dörde böleceklerdi. Daha önceden satın alan veya almış birinin kutusunu uzaktan gören cinayet mahkumu noktayı koydu :"- 32 ile 35 arası fitil gelir bir kiloda. Herbirimize en az 8'er tane işte!"
Tamamdı. Kulağa hoş gelmişti. Henüz 14 gün vardı bayrama, ve tek yapmaları gereken şey de, uzun yıllardır alışkın oldukları - iyi bildikleri birşeydi : Beklemek…
Onaltı gözle ama sevinçlerini de olabildiğince gizleyerek beklediler. O gün geldi çattı ve sabah gardiyan kapı mangalından baklavaları vermek için dört kafadardan birinin ismini bağırdı. Hepsi mazgala koştu diğer bütün mahkum arkadaşları gibi, çünki onlar da baklava siparişi vermişlerdi. İçlerinden "Ağır Abi" olanı aldı kalınca mukavvadan yapılmış ve süslenmiş baklava kutusunu. Diğer mahkumlara sezdirilmemeye çalışılan bir mutluluğun heyecanı ve pratik hareketlerle açtı kutunun kapağını kirli masalarından birinin üzerinde. Fakat o ne???
Yufka böreği gibi hamursak ve dümdüz birşey çıkmıştı mukavva kutunun kapağının altından, kaldı ki, baklava dilimleri - fitilleri hak getire!
O sakin o mutlu surat gitmiş, yüzü biranda çarşamba pazarına dönmüştü ağır abinin, ve hiddetinden sesi bile kısılmıştı "- Bu ne lan .mına koduğumun?!!" dedi bağırarak, ki gözlerinden geçen öfke bulutunu farketmemişsen körsün demekti. Sonra da, cezaevi idaresiyle "sözde baklavayı" imal edene kadar ardı ardına saydırmaya başladı küfürleri. Çılgına dönmüştü.
Öyle ya, uzun geceyi dert çeken bilirdi, bu ne rezillikti?! Tam, "atımı getirin lan!" noktasında;
kapı gardiyanını çağırmak için kullanılan ikaz düğmesini işaret edip yaşça biraz küçük olan diğer yemek ortağına, "- Bas lan şu anasını ..ktimin ziline!" diye haykırdı. Gardiyanı çağırıp hesap soracak, hır çıkaracaktı. Binbir çileyle ulaştıkları şu mübarek günde bu yapılan, cinayet sebebi sayılacak ehemmiyette bir haksızlıktı…
Yaşananları göz ucuyla ve dikkatli bir şekilde yan masadan izleyen 60'lı yaşlardaki bir dayı, bizim yemek ortaklarının masasına, yani olay mahalline seğirtti. Mukavva kutunun kapak kısmını bir hamlede geri kapatıp, çok hızlı bir hareketle de kutuyu ters çevirip yine masaya koydu.
Bu haliyle yeniden açtı kutunun kapağını, ve orada bulunan 15-20 mahkumun tamamını bir sessizlik aldı önce. Şaşkın gözlerle bir yaşlı mahkuma bir de önlerinde duran; nar gibi kızarmış ve aşağı yukarı 30-35 fitilden oluşan baklavaya bakakalmışlardı.
Sonra her kafadan bir ses çıkmaya başladı, ama artık koğuşa yüreklerden kopup gelen kahkahalar hakimdi. Nasıl olmasındı, "Ağır Abi" baklava kutusunu tersinden açmıştı…
***

DİŞ : Cezaevinin saygı – hürmet - iyi tavra değer insanları vardır, ve bunlar bazı kriterleri taşırlar. Ya gayr-i Meşru hayatın önde gelen isimlerindendir; itibar korkudan ya da paradan dolayıdır. Ya da çok uzun zamandır ve yüz kızartıcı olmayan nedenlerden ceza yatıyordur, hürmet cezayadır. Veya diğerlerinden oldukça büyüktür yaş olarak ve ona karşı yapılan hareketlerde kusur işlemekten kaçınılır - sözüne ters cevap verilmez - bir işi varsa yardımcı olunur…
Koğuşta, bütün dişleri dökülmüş ve takma diş almak için sürekli hastaneye gidip gelen 70'lerinde bir dayı ile; dayının çok sevdiği ve çok yüz verdiği, alabildiğine hızlı ve bir o kadar da azılı genç bir mahkum, şaka - makara birlikte çekiyorlardı cezalarını.
Öyle ki; bazen genç olan dozu kaçırdığında yaşlı mahkum onu uyarıyor, olmadı sinirlenip azarlıyordu. Şaka konusu da genellikle onun peltek konuşmaları yani dişsizliği oluyordu. Genç olan ihtiyar olana kah havuç ikram ediyordu yemek masasında, kah kürdan uzatıyordu yemeklerden kalkıldıktan sonra… :).
Hapishanede her an makara yapılmaz. Mahkumun binbir derdi olur – düşünür - üzülür, ve depresyon denilen şey günde onlarca kez çalarak kapısını, yorar insanı. Genç mahkum ise gençliğinin verdiği tecrübesizlikle sürekli kızdırıyordu bizim 70'lik ihtiyarı, ve şaka olarak başlattığı çoğu olay ta.ak muhabbetine dönüyor, dayının bağırıp çığırırken vurmaya kalktığı bile oluyordu. Hoş, vursa ne olacak ki? Yaşlanmış, çaptan düşmüş, gencin ruhu bile duymaz.
Bir sabah vakti, uykuların en tatlı yerindeyken tüm koğuş ahalisi, canhıraş bir haykırış duyduk bahçeden gelen. Palas pandıras havalandırmaya indiğimizde gördük ki, manzara kötüydü. Genç mahkumun pazusu, yaşlı mahkumun da ağzı yüzü kan içindeydi.
İhtiyar, inci gibi dişleriyle ama kan revan içinde, tarifi imkansız bir intikamın hazzıyla gülümsüyordu. Bir gün önce hastaneden yeni dişlerini almış, sabah saatlerinde diğerinin alaylı tacizlerine yine maruz kalmış, koca bir parça et koparıp genç mahkumun pazusundan yere tükürmüş, ve geçmişin bütün hıncını alıp rahatlamıştı…
Halbuki o genç; ihtiyarın cins bir horoz olup daha yumurtadayken öttüğünü, bu yüzden de 7 kişinin canını "intikam" için alıp da çocukluğundan beridir cezaevlerinde ömür tükettiğini gözardı etmeyip ona göre davranaydı ne hayrına olurdu…
***

PARA : Para çok şeydir cezaevinde. "Herşey" değildir belki ama çokşeydir işte. Para sigaradır, para peynirdir, para eşofmandır, para ayakkabıdır, para domatestir, ve hatta itibardır…
Çok cesur ve gözüpek dahi olsan, sesin kısık ve çatlaktır paran yoksa. Gözlerin fersiz, kulakların ise birçok olaya ve haksızlığa karşı sağırdır. Hele de koğuşundaki paralı insanlar şeref – onur – tutum - cüret ve en önemlisi de "adam olma" derecelerini sahip oldukları paranın gücünden alıyorlarsa vay senin haline.
Disiplin cezası üstüne disiplin cezası alır ve hücreye atılırsın bu karaktersizlerin sergilediği "basit olduğu kadar adaletsiz ve insan ezmeye yönelik tavırlarını" görüp görüp de dövdükçe. Ve disiplin cezası denilen şeyi genel af bile kaldıramaz da, bitene kadar kalırsın hapishanede.
Velhasıl; para, bir hayli birşeydir cezaevinde…
Geniş geniş oturmuş sigarayı nasıl olup da bıraktığını anlatıyordu birtanesi yemekhanede. Öyle ki, günde 3 paket içermiş bazen. İki yıl öncesine kadar da başının belasıymış sigara illeti.
"- Doktora yazdırdım hapı, 20 günde bıraktım mereti!".
Bu özeti duyan ve mahkumluk hayatının büyük çoğunluğunca ezile büzüle ondan bundan sigara otlanan bir başka mahkumun beyninde şimşekler çakmıştı. Neden olmasındı, neden o da bırakmasındı? Gitti birilerinden dilekçe kağıdı ve kalem buldu. "-Sayın müdürüm, vs vs, revire çıkmak istiyorum, vs vs, arzederim."…
Bundan sonrası kolay diye düşündü. O da yazdıracaktı kurum doktoruna aynı ilacı ve kurtulacaktı işte "Sinyale çıkmak" diye tabir edilen şu sigara dilenmekten. Sabahı zor etti. Koğuş kapısının önündeki sandalyelerden birine ilişti. Revir işleriyle görevli gardiyanın kapı mazgalını açıp "- Revire çıkacaklar hazırlansınnn!" demesini beklemeye başladı. O sesi duyar duymaz da atıldı ve gidip dikildi doktorun karşısına. Hem sevinçli hem heyecanlıydı. Bir çırpıda koğuştaki mevzuyu ve diğer mahkumun hikayesini anlattı.
Doktor dışında 3-4 gardiyan ve sağlık memurları da vardı o küçücük odada.
"- Hay hay" dedi doktor.
"- Hemen yazıyorum sigara bıraktırma hapını, lakin, devlet karşılamıyor ve 150TL fiyatı!"…
Anasız çocuk nasıl ki kanatsız kuş gibiyse, parasız mahkum da ne yaparsa yapsın adam değildi işte. Afalladı doktorun söylediğini duyunca önce, ve kocaman kocaman yutkundu birkaç kez akabinde.
Sesinin hiç çıkmayacağını sandı bir an fakat zayıf ve kırılgan da olsa çıkmıştı derince bir nefesten sonra :
"- Boşver o hapı doktor bey, kalsın, sen bana bir asprin yazsana"...
***

GÜNEŞ : Aba'nın kadri yağmurda bilinirmiş ya hani, işte o misal, kaçmaz insanlar mahpus damında güneşten. Özgürlüğü elinde olanlara mahsustur "aman başıma güneş geçmesin" türü nedenlerle güneşten saklanmak. Aksine, ararsın güneşi "havalandırma bahçesi" denilen 6-7 metrelik yükseklikteki kuyuda volta atarken…
Çünki çoğu zaman, ısısı ve ışığı ulaşır sana güneşin ama, fiziki anlamda kendisi görülemez dört duvardan oluşan o çukurdan. Hele de kış aylarında öyle bir saklanır ki, bahçenin sadece bir köşesine vurur güneş ışığı. Çöker, güneşin seni biraz olsun ısıtmasını umarsın kalın paltoların içinden.
O da, “abdalın dostluğu köy görününceye kadardır” misali, ancak birkaç saat için geçerlidir koca gün…
Çömelmiş ve sırtını iki duvarın birleştiği noktaya vermişti kafası zaten türlü düşüncelerle dolu olan mahkumun biri. Cezaevi – dışarısı – para – arkadaşları – ailesi - iş, güç - af, yasa, tahliye - kalan yıllar ve zar zor geçirmiş olduğu her saniyesi ızdırap yüklü kör zamanlar. Oradan oraya atlıyordu zihni. Ve güneşin ancak 1 metrekareyi dolduran cılız ışığı onu biraz olsun ısıtırken, o da gözlerini kapatmış halde hayaller kuruyordu.
Sonra birden ışık kesildi ve karanlığa büründü o daracık alan. Öyle ki, kararmayı hissedebiliyordu gözkapaklarının bile altından…
Kafasını kaldırıp ne olduğuna baktı.
Başka bir mahkum, tam önünde, ayaklarını açmış, güneşe yüzünü dönmüş halde dikiliyordu. Ona göre, “ahıra yabancı koyun kenarda yatmalıydı”, çünki o ışık vuran tek köşeye ilk o çömelmişti, bu ne cüretti…
Zemberek gibi fırladı yerinden. Ensesinden kavradığı gibi adamın, hemen sağındaki duvara vurdu, vurdu, vurdu kafasını...
Bozuk psikolojilerde böyledir, kavgalar anlık olay ve kelimelerden gelişir.
Aldığı darbelerle bayılan ve kan revan içinde kalan mahkumu yere bıraktı koşuşturan diğer mahkumların şaşkın bakışları arasında, ve mırıldandı :
"- Güneşimi kapatma!!!"
***
{55}
**********
SALIVERİLME SONRASI
******************************

YÜZÜSTÜ BIRAKILAN NİŞANLILAR MİSALİ
YALVARIYOR OLSAN DA HAYATA;
ÖNCE, BİRİNİN İNSANA YAKIŞIR BİÇİMDE YAŞAYABİLMESİNİN
"UMUTSUZLUK" DENİLEN ŞEYİN ÖBÜR YANINDA BAŞLADIĞININ BİLİNCİYLE,
KENDİNE VE YAŞAMA OLAN İNANMA DUYGUNU KAYBEDER;
SONRA DA BENLİĞİNİ EN UFAK KORUNMAYA DAHİ
HİÇ İHTİYACI OLMAYAN BİR YALNIZLIĞIN ELLERİNE BIRAKIVERİRSİN.
DEBİSİ EN YUKARDA OLAN IRMAKLARI DAHİ
DONDURABİLECEK BİR ÇILDIRTICI SOĞUK EŞLİĞİNDE DE
UZUN VE YORUCU BİR MARATONA ÇIKIVERİRSİN.
HEM DE BİLE İSTEYE.
ÖYLE YA;
BOŞA OLACAKSA,
DİRENİŞ VE SONRASINDA BİLE
TESLİMİYETİN KÜÇÜK DÜŞÜRÜCÜLÜĞÜNÜ YAŞAYACAKSAN,
EN BAŞTA "KABUL ETMENİN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ" YAŞAMIŞ OLMAK DA
HAZ VERİR KENDİNİ BİLEN KİŞİYE...
***
_jfif.jpg)
10 sene!
Dil için telaffuzu çok kolay iki kelime. Tarih 2010'u gösterirken "yapma, yeter, sonu kötü olacak!" deyip de kendimi ciddiye aldırtamadığım, ve haddini gerçekten aşan arkadaşımı paramparça ederek, hatta liğme liğme doğrayarak öldürdüğümün üzerinden tam on yıl geçmiş, ve takvimler artık 2021'den yaprak döker duruma gelmiş…
Bu uzun zaman diliminde, "Arkadaş ya da Sıkı Dost" olarak bildiğim hiç kimse beni arayıp sormadı. Eh, neyse ki ben ezbere bilirdim ki, babalardan para – pul – mal - mülk miras olarak kalırdı da, "adamlık" kalmazdı. Bu kavramlar bazında yalnız ve hiçkimsesiz kaldım.
Fakat, gerek ranzamda uzanırken gerekse havalandırmada voltadayken, en ufak ayrıntısına varana dek irdeler ve bu acımasız katili "arkadaşlıktan, dostluktan" çıkaranları düşüncelerimde sayıklarken bu katilin gerçek ıstırabını anlayamıyor oluşlarına hayıflanırdım.
Gelgelelim içlerinden sadece FGCM için tuhaf şeyler geçip giderdi beynimden.
Çünki kadınım oluşunun yanısıra, O, en kallavi dostumdu da. Fakat serçenin soyu tükenmesin diye kedilere kanat vermeyen rabbim onu da olması gerektiği kadar vefasız yaratıp, genel işleyişi genel dünya düzenini değiştirmemişti, ve FGCM de yazdığım iki mektuba da yanıt vermemişti.
Cevap vermeyişinden emin olmama sebep ise;
zarfın üzerinde ismi yazan kişiye ulaşmayan mektupların, (mektup sahibinin hapiste oluşuna gösterilen ince bir hassasiyet de var mı PTT'de bilmem), muhakkak geri dönüyor oluşuydu. Bana dönüşü olmadığına göre o iki mektubun, FGCM'ye mutlak surette ulaşmıştı herbiri, belliydi…
Karşılıksız kalan o iki mektuptan sonra, tahliye olduğumda; onunla bir anda karşılaştığımızı, ve "ben gibi bir katili alaya alan gözlerini" derin ıstıraplar içeren gözyaşı selleriyle doldurmayı, bana karşı duygusuz ve en kötüsü artık kayıtsız hale gelmiş kalbini azaptan azaba sürüklemeyi, mağrur bir kuğu gibi çok yükseklerde duran başını "ah ben neden bu vefasızlığı DoH'a yaptım ki?" yargılamaları beyninin içinde çınlarken yerden yere vurdurmayı defalarca düşündüm, hayal ettim.
Ranzama kapanıp da ihtimallere baktığımda, o bile beni artık aramıyorsa, belki de bu hayattan artık iğrenmem gerekiyor. Ve, lekesizlik -namusluluk benim için artık çok uzaktadır.
Demek kalan hayatımı içine düştüğüm şu çirkefin içinde geçirecek, ne sonsuz pişmanlığımdan sıyrılabileceğim ne de "ıslah olmuş benliğimin" şu kokmuş halimden kurtulmasını sağlayabileceğim.

Tüm uğraşlarım - gayretlerim boşa çıkıp da, çırpınıp duran şu "sefil katilin", yine içinde bulunduğu SÖ topluluğunun ona layık gördüğü bütün mahrumiyetlerden dolayı ezildiği, ve ansızın önüne çıkarıp önce katil sonra da perişan ettiği tüm bu kurguların hiçbiri gözönüne alınmayacak, ve namus timsali dürtülerin(!) hasbelkader suça birkez bulaşanı bile insandan saymayarak - neden niçinleri derinlemesine muhasebe etmeyerek, ceza denilen şeyin de aslında suçluya yaptığının kötülüğünü öğreterek birdaha yapmamasını sağlamak yerine;
çok şiddetli bir hayati şamar ile öylesine yerle bir edilip, "Katil" damgasıyla da her kesimde öyle bir aşağılanacak, bağlantılı sıfatlarla daha beter yaftalanıp adı "Sabıka" olan etiketle de sanki "bulaşıcı ve ölümcül hastalıklar" taşıyormuşcasına öyle bir dışlanacak ki;
ona kötülüğü iyiliğe tercih etmekten - Allah dışındaki “muhtaçlara muhtaç olmamak” için çalarak edinmekten - suç adı verilen başkaca uçurumlara belki de istemeye istemeye yuvarlanıp düşmekten başka yol kalmayacak...
Korkunç bu! Gerçekten korkunç!...
Hadi devleti ve diğer dostları es geçelim, tek FGCM beni "kimsesiz" bırakmasa ve mektuplarıma yanıt verseydi. Ve o yanıtın, beni gelecek yaşamımda o uçurumlardan uzak tutabileceğini bilseydi.
Bilemedi…
Tevhid zikrinde diğer hiçbir ibadette olmayan ihlasın varolduğunu bilen DoH, gönülden bir “la ilahe illallah” çekerek, denizde ıslanmış olanın yağmurdan korkmayacağını kendine telkin ederek, mevladan gayrisinden hiçbir şey beklemeyerek ayrıldı cezaevinin kapısından…
Kafasında "her ziyanın bir öğüt olduğu" düsturu, ve tabancanın dolusunun 1 kişiyi boşununsa 40 kişiyi korkutacağının bilinciyle;
planlarını gerçekleştirmek için önünde kalan 8 yılı(?) yaşayacağı "Özgür dış dünyaya(!)" doğru yürüdü…
***
{56}
**********
FİNAL
********

AZ SONRA,
"SAVAŞ" DENİLEN ŞEYİN BİLE
KENDİ İÇİNDE VAROLAN NAMUSU KİRLETİLECEK,
HER İKİ ADAM DA
RUHLAR ALEMİNDEN KOKU ALMAYA BAŞLAYACAK,
VE,
BU DÜNYAYA KARŞI
"BiNBiR EDEPLE"
SUSUŞACAKLARDI...
***

- YIL 2029 -
.......... ......... .......... .........." Yüreğinde, derecesini kendisinin dahi tasvir edemeyeceği bir acı hissetti. O güne dek hiçbir acıyı birkaç saniye dışında barındırmamış olan yüreği titriyordu. Bu acı DevilofHacker'i bir anda geçmişe sürükledi. Kendini anca bilmeye başladığı 5'li yaşlarına.
Öyle net öyle detaylı anımsıyordu ki her şeyi!
Bahçede gezinen karıncaları, annesinin konserve kaynattığı gün, eline geçirdiği kor haldeki bir odun parçasıyla önce bacaklarından sonra da çelimsiz bedenlerinin arka kısımlarından başlayarak, aşama aşama, ta kafalarına kadar kızartarak öldürdüğü güne dönüvermişti…
"Peki ya, askerliğim esnasında da hem kendime hem de başkalarına bu denli acımasız oluşuma ne demeli?" diyerek, bir yıldırımdan daha hızlı bir şekilde düşünmeye başladı bütün hayatını.".... .......... ........... ........... ………………… ….. ………. …..
***
Nice zaman sonra DoH, Hasan'ın fondiplediği biradan sonraki kesif öksürüğüyle kendine geldi, ve o da birasından koca bir yudum aldı. Elleriyle kafasını kavradı. Aklına biricik oğlunu getirdi. Bu saatten sonra daha da saklanmaya, en azından ona karşı binlerce maskenin ardından davranmaya artık tahammül edemezdi, zaten artık vakti de kalmamıştı, ve yapayalnız yediği sofrayı yine kendisi kaldırmalıydı!
Çünki aslında Memo'nun o pak sevgisine ve en içten beslediği “Evlat duyguları'na" da hiç layık değildi. Bu yaşa gelene kadar neler yaşadığını ve ne haltlar yediğini, gerçekte ne mal olduğunu önce Memo sonra da bütün insanlık öğrenmeliydi.
Ama önce, bugüne dek neredeyse her gününü hatta her saatini en ince detaylara kadar kaleme aldığı Harita Metod Defterlerine ilave olarak tek bir parşömene daha birşeyler yazmalıydı. Yani oğluna bir mektup - bir not bırakmalıydı…

Bilgisayar Programcısı olmasına rağmen, neden yaşadıklarını 3-4 adet çizgili ya da kareli harita metod defterlerine yazmıştı. Galiba eski kafalıydı veya hapishane alışkanlığıydı.
Zaten önemli olan da; uzun yıllar belleğine kazılı olan;
Obama'dan Merkel'e - Sabancı'dan Şahenk'e - Esad Coşan'dan Cübbeli'ye – Mali Erbil’den Acun Ilıcalı’ya kim varsa "Güç ve Güçlerin kullanılışına dair gündem oluşturmuş", onlara ait bütün hack ürünü bilgilerin yazılı olduğu muhteviyatlarıydı.
Bunların, Sezen Aksu'dan Deniz Seki’ye ve hatta Rihanna'ya kadar, en ilginçlerini oluşturanlar ise yerli ya da yabancı uyruklu sanarçılardı. Türkiye ve Dünya'ya ait birsürü deşifreyi Memo bir veya birkaç kitap olarak yayınlatabilir, çok para kazanabilirdi, ve Antika – Gerçeklik - Para üçlüsüyle böylece buluşabilirdi.
Okuyan bütün SÖ'ler binbir lanet etse de DoH'a, hakettiği cezayı kendi elleriyle çoktan verdiğini öğrenince teselli bulacaktı, ama, ya oğlu? Ya onun düşeceği keder denizi?.
Belki Memo bile hiç üzülmezdi. Hepsini satır satır okuduğunda, binbir beddua ve öfke ile anımsanacak bile olsa, babası olan şu "Hain ve Alçak" adamın oğlu oluşu dışında zerre kadar üzüntü duymayacaktı.
Gerçi, ne olursa olsun, her ne fenalık yaşatmışsa yaşatmış olsun diğer insanlara;
herşeye rağmen "Babası" olduğunu, ve tüm canavar ruhuna rağmen onu çok sevdiğini bilmesi yetecekti…

Şehrin dışında bir dere kenarındaydılar, ve yakınlardaki köyden sabah ezanı duyulmaya başladı. Tövbe edip ibadete durmak, kendisi gibi günah yüklü insanları bütün pisliklerinden kurtarıp, işledikleri suçların vicdan azaplarından arındırmaz mıydı?
Allah'a yönelip ona kalpten yalvaranlar, günahsız bir yol ve dürüst bir yaşama dönüş yapamazlar mıydı? Kesinlikle öyleydi, ve bir an nefesi daraldı, kulakları uğuldamaya başladı.
Uğultular arasından tanıdık bir ses : "- Allahım! Yaptığım bütün kötülükler - girdiğim çeşit çeşit günahlar - bencilce attığım her adım için beni affet n'olur. Kalan yaşamımda da Ehl-i Sünnet vel Cemaat'ten ayırma. Yalvarırım bana diğer insanlar, diğer iyi insanlar gibi olma fırsatını ver." şeklinde dua ediyordu.
Yaklaşık 30 yıl önce, ilk karısını evden kovduktan sonra etmişti bu duayı.
Yahu, böyle bir duayı edebilen o akıllı adam, neden daha sonraları yine tonlarca kötülük peşinde koşmuştu ki? Tanrı'yı neden birdaha hiç mutlak itaat makamı olarak görmemişti? Gördüyse de itaat etmemişti???
Bütün geçmişinin, beyninde, milyonlarca uğultu eşliğinde(!) geri dönmesi onu çok öfkelendiriyordu.
Öfkelendikçe de soluk alamıyordu. Beynini düşünceleriyle başbaşa bırakıp, bira ve sigarası eşliğinde çalışma masasındaki laptop'da sörf yapan Hasan'ın hemen sağından karbeyazı bir A4 kağıdıyla kalem aldı.
Titrek elleriyle ve kargacık burgacık sayılabilecek bir özensizlikle, "Herşeye rağmen baban seni çok sevdi canım oğlum. Belki de bu, senin babanın tek gerçeğiydi!" yazdı.
Sonra karavan'ın camını aşağı çekti sürgüsünden, ve ağarmakta olan gökyüzüyle burun buruna geldi. Tanrı'nın oralarda biryerlerde olduğundan emindi. Sonsuz çaresizliklerin getirdiği bir tevekkül içinde O'na mırıldandı :
"- Hiç olmazsa Memo'yu büyük mutluluklarla yaşat. Şu an tam 30 yaşında. Kalan ömrünü bir şölene çevir. Biliyorum ki senin nezdinde zorluk diye birşey yok, ve herşey kolaylık içerir sana göre. Bu yüzden bu dileğim de gerçekleştirilmesi zor olan birşey değil. Haa, dersen ki, "İtin duası kabul olsaydı,";
ben de "Cambaz ipte balık dipte gerek" diyerek, sana aksilenmek gafletine hiç düşmem. Şimdiden Teşekkürler!"…

Bilgisayarının ekranına pörtlemiş gözlerle bakan ve tüm sarhoşluğuyla klavyeden birşeyler yazmaya çalışan Hasan'ın algılayamadığı bir çeviklikle yerini ezbere bildiği ve üçüncü çekmecede her daim yağlı - her daim bakımlı - her daim mermi ağzında duran 22 kalibrelik silaha uzandı.
Eline alır almaz da şakağına dayayıp tetiği çekti…
DoH'un cansız bedeni karavan'ın ortasına yığıldı kaldı.
Hasan'ın başı da laptopun klavyesine düşmüş, basılı kalan tuşlar yüzünden de aşırı tuş tekrarını ikaz eden bip...bip...bip...bip sesleri duyulmaya başlanmıştı…
Zeus karavanın alt kısmındaki yuvasından fırladı. Silah sesinden ziyade, uzun zamandır birlikte yaşadığı sahibinin artık nefes almadığını, öldüğünü hissettiğinden, dehşetengiz bir panikle havlamaya başlamıştı.
Ancak, yapabildiği halde, karavanın kapısını burnuyla açıp da içeri girmeye cesaret edemedi. Yasaktı ona bu ve O'nun yasaklarını çiğnemekten korkardı…
Öyle ya; ölüsünden bile herşey umulurdu;
çünki "O" DevilofHacker'dı...
******
******
******
DeViLofHaCKeR'ca
AHKÂMLAR
**************************************

ADEMOĞULLARI ve DÜNYA : Çocukluğunda aile fertlerine, gençliğinde çevresindekilere, soluk soluğa sevişmelerin ardından birasını yudumlarken kadınlarına, ve gözkapaklarının her hareketinde kendine söylerdi :
"- Şu hayatın dandik labirentlerinde diğerlerinin “hiç yapamadığı ve yapamayacağı” biçimde yol alıp, belki sürreal ve kazanımsız, belki de hiçbir ereği olmayan insansı meşgalelerle zamanı bolca harcayıp, tam kırklı yaşlarıma geldiğimde yazıp yayımlattığım tek kitapla hidayete ereceğim.
Ve tüm Sıradan Ölümlülerden (SÖ), bunca geç kaldığım için özür dileyeceğim…
Parapsikolojinin ispat ettiği “bilinç” ve “bilinçaltı” denilen kavramlardan ikincisini hedef alacak kitabım. Her Sıradan Ölümlünün (SÖ) belleğine de oradan güçlü damıtımlar akacak satırlar arşınlandıkça.
Okunmaya devam edildikçe;
tabiatta ne kadar “fizik ve dinamik kanunu” varsa, harikulade biçimde uygulanmış edebi formüller dizisinin etkisiyle yok farzedilecek;
“felsefi ve ruhani” değerler ise bir “korkulu rüya veya boğuculuğu herkesce bilinen bir kabusa” dönüşse de, cazip birçok sırrın peşinden “buruk ve vahşi bir açlıkla” sürüklenen okuyucular;
bazen “genç ve yakışıklı” bir erkek suretindeki “iyilik”, bazen “sivri dili ve kesici tırnaklarıyla” fenalık peşinde koşan güzel yüzlü bir kadın kılığındaki “kötülük”, bazen de “bilgelik ve tecrübe aktarımı” konusunda uzmanlaşmış aksakallı bir ihtiyar görünümündeki “Olgunluk” ile karşılaşacaklar kitabın pasajları boyunca.
Ve farkedecekler ki; ellerindeki kitabın onlara anlattıklarının kendine özgü bir cismi, bir şahsiyeti var. Fakat yine de kitap hakkında “iyi - kötü - vasat - muhteşem” veya başka bir şekildeki herhangi bir kanıya varamayacak ve onu kategorize edemeyecekler...
Çünki, bu kitap aslında DeViLofHacKeR’ın (DoH) çok şeyler bildiğini ispatlamak için değil, ondan “birşeyler öğrenin” diye yazıldı.
Zaten DeViLofHacKeR da hiçbir zaman “herşeyi” bildiğini iddia etmez. Malumdur ki Tanrı dışında hiçkimse herşeyi bilemez. Gerçek olan DoH’un ''çok şey'' bildiğidir. Öte yandan, hiçbir öğrenci, öğretmenini kesin ve net değerlerle ölçme becerisine sahip değildir.
Ve birşeyler öğrenirken, sizden kafaca üstün olduğunu kabul ettirmeye asla yönelmeyen DeViLofHacKeR’ı (DOH) daha bir sevecek, onun size okuma - yazmayı değil “okumayı” öğrettiğine şahit olacaksınız.
Bu şekilde de kitabın kalitesini kaypak eleştirmenlerin avuçlarından kurtarıp, sizin görüşlerinizle, hem “okunabilir” hem de “kıymet verilebilir” hale getireceksiniz.
Haa; sadece keyif alabilmek için okuyacaksanız derim ki; varolan keyfinizi de kaçırmayın! Çünki; mükemmel eğitilmiş – becerikli - ufku açık insanları alıp, “yarım yamalak işleyen ve kokuşmuş” bir ortama entegre ederseniz, ortamın galip geleceğinden emin oluş kadar, bu kitabın da size bir faydası olmayacaktır keyif bağlamında..."

Kitabın her cümlesi, müsveddeler üzerinde defalarca durmak - enine boyuna düşünmek - kelime eklemek ve çıkarmak gibi şeylere minimum seviyede başvurularak, neredeyse tek seferde yazıldı.
DeViLofHacKeR’ın beyninde, sihri zor anlaşılan birçok atölye çalışmasında “süzüle imbiklene”, koca bir taslak iken, ''eşsiz bir desen veya motife'' dönüştürülerek, ama asla bir karalaması olmadan, çarçabuk birşekilde ve yanlışızlığıyla da “düzgün fikir” örneği olacak yapıda kaleme alındı.
“- İyi de, bu kabiliyetteki bir kişiliğin aynı zamanda aksi ve huysuz oluşuna ne buyrulur?'' derseniz;
yazarlık bir sanat dalı sayılırsa eğer, huysuz olmayan birtek sanatçı gösterin hadi', deyiveririm.
Kendisiyle bile çatışıp da geçinemeyen büyük bir sanatçıdan “iyi huylu” olmasını nasıl bekleyebilirsiniz?
Koyunlardan birini alıp da sürüye çoban köpeği olarak dikseniz, çok daha makul sayılır bu yaptığınız....
DeViLofHacKeR’in hikayesini okurken; sefalet – saltanat – masumiyet – sevgi – tutku – aşk – polemik – serüven – para – seks – ihanet – arkadaşlık – cinayet – intikam – çile - sır perdeleri – gözyaşı - kan kokusu – gaddarlık – usanç – utanç - merhamet ve hepsinden önemlisi “Samimiyet” kavramlarını yüreğinizde birebir yaşayacak, soyuttan somuta vardıracaksınız beyninizde.
Beyninizde diyorum çünki yaşamınıza sokmak için tüm sayılanları, ancak DeviLofHacKeR (DOH) olmanız lazım.
Yani; “- Neden hayat benim için bu kadar zor?”,
“- Başarılı olmak için neden bunca çok çalışmam gerekli?” şeklinde sorular sormak yerine;
“- Ben hazır olayım ki, fırsat dedikleri şey geliverdiğinde, alsın rütbemi en yukarılara çıkarsın. Hazır değilsem, öyle çok “fırsat” günü ve günceli yaşarken teğet geçer ki beni. Ama bilgi denen Güç'ü elime alarak hazır biçimde beklersem, olmaz olmaz!”, demişliğiniz gerekli çok eski zamanlarınızda…

DeViLofHacKeR’ı (DOH) bir filozof veya bilim adamı, belki de birsürü karmaşık sıfatın toplamı saymak, ve şu yeryüzü denen büyük alemdeki diğer insanlara bakıp inceleyerek O’nu anladığını iddia etmek gaflettir.
Çünki DOH henüz lisenin birinci sınıfını bitirdiğinde, “pozitif ilimler” konusunda olması gerektiği seviyedeyken, insan - insan psikolojisi - olaylar ve olay akışlarındaki “kişisel gelişim ve öngörü” safhalarını eksiksiz ve kusursuz olarak biliyordu.
Bu süreç boyunca da “bilinen ve erişilen” ile “bilinmesi ve erişilmesi mümkün olan” ve “bilinmesi imkansız kabul edilmesi gerekenlerin” varlığını hakkıyla benimsediği için, insanı da bütün yerküre bazında ele alması zor olmamıştır.
Sonraki dönemlerinde de “insan ve insana ait” her ne varsa, bütün biçim ve hareket şekilleriyle test etme imkan ve lüksünü bizzat yaşayarak elde etmiştir.
Küçük yada büyük insan - sağlam ya da hasta insan - masum ya da suçlu ve kötü insan - bilgili ya da kör cahil insan - aklı yerinde ya da deli insan - sakar ya da hünerli insan gibi tanımlanan profillerin yanısıra;
filozof – sanatçı – şair – yazar – dahi – kahraman – bilge – hazret – köylü – memur – işçi - ordinaryus profesör – öğretmen – müftü – sosyete – politikacı - komutan ve boşta gezenler ile alkolikleri “belli aralıklarla ama kalıcı bir şekilde” dost edinerek, hem analiz etmiş hem de beynin başdöndürücü keskinliğinin paralelliğinde, insana özgü sır perdelerinin “aslında ne olduğunu” bütün çıplaklığıyla ortaya serebilecek hale gelmiştir…
Yazdığı şu kitabı sadece otobiyografik anı olarak algılayan okuyucu, O’nun cüretindeki ihtişamı anlamamış ve DOH'u bir adet kitaba hapsetmiş olacak, ve, “medeniyet denilen aptal icadının ahmak takipçisi” sıfatıyla zerre kadar birşey öğrenemeyecektir. Yalnızca, “okuma kabiliyeti” biraz daha artar - gelişir.
Çünki, SÖ’ler zaten en derin buhranlar ve güncelin getirdiği psikolojik durum değişimleri sayesinde, kendilerini her an tehlikeye düşürecek olan nefes alışlarının, hiç nefes almayan canlıların bile çok gerisinde tuttuğunu ancak DoH ikinci ya da üçüncü kitabını yazarsa sezebilir, ve O bunu yaptığındaysa ancak o zaman materyal “köle”, SÖ ise “efendi” rolüne bürünecek ve insanlar ezilmişlikten kurtulacak.
Ama DoH içinde bulunulan hali, Tanrı'nın isteği ve takdiri olan şeyleri temelden bozmayacak.
Bozmayacak çünki Sıradan Ölümlüler’in (SÖ) ihtiyaç duyduğu, ve değişik zaman dilimlerinde doğup - ölen milyarlarca insanoğlunun içinde “ender rastlanabilen ve mükemmel güçlere sahip - bilinmeyen şeyleri sezebilen - yeni dünyalar ve yaşam alanları yaratacak kadar hayal gücünü barındıran - en bilinen şeyler arasındaki gizemleri ise kefşetme beceri ve öngürülerini taşıyan” bazı insanlar da doğdu.
Bunlar diğerlerine, ihtiyaç duyduklarının fazlasını da “ilim ve psişik” bazda verdi. Her iki taraf da memnunken araya girmek olmaz, düzen ve işleyişi tümden bozmak olmaz...

Gerçi her çağın “medeniyetimiz” dediği ve sahiplendiği şey, hep “kötü” durumdaydı.
Çünki, aslında SÖ’lere bile uygun değildi. Sebebi de; bütün Tanrısallığına rağmen, insanoğlunun “fıtratı ve yaratılış biçimi” tam manasıyla çözülüp - deşifre edilmeden, dayatılıp, insanların “ucuz hayallerinden - abuk subuk teorilerinden - rastlantısal ilmi keşif ve icatlardan” ve çoğu zaman da insanın “sapkın istek ve emellerinden” beslenilmiş olmasıdır.
Geçmişteki SÖ medeniyetleri, “sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen dehaların” zeka boyu, ve yine onların yetersiz algı kapasitelerine, ve tamamen kendi mesleki dünyalarında yaşadıkları “denkgelişlere” göre gelişmiş; insanoğlunun madde dışındaki durumunu “terbiye ve yüceltme” amacı hiç güdülmemiştir.
Böyle olunca da, bilim insanları nereye ya da neye doğru gittiklerini hiç bilemeden, “tesadüflere dayalı bazı ince hesaplamalar ve birtakım kısa boylu ileri görüşler” sayesinde yol almıştır. Her medeniyetteki “keşif ve icatları” inceleyin, herbiri, varacakları nokta “tam ve kesin” olarak bilinmeden ortaya çıkmıştır. O çağın modern toplumunu da; varılan “çarpık çurpuk ve özünde hesaplanamamış sonuçlar” meydana getirmiştir.
Modernleşip medenileştiğini savunan SÖ’nün dünyasında ise “orman kanunu'' sadece “ad ve şekil” değiştirerek hep varolmuş, ve milyarlarca yıldır insanoğlunun yakasını aslında hiç bırakmamıştır.
Bu kanunu ormanda güçlü güçsüze uygularken, kentlerde insanların zengin olanı fakirlere tatbik etmiştir.
Ve gerçekte, birçok şeyin ölçüsü sayılarak akademi ve enstitülerde “ezbere dayalı olarak” nesilden nesle aktarılan terbiye ve görgü - akli melekeler ve muhakeme kabiliyeti - ince hesaplarla muhasebe edebilme yeteneği - özgüven ve cesaret gibi şeyler, insanın gerçek kapasitesine uygun gelişmemiş, eksik veya yanlış empozelerle vücut bulmuştur toplumlarda.
Medeniyetlerdeki gelişmelerin tamamı, kendisini “tam anlamıyla çözememiş” insanoğlunun bütünüyle materyalden oluşan dünyasında, yine onları olduğu haliyle kullanıp da bazen evirip çevirerek yeni icatlar haline soktuğu şekliyle “çapsız” bir biçimde olmuştur. “Yaşam enerjisi ve altın düşünceden yoksun” şeylerle gelişmeye çalışan sözümona “düşünebilen” SÖ de tabii ki aslında hep yerinde saymıştır.
Öyle ki, sıradan ölümlülerin çoğu şu tespiti bile hala yapamıyor : “- Yahu; verem – kanser - kalp ve damar hastalıkları - ortopedi ve travmatoloji vs. söz konusu olunca sayı her geçen gün düşerken, adı depresyon – anksiyete – pmd – şizofreni - atipik psikoz - paranoid sendrom vs. diye birçok şekilde anılan “akıl hastalıkları ve delilik” sayısı neden sürekli artış gösteriyor?''...
Maddesel dünyaya ayak uydurdukça, ve her teknolojik gelişimi maddenin paralelinde yaptıkça sen, ''tıp ve modern dünya'' ilerledi sanıyorsun, ama aslında, kullanmaya kullanmaya, “boy boy ve nesil nesil” aklını tüketiyor, mevcut zekanı da törpülüyorsun.
Ayağına bir taş düşen insanoğlu, ağrının sebebini taşa bağlamayı çok kolay öğrenip, gerekirse de bütün tıbbi araştırmalar neticesinde ameliyatlarda safha sahfa profesyonelleşirken;
bir tartışma sırasında sarf ettiği birkaç sihirli cümleden sonra karşısındakinin başına “ani bir ağrı ve dayanılmaz bir ağırlık çöktürebilen” DeViLofHacKeR’in nasıl bir taş düşmesi veya basınç ile bunu gerçekleştirdiğini “ne çeşit bir ölçme cihazı” ile ölçüp, gerekiyorsa da beyin ameliyatını ne tür enstrümanlarla ve kıstaslarla yapabilir?...
DoH muhattap olduğu bütün Sıradan Ölümlü’lerin (SÖ); o an veya geçmişte yaşadığı acıların mahiyet ve şiddetini - beslenme ve duygudurum kaynaklı kan dolaşımı yetersizliklerini ve bunlara bağlı psikolojik bozuklukları - yaşadığı çevreden gelen omurilik ve bağlı bütün kemiklerin aksak yanlarını - kas ve yağ dokularındaki bütün teklemeleri - sinir sistemindeki marazların göz ve çehreye yansıyan “özet değil” bütünüyle aslını - geçmiş yıllarını ve olası kalan ömrünü; birkaç günü aşmayan bir “sadece internette yazışma” sürecinde bile test edip, onda on tutan kehanetlerde bulunabilir.
Çünki DoH, kitabını okuyanlar kabul etse de etmese de; “yaşayış – besleniş - eğitim, öğretim - psikolojik altyapı - dini ve Tanrı’sal teferruatlar - beden gücü ve tümleşik direnç” olarak “özel” yaratılmış, Tanrı’nın diğerlerinde ayrı ayrı kullandığı yaradılış esaslarının bütüne yakını kadarını Tanrı’dan tek başına alabilme lüksünü tatmıştır.

Fakat yine de bir sohbette;
“- Yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Daha genç bir “BEN” ile bişekilde karşılaşsam, O’na, “sakın korkma” kelimeleri ile başlayan cümleler kurarak öğütler verir, desteklerdim.
Yok, yok, hayır yahu!!! Koca bir yalan bu!
Çok çok genç ve tecrübesiz bir DoH ile karşılaşsam eğer, ondan öyle uzak dururdum ki, bu mesafe belki de dünyanın etrafında birkaç tur kadar olurdu.
Çünki nefret ederdim o “Ben”’den be nefret!
Sonuçta her SÖ en çok kendinden nefret eder yaşamınca, fakat bilmez.
Ve konu DeViLofHacKeR (DoH) ise, bu nefretin bir limiti olamaz!!!
Şu öldürme lakırdısına bakıp, atar - gider yapan beni yüksekten uçmakla suçlayıp burun kıvıracağınızı tahmin edebiliyorum.
Lakin; ben zaten gerçek bir katilim ve rahmetliyi 25 kez bıçaklayıp liğme liğme ettim.
Bunu gözönünde bulundurursanız, dediğini yapan bir DoH’u tasavvur edebilirsiniz kafanızda! Evet, benden daha genç bir “ben” ile karşılaşsam, onu hemen öldürürdüm !!!
Hayır, hasta değilim.
Tamam, depresyon ve manik atak hayatımın her evresinde başımdaydılar, ve üstüne zekiliğimle hafızamın da güçlü oluşunu eklediğinizde, yanlarına çılgınca para harcama – alkolizm - sekse düşkünlüğü de kattığınızda, kare tamamlanıyor ve Psikoz Manik Depresif (PMD) olma ihtimalim yükseliyordu fakat hiç kabul etmedim bu durumu. Haklı nedenlerim de vardı.
Birincisi; bu SÖ’lere musallat olan bir hastalıktı.
İkincisi; tanıdığım birkaç PMD ile aynı kulvarda olamazdım.
Benim adım DeViLofHacKeR’di, yakışmazdı.
Ancak yine de, profesyonel destek alabilir miyim acaba düşüncesiyle birsürü psikolog ve psikiyatr ile yüzgöz oldum.
Bu seanslardaki tek şaşırtıcı şey, daha muayenehanelerine adım atar atmaz bedenimi yalayıp geçen ve taa ruhumun iliklerine kadar ulaşıp da masajsı dokunuşlarla beni sarmalayan rahatlama hissiydi.
Sonrası bilindik muhabbetler ve sidik yarıştırmalardı kelimeleri kullanarak.
Fakat o genç DoH’un ne hastalık ne de katil ruhumdan dolayı öldürüleceğini asla düşünmeyin.”, demişti...
Oysa ki DoH milyarların olmasa da kimliğini öğrenmiş olan herkesin sevgilisi, digital bilgi dünyasının “her daim 17 yaşındaymışcasına bir performansla donatılmış” bilge bir beyaz şapkalı hacker’ı, her an büyükçe bir parçası muhattap olduğu insanların seyrine sunulan ve ağzına kadar dolu mikroçipi, gerek sanalda gerek gerçek yaşam içinde seyr-ü seferdeyken “beni izlemeye devam edin, edin ki şu an keyfini sürdüğünüz lezzetlerin sürekliliğini yitirmeyin” diyebilen bir küresel figür, saldığı korkuya rağmen yanısıra sergilediği sempati - mütevaziliğin diplerinden doruklara saniyeler içinde ulaşabilen karizması ile de SÖ’lerin hiç tadamayacağı bir başarı yelpazesinin sahibiydi.

Hayatın en dışından en içine uzanmış bir güçtü DoH, ve kurbanlarının “Baba Kemal Cündi”’si olmayı da hiçbir zaman arzu etmedi.
Zaten onların da “Şems” olmaya güçleri yetmezdi.
Tanrı, sevgili peygamberi Musa’nın dileğini neden geri çevirdi ve tecellisini dağa gösterdi?...
DeViLofHacKeR der ki;
kendimi bolca övmelerimin ve diğer insanları “Sıradan Ölümlüler” olarak nitelememin, aslında çevreme ve dünyaya uyum sağlayamamışlığım kaynaklı olduğunu düşünen, ve, düpedüz şizofrenik tepkiler verdiğim konusunda hemfikir olanların kaçı acaba düşünce ve eylemlerimin” klasik ve bilindik şizofrenlerinkiler gibi “sembolik ve rüyasal” olmadığının farkına varır, ve tarzımın panoramasını doğru yorumlama başarısına ulaşır?
Çünki masal dahi olsa bazı yumurtalar ördek değil kuğu doğurur.
Lafı kendimi yüceltmeye getirdiğimde; cüretkar - kendini beğenmiş - hatta narsist olduğumu iddia edenlerin yanısıra,“- N’olmuş yani, senden çok var” diye başlayıp, SÖ sıfatlarıyla, deha – mühendis – profesor – dilbilimci – şair – yazar - bilişim uzmanı vs. isimlerini sıralayanlara hemen bir soru soruyorum.
Herkesin bildiği ya da bildiğini sandığı şeyi : ”- Mevlana’nın eserinin adı?”.
Şöyle bir böbürlenerek yapıştırıyorlar cevabı : “- Tabiiki Mesnevi! ”.
İşte diyorum hemen, “ben, o herkesin bildiği Mesnevi değil, Mesneviyi de içinde barındıran asıl eser “Divan-ı Kebir’im!”. Ve ekliyorum :
“- Beni bilindik sıfatlarla anlamaya çalıştığınızda ancak bilindik sonuçlara ulaşır, bilindik kıymetlerle biçersiniz değerimi. Bilmediğinizi bilerek algılamaya çalışın ederimi! ”...
Teke tek olduğumuzda kurbanlarıma “muhteşem” olduğumu göstermem çok zor olmadı.
Çünki karşımda, dev bir ayna üzerinde kusurlarıyla ortalık yerde duran “kendileri” vardı. Ve otoritemin peşine takılıp da “tam bir kurban” olmalarını da, bana sıralayıp anlatmaya kalkıştıkları “neden ve niçinlere” kulak tıkayarak, dolayısıyla da hiç taviz verme riskine girmeyerek sağladım.
Onlarla vakit harcadığım dünyalarda hava hep ılık ve oksijen bol - gökyüzü masmavi ve bulutlar sanki birer kenar süsü - yüzler tümüyle güleç ve dostane - bütün nesnelerin kenarları oval - çayır çimen ise yeşilin en albenilisinden, üstelik de diriydi. Oralarda ne varsa sevgi adına, hepsinin tadını her an hissediyordum damaklarımda.
Çünki; ya dışarıya karşı kanlı savaşlara girmeliydim ya da o savaşları içerimde yaşamalıydım enine boyuna.
Bu bağlamda, kurbanlarıma “yalın mutlulukları” yine kendime has yöntemlerle yaşattım. Bu yüzden de onlara layık gördüğüm birsürü işkenceye - gözleri, kulakları ve hatta beyinleri yokmuşcasına haksızca yermelerime – küçümsemelerime - köle etmelerime - binbir şekilde dövmelerime, yine hiç belli etmeden bilinçaltlarına akıttığım ve özünde tamamen doğru olan “iyi ve asil” oluşuma kanaat getirip, bütün sertlik - keskinlik - acmasızlıklarıma ses çıkarmadılar. Öyle de olmalıydı. Geçici kayıplar verdiler ama onur ve namuslarını sonsuza kadar kurtardılar...
“- Benimle neden uğraşıyorsun ki? Süzme bir aptalım ben ve bunu en iyi sen biliyorsun! :(”, diye soran kurbanlarım, yine bilmiyorlardı ki, dönüp kendi içime her baktığımda ve gaflete düşüp de “kendimle uğraşma” yanılgısına selam verdiğimde, dehşete kapılır, ağlayacak hale gelirdim.
Oysa sen gibi Sıradan Ölümlüler (SÖ), “imrenti ile karışık bir kıskançlığın ışığında” sevgi ve saygılarını dile getirdikleri an samimiyetle, işte o an, coşkulu bir zafer hissi beni dimdik ayakta tutar, ve o güçle yeni uğraşlar - yeni kurbanlar bulurum. Hayır, ego tatmini değil bu. Ben sizlerle, her seferinde, tutkunun sürüklediği bir merakla hareket eden çocuklar misali, hayatın kabuklu dış yüzeyini aşıp, özündeki “iyi ve tad alınır” olana ulaşarak tazeleniyorum.
Ve hiç büyük olmadım ben. Çünki hayallerimi, onlarla aynı düzlemdeyken, “net ve yüksekte” göremezdim.
Zaten; hastalık - ekonomik darboğaz - psikolojik çöküntüler - siyasi veya idari hezimetler - topluma veya devlete karşı olan sorumluluklar düşünüldüğünde;
bazen Hasan öne çıkar ve durumu kurtarır, bazen de DoH olaylara el atar ve müşkülden sıyrılırlardı.

Sonra da birbirlerini “hiç çözememişcesine” manalı bakışlarla kutlayarak;
“- Hiçbir halta benzetilemeyen kara kuru bir kakalakböceği gibisin. Eminim ki her mekan ve zamanda yaşayabilir, karşına çıkan herşeyle beslenebilirsin!” edalarıyla şakayollu süzerlerdi...
Evet, bir tahtakurusu bir hamamböceği gibi “Gece”’nin sükunet ve karanlığını her zaman sevmiştim. Hapisteki uzun yıllarım boyunca “Gece”’yi göremesem de gözlerimle doya doya, onunla geçmişteki sıkı fıkı dostluğumuzu hayal edip avunurdum.
Ama biryandan da onun bana olan bağlılığından hep şüphe de etmiştim geçmişte.
Çünki o kapkara “Gece”, beni, kıytırık bir oyuncağa dalıp da ebeveynini unutuveren küçük çocuk hızıyla unutur, çekip giderdi. “Gece” bütün karanlığını da alıp yanına gidiverdiğinde, benim içimi de bütün ihtişamıyla “ümitsizlik kadar siyah kalp ağrılarıyla dolduran yalnızlık” ile ruhumun göz göze gelişi doldururdu.
Bundan dolayı gündüzleri, kendimi, diğerleriyle birebir iletişim esnasında, tam anlamıyla ifade edemezdim. Bu ise aslında benden kaynaklanmıyordu.
Mesela; Yahudi Müslümanı - Budist Hristiyanı - Müslüman ise diğer dinlerdeki “kendine uymayanları” dışlarken kendi hesabına, ve düşmanken bunlar birbirlerine içten içe de olsa kendi aralarında;
ansızın bir ateiste rastlamış da üzerine çullanmışcasına hep birlikte;
ben de kalakalıyordum işte öylecene, “Sıradışı fikirlerimle” Sıradan Ölümlü’lerin içinde, kendi kendime...
***

BİRA / ALKOL : Özünde, tembel bir sanatçıdır DeViLofHacKeR (DoH).
Keyfine düşkün, bira ve sigaraya düşkün. Sıradan Ölümlü’lerin (SÖ) tamamına yakını para kazanmak uğruna günün oniki saatini kafası ayık şekilde çalışmaya, kalanını da dinlence ve eğlenceye ayırır…
Gerçek sanat içinse “iş hayatı ve programlanmış sistemli çalışmalar” uygun değildir. Sanatçıların dünyası ve yaşamları çalkantılarla dolu - çoğunlukla kararsız - mağruriyetleri hırçınlıkla ve sanatsal tacizlerle süslenmiş fakat diğerlerininkinden daha iyi, çok daha güneşli ve aydınlıktır.
Çünki, gerçek yaşamda “reklam arası kadar bile hayale yer olmadığını” daha çocukluklarında anlamış, büyüdüklerinde de tembel tembel bekleşirken, içkili kafalarla, üretivermenin kollarına atılmışlardır.
İçki dedik de, uyuşturucuya oldum olası ve düşmani derecede karşıyım, caymayacağım.
Onunla at başı giden ve dozajı da “alınan ezik keyiflerle” sürekli artan “Ego” acizliğine ise hiç bulaşmadım, bulaşmayacağım.
Fakat alkole ve özellikle de biraya aşığım.
Birayı çok seviyor oluşumu ve sürekli içişimi alkolik oluşuma yoranlara “asla” der ve eklerdim :
“- Ben sadece gönlünce gülen kadınları severim!”.
“- Saçmaladı deli yine” derlerdi ilinti kuramayıp eminim.
İzah edeyim : Yudumladığım her bira “şuh bir kadın kahkahası” gibi ıpıslak ve büyüleyiciydi.
Ve, henüz içmediğim her yudum biranın bardaktaki duruşunda, kıpır kıpır bir billurun o kahkahada parçalanırken yaydığı berraklık vardı...

DeVilofHacKeR (DoH) günlerce bilgisayarının başından kalmaz, evden çıkmaz ve her fırsatta bira içerdi.
Nice sonra kendini caddelere attığındaysa “hiç eksilmeyen azametiyle karada adım atmaya henüz alışamamış denizciler” edasıyla bir o yana bir bu yana, “saldırırcasına” dolaşırdı. Tabii ki elinde ve belinde bira kutusuyla...
Maltepe sahilinde, yan bankta oturan ve bir vesileyle konuşmaya başladığı adam, yakınlardaki büfeden satın alıp ikram ettiği çelik gibi soğuk birayı, “- Sen iç, afiyet olsun, bana dokunur, hasta eder” diyerek geri çevirdiğinde sinirlenmiş, ayağını yere vurur ve gözleri de ateş saçar biçimde;
“- Hasta etse ne olur birader?! Yataklara düşer ve belki de ölür müsün ha? Tabii ya, sen ölürsen şu boktan dünya n’apacağını şaşırır di mi?
Onun hiç umrunda değilken sen, hasta olma kaygısıyla mı şu güzelim bira teklifimi geri çeviriyorsun, ve içinde bulunduğun mezardan kafanı çıkarmış da bana “ya hasta olursam?” tribi yapıyorsun?!
İçme canım kardeşim, içme!!” demişti.
Şaşırdı adam ve apar topar kalkıp, tek kelime etmeden, ardına bile bakmadan gitti.

Kimdi ya da neydi gerçekten şu DeViLofHacKeR?
Ölüm çığırtkanlığından keyif alan sarhoş bir Veli mi;
insanların şaşkınlık ve afallamalarından beslenen alkolik bir deli mi?..
Her ne olursa olsun birayı çok sevdi ve 25 yıl aralıksız içti.
Ta ki, cinayetten sonra cezaevine girdiği o geceye dek.
Bu yüzden herkescikler, o gece için yaptıkları gibi hep DoH’u suçladılar.
Özellikle de annesi ve yakın çevresi.
Cinayeti de direk alkole bağladılar.
Yahu, 25 yıl içti DoH o enfes biraları, ve bırak birini 25 yerinden bıçaklayıp kesip biçmeyi, neredeyse yumruk bile atmadı.
Alkolün kişide şiddet duygusu uyandıracağına, hele de katil edeceğine hiç inanmadı…
”- Söyle bakalım sen neden öldürüldün???” diye,
bir de rahmetliye sorabilmek lazımdı...
***

FAKİRLİK / ÇULSUZLUK : İnsanoğlu, yeryüzü varolduğundan beridir, önce dünyayı sonra da bütün evreni sahiplenme sevdası güdüyor. Öyle ya, henüz 100'de çok küçük bir dilimini kullanarak binbir teknolojik – tıbbi – fiziki - ruhani bilimi, beyni sayesinde kendine oyuncak edebiliyorsa, milyarlarca yıldır süregelen mücadelesini birgün elbet kazanacak, herşeyin sahibi de o olacak...
Bu ihtimalin varolduğunu biran için kabul etsek de, insanoğlu bu dünyanın zaten sahipli olduğunun farkına varamadan bu hülyalara dalıyor.
Onlar; ölmeme yeteneğine sahip olan yegane varlıklar; tek hücreli hayvanlar!
Bizim kadar karmaşık ve aynı ölçüde mükemmel organları, ve dolayısıyla da fiziksel bir bütünleşik sistemleri yok. Bu yoksunluktan mıdır bilinmez, gayet ilkeller ve insanoğlu ile kıyaslandığında çelik çomak gibi kalıyorlar.
Ama, her daim diriler ve her daim ayaktalar.
İnsanın baş düşmanı olan "ölüm" ile taşak geçip, milyarlarca yıldır ona meydan okuyorlar...
Yaşam denilen savaşın tek kazananı var ve o da ölüm.
Çünki, onun emireri olan "zaman", her geçen dakikayla efendisinin yararına işliyor ve onun şanını - şerefini - namını layıkiyle koruyor. Zavallı Sıradan Ölümlü (SÖ.) ise, ölümün değişmez kanunlarının tamamı yürürlükteyken, sözümona, mal - mülk - tokluk - güzellik gibi acizane şeyleri sahiplenip, ucuz ve ahmakça türküler mırıldanmaktan öteye gidemiyor.
Ne yalan söyleyeyim, ben de yaşam isimli o savaşta nefes alıp verdiğim süre boyunca Tanrı'ya pek dua etmedim. Dua'nın gücüyle de, Tanrı'nın hakkımda taa ruhlar alemindeyken daha ben, takdir edip onayladığı hükümleri değiştirtmek istemedim.
Fakat ona yakardığım anlarda hep;
beni, kıçımdaki dondan - sırtımdaki hırkadan - dudaklarımdaki sigara ve elimdeki biradan - bir de internet bağlantısından mahrum bırakmamasını diledim.
Sadece bunlara sahip olan birisi diğer insanlarca "çok yoksul" kabul edilse de, sorun yok benim gözümde.

"Doygun hayat" noktasındaysa ikinci bir dileğim daha oldu Tanrı'dan :
Beni ömrümce fakir yaşatabilir ama gariban etmesin.
Fakirlik insanı mağdur eder bir dönem belki, fakat, "Gariban" dediğin kişi ağız tadıyla rezil bile olamaz.
Bu yüzden de hiç zengin ol-a-madım ve her zaman yoksuldum.
Çünki para nasıl kazanılır hiç öğren-e-medim.
Ancak, parasızlığın beni ittiği bütün çaresizlikleri, "şerefi hat safhadaki bir üniforma" gibi üstümde alenen taşıyabilecek kadar bilge ve aynı ölçüde onurluydum...
Elim iş tutmaz benim.
Hırka - don - sigara - bira - kadın - internet eşittir cennet.
Gel gör ki devir eski devir değil.
Şu altısı bile hatrı sayılır bir para istiyor, ve sefillik insanın midesinden çok gözünü oyuyor.
DevilofHacker (DoH) oluşuma aldırmadan bir camiye yanaşabilirim. Ama ağzım bira kokar çoğu zaman. Kalksa biri "- Biz keriz miyiz lan? Sabah akşam iç iç, sonra gel cami önüne avuç aç - para iste. Öyle kurnazlık yok, bas git! " dese, al başına belayı.
Bela da onun söylemlerinden gelmez başıma ha. Verdiğim cevaptan gelir.
Faraza desem ki "- Yahu şu kapı önündeki arabayı alırken filanca rahmetlinin dul karısını nikahladıktan sonra cebine attığın paracıklardan hiç mi harcamadın? Eskiden de mi zengindin, eskiden de mi hacı hocaydın? ".
Neyse cami önü ve dilenmek fikri DoH'un mentalitesine hiç uygun değil...

Hayali kavgaları geçip bir kitapçıya dalsam.
Elime bir Nietzsche geçse.
Üstüm başım yağmurdan dolayı ıslak ama ellerim kuru kalsa.
Kitaplar nazarımda kıymetli ya, hiç yıpratmadan karıştırsam sayfalarını.
Nietzsche bana "- Beni bırak da bir Epikür bul ve gözün dünya görsün." diye fısıldasa.
"- Yahu üstad, gözümün dünyayı gördüğü mü var ki? Eski kafayım ben, Epikür üstelik damarlarımda dolaşıyor her solukta" desem, kıskansa ve suratını ekşitse...
Niçin sadece "akıl verme ve yöntem önerme" sözkonusu olduğunda meydanda oluşumu, ve mal, para veya diğer materyaller için kılımı kıpırdatmadığımı, ve hayata madde gözüyle bakmadığımı mı soruyorsunuz?
Para ve maddi şeylere sahipliğim, o içinde bulunduğum günü geçirmekten öteye gid-e-medi hiç. Hem önemsemedim hem de gerek duymadım. Bana ne kadar para lazımsa tedarik ettiğim andan itibaren, daha fazlasına ulaşmak adına çabalamadım.
Bu bağlamda; maddiyatım zaten marjinal olduğundan, çok hora geçecek bile olsa, paylaşmazdım.
Çünki, "fazlaca varlığı olan kişiden" çevresindeki herkes irili ufaklı birşeyler ister, ve bu da o insanın gücünün önce parçalanmasına, sonra da yokolmasına sebep olur. Oysa, kendimi bildim bileli bende sadece "keskin işleyen ve sonuçlara götürebilen akıl" boldu. Güç, para, ün ve karizma adına ne varsa elde edebilirdim de. Fakat o zaman amaçlarıma ulaşamaz, üstüne üstlük SÖ.'leri de "kötü kaderlerine" bırakmış olur, onları kazanmak şöyle dursun, sonsuza dek kaybederdim.
Çünki kurbanlarım bu vasıflara sahip bir DoH'a asla güvenemezdi. Kaybedeceği şeyleri çok olan birine nasıl güvenilir ki???...
Hal böyle olunca hayat da DevilofHacker'ı hiçbir şart ve olayda ezip - yerle bir edip - böcekmişçesine itip kakıp aşağılayamadı.
Çünki DoH hayata hiç "kazanımlar ve kayıplar" penceresinden bakmadı.
Hayat denilen kalpsiz efendinin karşısında hep onu küçük gören - kıymet vermeyen - yalakalık etmeyen bir DoH vardı. Ne az'a az dedi, ne fazlayı bana ver diye hayıflandı.
Bu yüzden Hayat da DoH'a hep saygılıydı, çünki onun hedefinde sadece "sonsuzlukta hep varolabilmek" vardı…

Sorarsan da şöyle derdi :
"- Ben bu yaşamı karşıma alıyorum, ve, Şah - Vezir - Kale - Fil - At ve piyonlarıyla tam takım olmak üzere, fakat, satranç yerine "dama" oynayarak, taşlarda ne azamet, ne sayısal ne de işlevsel bir "değer" bırakmıyorum.
Çünki, Tanrı'nın kurduğu düzenle satranç oynanmayacağını çok iyi biliyorum...
Bu oyunda destekçim hep "en az" belirteci oldu benim.
Böylelikle diğerlerinin "tekrarlayıp durdukları fikirlerini" ortaya saçarken ettikleri hakaretlere de hep "en az" şekilde maruz kaldım, rahattım.
Öyle ya; hırka - don - bira - internet - sigara ve kadından oluşan altı parça şeyi "ihtiyacı olanın tümü!" varsayan birine kim ve neden muhalif olup da kendi başını ağrıtsın ki?..
Sıradan Ölümlülerin (SÖ.) yitip gitmesi için gereken yol haritası : Çok çalış, rol yap, bolca eğlen, takma ve umursama, fazlaca kazan, yarıştan kopma, önlere katıl, doyma ve hep ye, taraf tut ve tuttuğun taraf da mutlaka "güçlü" olan olsun, zayıfı boğ - ez - yoket, yine çalış, yine rol yap - oyna, herşeyi boşver, sana gıpta ile bakılıyor zannederken de yolunu şaşır ve yitip git. Bilindik manzara yani.
Oysa sadece; dünya üzerindeki "sürekli değişimlerin formülünü" çözdüğünde bilgeleşir - zenginleşirsin, ve geçici şeyler senin nazarında önemini yitirir. E zaten bu dünyadaki herşey de geçici değil midir?..
Şu ahir zaman denilen yüzyıl öyle acınası bir zaman dilimi ki; babalar "güçsüz ve neredeyse bitik" adımlarla ailesini ilerilere taşıma çabasında.
Anaların "ne kadın ne de insan" olarak kıymeti kalmamış ve her an ezilmekte.
Çocuklar duyarsız - gıda yoksunu veya tamamı kimyasallardan oluşan besinlerle "zavallıca bir büyümenin" gayretinde.
Ahlak bozula bozula artık en derin kuyuların diplerinde.
Tüm insanoğlu bedenlerinin yanısıra "ruhsal açlık" ve sefaletlerin pençesinde.
Ve bu haller hiç de geçecekmiş gibi durmuyor.
Herkes elleri bağrında ve ümitsiz olduğu kadar da nice etkisiz teşebbüsler içinde...

Çok parası olmadığı, lüks içinde yaşayamadığı, holdingleri yönetip de insanlara patronluk yapamadığı, paranın açabileceği kapıları arşınlayamadığı için üzülüp de, kahırdan, ne yapacağını bilmez halde dolaşanlara şaşıyorum.
Yahu; mesela, yüzgeçlerin yok ama suda yüzebiliyorsun. Standartları yakalayan bir bedenin varsa ve uzuvların tamamsa daha neyin peşindesin? Altı bacağının olması sana ne katabilir ki, paranın yokluğuna hayıflanıyorsun?!.
Şu işim şöyle yolunda gitse de filanca dileğim gerçekleşse;
hani şu kişi var ya, o falan sözü söylese de akıbet tam istediğimce beni bulsa;
olsa – bitse – varsa – dönse - denk gelse - tam öyle olsa - gönlümce gerçekleşse - bana musallat olmasa – bulaşmasa - tedirgin etmese; se-sa-se-sa!
Yahu çıldırdınız mı?
Bu dünyadaki en bedbaht edici - en derde salıcı - mutsuzluğa onlarca kapı açıcı - yemeden içmeden kestirici - şaşkınlık budalası yapıp, gidip durduğun yoldan çıkarıp da yersiz yurtsuz bırakıp "hayallerinin tümüne veda ettirici" yegane şey; "istediğini ele geçirmek ve emeline ulaşmak!" değil midir?..
***
KADIN / KADINLARIM : Yirmibeş yaşındaydı DevilofHacker (DoH) evlendiğinde, ve o yaşa kadar neredeyse hiç sevgilisi olmamıştı. Seks yapmıştı ama "sevgili olmaya veya bulmaya" yabancıydı. Yaşı kırklara dayandığında da evliydi ancak eşleri farklıydı, ve yanısıra da birçok sevgilisi vardı…
Özünde; yalnız kalmaktan deli gibi korkuşu vardı bu "çokça sevgiliye" sahip oluşunun, ve "karanlıktan ödü patlayan bir çocuk gibiydi, ki," yalnızlık da aynı şeydi DoH için.
Kadınlarının tamamını da; onu pür dikkat dinleyecek ama yargılayıp sorgulamayacak - her daim kanatları altında tutacak, koruyacak ama asla boğmayacak - kozasının "kelebek adayı" tırtılı sahiplendiği gibi saracak ama gerektiği anlarda özgür bırakacak - hem zeki, hem anaç, hem seksi, hem de eğlenceli kadınlardan seçmişti.
"Zeki" olanlar aynı zamanda da "depresif ve mutsuz" olduklarından bu tip bir kategoriye duyduğu ihtiyacı onlardan karşılıyordu.
Yanındaki kadını ışıl ışıl ve pırıl pırıl olsun, ama, DoH'a asla gölge etmesin - iş ve özel yaşamında gayet başarılı olsun, ama, DoH'u geçme amacı gütmesin - bazı hayati durumlarda atak ve pratik olsun, ama, DoH'un önünde hiç durmasın.
Kadınları böyle böyle olsun ki, DoH'da "o an" besleneceği kadını hangisiyse gitsin ondan beslensin.
Herhangi biriyle nokta koyduklarında ilişkilerine, "çöken ve enkaza dönüşen duygu çöplüğünden" anında çıksın DevilofHacker ve "diğer" ya da "yeni" kadınıyla macerasına devam edebilsin.
Hiç sadık olmasın, olmayı da istemesin zaten. İlişkisi gayet iyiyken bile kadınları ile, O, "yeni bedenler" aramaya devam etsin, bulsun da...
Aslında kadınları birbirinden haberdardır - hissediyordur birşekilde, ve DoH'un onlara verdikleri ile yetinmeye razıdır. Onu her koşulda sevmiştir kadınları. Hem de çok!
Aptal ya da geniş mezhepli olduklarından değil, DevilofHacker'ın kapasitesini analiz edip, onun, çok ileride ve sınırsız bir yelpazede oluşundan kabullenirler bu durumu.
DoH ondan ne derece ve nasıl beslenirse beslensin, birşekilde hayatında olsun, bu yeter. İşte DoH'a bu türküler eşliğinde sevdalanırlar. "Gerçekten" ve "hiç yamasız" sevdalanırlar. Evet! DoH'un bokunda boncuk var :) ...

İkili ilişkilerde "çok bilindik ve üçüncü sayfaları süsleyen" ekonomisiyle çok ilintili cinayetlerin tümünden daha "devasa ve bitirici" bir kayıp vardır çiftlerin arasında.
Bu çoğu zaman sadece hissedilir ve kelimelere dökülemez :
Eşine veya sevgilisine tüm "kişiselliğini ve özünü" kalbini de içine katarak verirsin. Bütün materyallerden üstündür bu, çünki sen zaten tümüyle busundur ve varolanın hepsini vermişsindir. Bu bağlamda, ruhu olmayan bir beden nedir ki zaten?
Sonra, küçücük bir zaman dilimine sıkıştırılmış olan bir ayrıntı seni alnından vurur.
O da şudur : Karşıdakinin gereksinimi her ne ise yine de karşılayamamışsındır ve "aç aç ve memnuniyetsizlikle" karşında öylece durur!
Yansımalarından biri de seks şeklinde olur.
Bu konu kadının tek gerçeği, erkeğinse ütopyasıdır.
Seks, her canlı için, eşine "bir hediye" olarak sunulurken, insanın dişisi bunu bir güvence - garantörlük gibi görür, ve onlarca yıl evli bile kalınmış olsa da, yeri geldiğinde kullandığı bir silahtır kadının. Karavana attığı, ıskaladığı da nadir görülür.
Çünki öyle anları olur ve öyle ağır bir kasvetle yoğrulur ki kadın, asla anlayamazsın. Yatağınıza "huzuru tamamen kaçmış küçük bir çocuk" gibi girer, ve elini uzatsan da büründüğü o duygu zırhını aşıp, çehresine geçirdiği o "tarifsiz acı maskesini" alaşağı ederek, dokunamazsın...
Çok sabırlı bir erkeğim ben. Bir kadını hiçbir zaman bunaltıp da elimden kaçırmadım bu yüzden. Beklemeyi bilirim. Gereksizce hamleler yapıp da elim boş dönmem.
Bir oyun kedisi gibi, bana doğru atılacak olan yün yumağı dört göz ve dört patiyle bekler, hiç acele etmem.
Sonuçta seks tek başına koca bir hiçtir. Kadınımla birbirimize öyle "sıkıca" bağlanmalıyız ki, ikimizden de sadece 1 adet kişilik çıkabilsin ortaya, ve bu yeni kişiliği yaratan kişilikler yok olup gitsin. Birimizin varlığı öbürü olmadan hiçbir anlam taşımasın ve sabun köpüğü gibi erisin.
Fakat bazı anlar vardır ki aşklarda; insan kendini "müebbet hapse henüz çarptırılmış ve boş gözlerle mahkeme heyetini süzen bir adamın" yaşama sevincinden daha da aşağı durumda hisseder.
Buna sebep : Sevgilisine duyduğu güven ve onu tanımışlığın en yüksek mertebesinde olmasına rağmen, elinde tuttuğu ve namlusundan gri dumanlar tüten bir tabancayla, ayaklarının dibinde yatan bir ceset varken dahi "o yapmaz" diyebilecekken; beynini allak bullak ediverecek potansiyeli bünyesinde barındıran "acaba?" tohumudur...
Kendime özgü sebeplerle ve yine kendine has "biçim ve kırmızı çizgilerle" içime çeke çeke yaşadığım ilişkilerimde, onlarca kadınımın herbirine bir şekliyle aşık oldum. Hem de, şu "ilk aşk" aforizmalarının tam tersine "düpedüz ve sırılsıklam" aşık oldum.
Kadınımı her an özlüyor, bırakın saatler, bazen günler boyu, onunla yanyana geldiğimiz zaman neleri ballandıra ballandıra anlatacağımı düşünüp planlıyor, kişisel olarak "neyi iyi neyi kötü" yaptığımın muhasebesini tutup da ciroyu pozitife yükseltmek için hesaplar yapıyordum. Şirinlik seviyemi onunlayken tavan yapacak hale sokmak için de kendimi sürekli şartlandırıyordum.

Bunların tümü, aşığının kadınına olan tutkusunun göstergesi sayılabilir, ama, birden farkına vardım ki yıllar sonra, bütün bunları ben, o an seks yaparak - içerek - eğlenerek vakit geçirdiğim dişiye değil; belki de hayatım boyunca bulamayacağım "O kadın" için kurguluyormuşum.
"Bir sonrakinde bulurum" umuduyla da, hiç kimsenin ulaşamadığı o yüce aşkın peşinde koşuşuyormuşum her kadınımda.
Ve aşk denilen büyülü evin temellerinin, sevgilinin varlığı değil yokluğu üzerine inşa edildiğini birşekilde idrak ediyormuşum bilinçaltımda.
Yoksa neden dolaşayım ki onlarca farklı kucakta?..
Herbirini ayrı ayrı çok sevdim, değer verdim, tüm absürdlüğüme rağmen de onlar tarafından sevildim.
Pek azıyla fikir ayrlığına düştüm "arkadaşlık" konusunda ilişkimiz bittikten sonra, ve araya katgüt (ameliyat ipliği) dahi konmuş olsa, iyileşemedi bir türlü o benzersiz yara.
Hiçbir kadınımda; içine kırmızı renk bir "yiyecek renklendiricisi" katılmış beyaz şarabı, sanki gerçek kırmızı şarapmış da içmişim yanılgısına düşmedim aslında. Herbirinin (birşekilde) sürekli hayatımda oluşunun nedeni budur.
Özünde, bir köpeğin sahip olabileceği en hassas burun, bende, "öngörü ve seziş" olarak tezahür etmiş, ve yanılmışlığım azdır. Ama, "çok renkli" olmasına rağmen kendisi dışladığımı iddia eden kadınlarım da oldu. Neden olmasın ki? Onca renk cümbüşü kerhanelerde de boldu...
Kadınıma varışlarımın ve birzaman sonra birçırpıda çekip gidişlerimin de iki makul sebebi vardı : Başlangıçlarda, bana sadece biraz "duruluk ve berraklık" lazımdı.
Son buluşlarının sebebiyse "çamur ve bulanıklıktan" kaçıştı.
Birliktelik esnasındaysa, kadınlarım her buluşmamızda büyüledi beni, çekti, iç çektirdi ve baştan çıkardı. Güzellikleri ve beyin yapıları da hep farklıydı.
Zaten "hazzın doruklarına ulaşarak yaşadığımız sevişmelerimizin" sebebi de çoğu zaman "duru güzellikleri" değil : aynı evde hatta aynı kentte olmayışımız ve haliyle de göz eskitmelerine maruz kalmayışımızdı.
Koyun koyunayken "soluklarımızı paylaşarak birbirimize can kattığımız" hiçbir kadınım, ilkbakışta öyle görünse de, aslında ne ten ne de tin peşinde koşmadığımı hiçbir zaman anlamayacak.
Benim; "koynumdaki o sevgili varlığı bütün detaylarıyla belleğime işleyerek, sonraları gözlerimi her yumduğumda da eksiksiz ve tüm çekicilikleriyle onu yeniden anımsayabilmek" konusundaki açlığımı giderdiğimi asla bilemeyecekler...
Gördüm ki; sarkmalarıma - argo ve keskin dille sokmalarıma - taciz etmeden tahrik edip akıllarına karpuz kabuğu düşürmelerime - olmadı, tüm münazara, münakaşa veya tartışmayı, kelimelerin sihirlerini de kullanarak sözü apışarasından hiç çıkarmadığımda;
bana, o ya da buşekilde "namusun bütün öğüt ve aforizmalarını" sıralayıp, ardından da kalbinin ululuğunu birçok örnekle savunan, ve o kalbin aslında "apışarasından önce fethedilmesi" gerektiğini haykıran, ve bu savların sahibinin de "gerçekte bir kraliçe" olduğunu farketmem gerektiğini, kendince başıma kakan kadınlarımla yatağa girişimiz, aynı şehirdeysek üç saati, farklı illerdeysek de üç günbatımını bulmamış. :D.
İş inada bindiğinde; "- Eh ben de senin saçlarını "taa 5 yaşımdan beridir her koşulda uyandığım sabah ezanı vaktinde", bütün o şehvetli uğraş gecemizden sonra darmadağın halde görüp de, biramı yudumlayıp sigaramı içmezsem!" diye bilenirdim.
Konu "kadın" olduğunda öyle inatçı bir arızaydım ki ben, dünyanın bütün tamir araç gereçleri "sağlamlığıma" şaşardı benim. :D…
Kadınlarımın "canını dişine takarak"; içyüzümü bilen hemcinslerimin de "imrenerek" peşimden gelişlerinin ve itaat edişlerinin sebepleri arasında uçsuz bucaksız özgür tavırlarım - dibi bulunmaz cesaretim - uygulamalardaki sınırsız akıl kuvvetim sayılsa da, özde; birçoklarının algılama becerisini bile gösteremediği fakat kesinlikle hissettiği "esrarengiz yapım" ve heryere ustalıkla serpiştirdiğim "devasa soru işaretleri" yatar.
Yanısıra; yaldız veya sim dedikleri şeylerden yapıştırılmışcasına ışıldayan upuzun kirpiklerinin arasından öyle mahmur öyle süzülerek bakar ki, ve etkilemek istediği kadının gözlerinin içine öyle çıkmamacasına dalar ki bakışlarım;
"tüm varlığıyla bir yudumda içiveren dişinin" aklı karışır - elleri duracak yer bulamaz - ayakları dolaşır.

Kalbini neredeyse çatlatacak olan bu tarifsiz heyecanı saklamaya çalışırken kadın, içinde binbir mana barındıran bir tebessüm eşliğinde DoH, onun "bedeninden ruhuna gidip duran patikada" hızla yol alır.
Kadın nesine tutulur nesine aşık olur bir erkeğin, kimse tarifleyemez ama, DevilofHacker "samimiyeti hisseder ve aşık olur" dediğinde bu tespite kimse itiraz edemez...
Bir de, "ulaşılamaz ve ele geçmez" oluşundur kadını senin peşinden sürükleyen.
Emin olun ki galibiyet önemli değil, tek canlıdır kadın "sadece savaşmayı" çok seven...
Birçok güzel kadınla birlikte olmuştu.
Sıradanla çirkin arası bir yakışıklılığı, bilindik "köylü çocuğu" sıfatı, bakımsız dişleri vardı ama, DoH'un hayatına giren kadınlar hem bedenen hem sosyal hem ekonomik açıdan hem de tahsil bakımından çok çok güzeldi kendisinden. Hem DoH'tan hem de diğer hemcinslerinden.
Bazı anlar kendisi bile şaşardı.
Hadi diyelim, sohbetlerden sonra "beynimin derinliğini keşfettikçe" kendilerini daha çok teslim ediyorlardı ya, ilk anlardaki meyil nasıl açıklanırdı.
Onu da birgün soluk soluğa sevişmelerinin ardından gelen sohbetlerinde kadınlarından birisi kısaca şöyle anlatmıştı :
''- Ben mağrur ve dik insanları daima beğenirim. Sen de her zaman gururlu – ciddi - kibarlığa varan bir saygı çerçevesindeydin etrafına karşı. Hele, çoğu zaman suratını kaplayan dalgın – dertli - düşünceli halin daha güçlü sempati - merak uyandırırdı bende. Ağırdın. Belki sen de sürekli kur yapan ve bana aşkını ilan edip duran "diğerleri" gibi davranabilirdin, ama, beğeniyor oluşuna rağmen bile olsa hislerini hiç açık etmedin. Zaten aksi durumda, şartlar ne olursa olsun seni kesinlikle reddederdim. İçinde "bir güzel insanın" varolduğuna kanaati bu sebeplerden getirip, koynuna giriverdim."...
Tanrı aşk hissini saçarken yeryüzüne, dişileri "dağıtan" erkekleri de "arayan" olarak tayin etmiş. Durum böyle olunca da, caanım dünya erkeği "aşka susamış ruhuyla" en değişik tutkuları diriltip içinde, her an "yeni ve taze" heyecanlara kapılmak için "o kadın senin bu kadın benim" dolanmış durmuştur.
Yaratılışı buyken, nedenini bir kadına sorarsan : Kesin kudurmuştur!..
Hani insanız ya, herbirimizin irili ufaklı hayalleri var işte. Ben de düştüm çocukluktan kurtulur kurtulmaz birtanesinin peşine. Üstelik, gerçeğe yakın olması için de, isterken fazla yüksekten uçmadım. Ola ki gerçekleşir diye.
Yalvardım Tanrı'ya; ''- N'olur bana yakışıklı bir aşk nasip et ve ömürlük olsun.''. Ne zor bir istek, ve ulaşılmaz bir hayal olduğunu ise nice zaman sonra anladım.
Tanrı'nın "oku" emri bir Ümmi'yi en inanılmaz bir hızla - en açıklanamaz biçimde Ordinaryus Profesöre dönüştürüveriyor, ve, yine tek hecelik bir eşsiz kelime olan "Aşk" ise, insanın bütün varlığının içine, sığamaz sanılsa da, sanki, mağmanın ateşlerini tümüyle dolduruveriyor.
Ben de, eski bir tanıdığa "hiç olmadık bir zamanda ve hiç ummadık bir yerde rastlamış olmanın eşsiz sevincini yaşarcasına" yaşamak için "aşk'ı", çok yalvardım Tanrı'ya. Sanırım bana karşı sağırdı, karşıma "O" kadını hiç çıkarmadı…
Zaten var ya; adına sevgi - tutku - aşk ya da başka ne derseniz deyin, tümü kadınlar içindir. Erkeğe yaramaz bunlar. Onun cesaretini emer emer tükürür.
Çünki bu duygular, buharlı hamam ortamının insan bedenini pelteleştirdiği gibi, kalbi naif – yumuşak - direnci düşük hale getirir. Öyle bir ortamda da erkeğe çok lazım olan "cesaret" nasıl can bulur, varlığını nasıl olur da sürdürür?

Cesaret dedik de, işin aldatma ve boynuz takma kısmıysa tamamiyle fasa fiso, ucuz bahane.
İniver insan ruhunun derinliklerine göreceksin ki; insan Tanrı olmak istemez, Tanrı’ya sahip olmak – elinde tutmak ister.
Bu bağlamda; yasak aşkın "erkek kişisi", kocasının - sevgilisinin tam anlamıyla sahip olup da hüküm süremediği kadının yüreğini kendine kul - kendine köle etmiş olmanın hazzını sever.
Ayrılıklardan sonraysa, iki aşıktan birinin aklına düşüveren şu sorudan daha ürkütücü birbaşka soru yoktur :
"O benim yaşamımdaki herşeydi. Ya ben onun hayatındaki "herhangi birşey" idiysem?"
İşte ben, konu aşk olduğunda, bilinçaltımın dürtmesiyle de olsa belki, körkütük sarhoştum hayatım boyunca ve sana gelemedim bir türlü.
Öyle ki; geçen ilk taksi yetecekti. Sarhoştum ve o derece kendimde değildim ki, yanıbaşımdan geçiveren taksilere el edemedim. Ama, kalbimde kocaman bir sevda, dudağımda belli belirsiz bir türküyle vallahi hep sana gelmeyi bekledim.
Eskiden ne çok incitilmiştim ve aslında belki sarhoşluk da bahane!
O taksiye binmeyi "yürekten" isteyemedim...
Aşklarda, kadınlara karşı yapılan deliliğin gel - git durumları olur mu, yoksa derin ve emsalsiz duygu değişimlerinden mi kaynaklanırdı bilmem ama; cimcime ortamların en keyifli anlarında bile, yaptığı küçük bir ofsayt hareket veya sarfettiği iğneleyici - tahrik edici cümle, kalbimde derin bir nefretin uyanmasına sebep olurdu.
"Şu!" kadın için bunca yanmak da, böyle olduğunda, belki de boş ve gereksizdi!
Gözümde o saniyede "hiç"'e dönüşüveren şu aşağılık yaratığı iyi niyetler besleyerek düşünmemeli belki de en gerçeğinden acıtmak için güzelce dövmeli, ve cüretinin bedelini ağır ödetmeliydim. Kompleksli bir psikopat mıydım, bencil bir deli miydim?
Sahiden de çok hırpalarım kadınlarımı.
Öyle böyle değil, uzun süre hiçkimsenin dayanamayacağı şekilde eleştirir - tenkid eder - yerden yere vururum. Birçok "dişisel ofsayt" hareketlerindeyse düşmancasına hem de.
Ve ezbere bilirim ki çekip giden birçoğunun yanısıra (duygusal olarak), benimle kalan ve tek şart bile öne sürmeden beni sevmeye devam edenler, hayatımın "kadın" başlıklı pasajının parlayan 4 yıldızıdır. (1- FGCM, 2- FGCMx, 3- FGCMxx 4- "O")
Her ne kadar "hoyrat ve gelgeç tavırlarımla" kadınlarımı aşağıladığım düşünülse de birçok kez, onlara ve "yaratma - dünyaya getirme - doğurabilme" imtiyazlarına karşı, içimde, kıskançlıkla karışık saygı – imrenme - kendimden üstün görme her zaman olmuştur.
Hele de, dışarıdan birtakım müdahelelerle ve erkeksel girişime hiç ihtiyaç olmadan, dişi kurbağanın yumurtasından yavru elde edilebildiğini öğrendiğim, ve spermin yerinin doldurulabileceğine kanaat getirdiğimden beri, sokaklara dökülüp de avaz avaz "eşitlik" naraları atan kadınlara daha bir gönülden "yuh" çekiyorum...

Evet, agresiftir DoH ve "düşüncesizce yapılan hareketlere" verdiği tepkileri dik - keskin - talan edicidir. Ama bunun tersi durumlarda da kolu kanadı alabildiğine geniştir.
Öyle ki, kadınları, tüm şükran hislerini ona karşı, sonsuz bir teslimiyetle, kucağında "eminliğinden şüphe duymadan barınabilecekleri bir sığınak" edasını sürekli hisseder, ve başları o kucakta yumuşakça okşanırken, ruhları da manasız dargınlıkların tatsızlığından uzak, olabildiğince keyfeder...
Kadınlarıma karşı hissettiğim "tarifi zor duyguların" manasını yıllarca çözmeye çalıştım. Fakat ne tuhaftır ki, bir arpa boyu yol alamadım. Ulan şu 40 sayısı harbiden birçok sırrı barındırıyor sanırım.
Kırklarımda; aşk - sevgi - tutku vs. dedikleri şeylerin, karın ağrısı - kol kırılması - ayak burkulması - apandisit patlaması ayarındaki "hissi hastalıklar" olduğunu ve doktorun da - hemşirenin de - ameliyat veya kimyasal tedavisinin de adresinin "Maşuk" olduğunu yeni yeni anladım. DevilofHacker'ın da Tanrıgüdüsel olarak, her hastalanışından sonra, iyileştiği an, alelacele toparlanıp kendi kendisini taburcu edişlerine şapka çıkardım.
Onlarsa, yaşadığı terkedilişin ardından aşağı yukarı şu lakırdıyı yapardı DoH'a :"- Gönlüm artık birbaşkasına kapalı ve onun donmuş varlığında tek bir kıvılcım mevcut. Gün gelir yeniden ateşe dönüşür umuduyla bir köşede bekleyen bu yaşam kıvılcımının soluğuyla ısınıyor - nefes alıyor ve hem depresyona hem de ölüme direniyorum. İşte o kıvılcımın adı DoH!"…
Kadınları o ya da bu şekilde yaklaşık olarak böyle söyler, o da dinler ve gülümserdi.
Keşke (ona göre) acımasızca ardında bıraktığı şu kadın; belki kısa belki de uzun bir zaman diliminden sonra kendini sarıp sarmalayacak olan birbaşka erkeğin kucağındayken de bu lakırdıları edebilse ve DoH'un gidişlerinin kalıcı olduğunu bugünden sezebilseydi...
Peki kadınlarımın hiçbiri benden niye vazgeçemedi ve hayatımın biryerinde, ve özellikle de benim istediğim "zaman ve biçimde" neden yanımda oldu biliyor musunuz?
Söyleyeyim : En saçma an ve işlerimde bile sonuna kadar "farkındalık" ve bir o kadar da "kararlılık" hakimdi.
Bu ikisi, yeryüzündeki her dişinin kendini sunacağı erkekte olmasını isteyeceği başlıca iki kıymetti…
Her kadını, kendini DoH'a sunmadan önce, onun haline için için gülerek;
"- Yakışıklılıktan pek nasiplenmemiş ama, benzersiz bir kişilik ve envai çeşit kabiliyetlerle donatılmış şu adamın;
kendisinden başka lütufta bulunmayacak olan "diğer çekici ve başdöndürücü kadınlar" nazarında da "korkunç" yakıştırması yapılarak aşağılanacağını" düşünür, ve, kendi cömertliğine paylar çıkartırdı.
Ah bir bilebilseydi gerçeği, ah bir anlasaydı.
Çünki bu fikirlere, DoH'un sahip olduğu "mağrur ve donuk yüz hatları" yanısıra, "şeytanca soğukluklar barındıran bakışlarını" algılayamayarak kapılırdı...
Bunca "kadın ve aşk" ahkamından sonra derim ki;
Aşklara ve Masallara hep inandım.
Bunu söylediğimde, "- Çocuk musun sen yahu! Masallar gibi Aşklar da yalan! Uyan artık!" diyenlere de hiç inanmadım, muhattap almadım.
Sadece içimden;
hatta; "heybetinden içime bile sığdıramadığım büyüklükteki" şu soruyu sordum :
"- Hadi masallar uydurma diyelim, ama, kadın'a rağmen bile olsa; Aşk, Ya Varsa!? "...
***
![image[2].webp](https://static.wixstatic.com/media/27cf2b_4105ae96599f4594a1dbc6ab1d7f9fb4~mv2.webp/v1/fill/w_600,h_376,al_c,q_80,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/image%5B2%5D.webp)
ANNEM / AİLEM : Ne yazık ki DevilofHacker'ın (DoH) çalkantılı yaşamından en çok etkilenen Memo oldu. Çünki DoH herşeyin ötesinde her daim bira içerdi, sarhoştu.
Annesi evden gideli neredeyse 1 yıl olmuştu Mehmet'in, ve DoH bu sürenin ilk altı ayını kendini hepten içkiye vererek, Memo'dan mümkün olduğunca uzak durarak ve onun bakımını babaannesine devretmiş halde, sarhoş olarak geçirmişti. İlk karısından ayrılmaktan dolayı üzüldüğü için değil, Memo'ya tam "anne kucağı çağında" nasıl olup da layıkıyla bakabileceğini hesaplayıp durmak kasıyordu onu…
Sonraki zamanlardaysa, gece veya gündüz - ayık veya en sarhoş halinde bile onu ağlatmamak ve hiçbirşeyden mahrum bırakmamak adına "elinden gelen tüm gayreti" gösterdi.
Bazı geceler korkup yatağında ağlamaya başladığında, başı hareli bir meleğe dönüşen DoH, Memo'ya yetişir, sever – öper - ninni söyler ve uyutamazsa da sabahlara dek başında beklerdi.
Şeker ve çikolatalar biryana, sarhoşken gidip de beyin - paça karışık çorbasını içtiği lokantadan "haşlanıp terbiye edilmiş" kuzu beyni alır, lapa hale gelene dek ezer, zoraki de olsa oğluna yedirirdi.
Öyle ya, erkek evlat hem bedenen hem de aklen iyi gelişmeliydi ve "kuzu beyni püresi" bu işe katkı sağlamada birebirdi…
Fakat bazen, evet bazen arıza yapardı DoH.
Onun küçük bir çocuk olduğunu unutur, "bunalmışlığıyla!" bağırır - çağırır ve hırpalardı.
Sonradan bu gaddar haline kendisi de şaşardı ama ne yazık ki yapardı.
O masum ise; odada cüssesi kendinden büyük masa - çekyat - sehpa, ne bulursa arkasına saklanır, büzüşür, olabildiğince küçülür ve kendisini babacığına göstermemek için ne yapacağını bilemezdi :(.
Korkmaması imkansızdı, çünki DoH öfkelendiğinde, o şefkat ve sevgi yüklü adam gider, yerine öfke Tanrı'sı gelirdi sanki.
Öyle ki; bağırmaya başladığında var sesiyle, odanın camları bile zangır zangır eder,
Memo da "yağmurda sırılsıklam olmuş insan" misali titrerdi.
Bu anlar çok nadir olsa da, oğluma bile diğer insanlara davrandığım "resmiyet - acımasızlık - gaddarlıkla" yaklaşış sebebim psikopat oluşum değil, fakat belki, Memo'nun gözünde bazen öyle zannedilir.
Ah güzel oğluşum, ah bebeğim! Ben bilirim ki, sadece "iyi ve keyfe dokunan" yanlarını önüne sürüp de öğretirsem sana şu hayatı, kanatsız bir melek gibi yetişir, sonra da başına gelen "hiç olmayacak - umulmayacak felaketler" karşısında ezim ezim ezilirsin.
Oysa, yeryüzündeki kötülüklerin mümkün olan en çoğunu sana göstermeli, tamamen güzel niyetlerle atılmış bir adımın bile insanı her zaman güzelliklere götürmeyeceğini öğretmeli, sürekli hazır ve "istenmeyenlerle başedebilecek" hale çok çabuk getirmeliydim seni.
Umarım, "iyi" değil "adil" olup da "boktan dünyaya uyum sağlayabilecek" şekilde yetiştirdiğim için, birgün affedersin beni...

Mesela cezaevindeyken bazı günler sanki kanım çekiliyordu.
Çok sinsi bir kalp çarpıntısı ruhumu tehdit edip, onu, bedenimden sürmeye çalışıyordu. Akabinde o güzel yüzün geliyordu aklıma, gülümsüyordum. Sonra dört duvar kan tükürüyordu ellerime, ve senin doğum gününü lanet olası bir hücrede geçirdiğimin farkına varıp, "Kutlu olsun yeni yaşın canım oğlum. Yanında olamasam da seni çok seviyorum." diye söyleniyordum acı yüklü ve ıslık gibi bir sesle.
Ardından, ne yapacağımı şaşırdığım, o senin "lastik patlattığın" dönem gelirdi aklıma eğitimin konusunda.
Oysa daha bebekliğinden başlayıp, "itaat etmeyi" doğuştan bilmen gerektiğini ve Tanrı'yla birlikte içinde bulunduğumuz dünyanın bunu becerebileni, ve neye ya da kime eyvallah edeceğinin farkındalığıyla yaşayanı "baştacı" edeceğini dilime türkü etmiş oluşumdan, sana hep, bu yeteneği en iyi kullanabileceğin "askerlik" mesleğine yönlendirmeye, yine bunu da kendiliğinden isteyesin diye de "süsleyip överek" beynine işlemeye çalıştım.
Ne hikmetse başaramadım.
Tarih öğretmeni olacakmış benim oğlum, hay yarım akıllım :)…
Çok bilindik zamanlarda ve hiç ummadığım birinden duyuverdiğim bir kelime - kelimeler grubu, herbirşeyi depolamayı çoğu zaman kabullenen belleğimin öyle bir yerine kazınır ki, bunların da ortak özelliği; ciltler dolusu yazsan da "o kısacık ve sihirli" ifadenin yanında ancak "özet" sayılabilmesidir.
Niçin "büyük adam" olamadık konusunu ayaküstü konuşurken internetkafeci bir arkadaşımla, "- Parayı bulamadık biz Hasan. Çok zengin olamadık, çünki, ancak "baban kadar" olursun bu hayatta. Bazı istisnaları sayma" demişti.
Bir çağrışım vasıtasıyla her uyanışında bu sözlerin sarfedildiği hatıra, hemen oğlum gelir aklıma.
Dudaklarım mırıldanmaya bile cesaret edemez ama “bir avuç elem bir avuç mahzuniyet ve kaygı" yüklü gözlerim, yıldızı sönmüş ve kararmış bir sükutla haykırır tüm ruhuma;
"- Sen dışarıdan bakan SÖ.'ler nazarında "bilgisayar başında, elinde bira ve sigarasıyla" ömür tüketen bir zavallısın! Ya Memo'da ancak babası kadar olursa??? "...

İkinci eşim mi?
O bizi acıması olmayan gerçek bir şeytan sanıyor!
Hayatında olumlu bir değişim için kendini hazır hissedip "yeniden inşa edilmiş bir yaşama" kavuşmak adına, "mabet" bellediği DoH'un iç dünyasına giremediğini düşünüp, "kapıda bekleşen diğer rakipleriyle" kah kıyasıya dövüşüyor - kah onlarla dost olup çanaklarındaki yiyeceği paylaşıyor.
Ona şunu sormalı : "- Neden hala Mabedinin kapısındasın?".
Yanıt veremese de kendini ifade edemese de diliyle;
"Kalender - dert ve zevki aynı kefede tartabilen - hükmedebilirsen gönül ehli – olgun - dışı berbat ve sarhoş görünse de içi hoşgörü ve adalet dolu - gölgesi olunup peşisıra sürünülecek kadar da ışıklı ve kütle sahibi bir ruhu var onun", diye, bilinçaltında her an sayıkladığından emin olabiliriz.
Çok çile çektiği ve çok hakettiği için bir bebeği olsun istedim mesela onun. Olmadı, maya tutmadı yıllarca.
Sonrasında, taa cezaevindeyken "pembe oda" uygulaması başlayınca tam vaktidir dedim. "O kırklarında ama hala diri, ve biraz itina ile hamile kalabilir. Vücut sperm üretimi için en kaliteli yanlarını seçiyor olabilir gıdaların, ama, ben yine de son masturbasyonumu perşembe yapıp, son haftayı da mümkün olduğunca karavana yemeklerinden uzak ve organik beslenmeyle geçireyim. Fındık - yoğurt - salatalık - domatesi bol yiyeyim. Pazartesi de imalata girer, tohumlama işini hallederim" düşüncesiyle cuma - cumartesi - pazarımı geçirip, pazartesi DK.'yla biraraya geldim.
Çarşamba günü ise; tanınmış bir jinekoloğun "sperm kalitesi sorunu" yaşayan bir okuyucusuna gazeteden verdiği öğütleri okuyunca şok geçirdim.
Hamile kalımında; erkeğin sıkı ve organik beslenmesinin ardından, ne eksik ne fazla ve mutlaka 3 günlük "boşalma diyetinden" sonra "tohumlamada en kaliteli sonucun" alınacağını salık verişini hayretle okuyunca;
DK.'ya bir bebek verme fikri sonrası daha önce hiç duymadığım bir konuda da "nokta atışıyla" uygulanmış bir yöntemle ilgili derin tıbbi öngörünün - içgörünün, ve bu tip şeylerin beni "hayat boyu başarılı" yaptığını biraz daha tecrübe ettim.
Gazeteyi okuyunca şaşırmakla hata etmişim.
Ne bekliyordum ki; DoH'un melekelerini yok mu farzedecektim?..
İki evliliğimde de "aile bakımı ve ev işlerinde" profesyonel, ancak, "dişilik ve dolayısıyla da kişilik" sorunlarıyla dolu, yaşadığı ev sözkonusu olduğunda orayı bir kraliçe edasıyla çekip çeviren ve bana zerre kadar külfet yüklemeyen, ama, sözkonusu "iki metrelik yatak" olduğu an sadece uzanıp da, abartısız, "hazırolda" komut bekleyen kadınlara layık gördü beni Tanrı.
Ve akabinde diğer kadınlarımı eften püften sebeplerle de olsa karşıma çıkardı.
Fakat O'nu ve bana layık gördüğü şeyleri yargılamadım hiç.
Tanrı'yı yargılamak bana yakışmazdı.
"Evlilik ve Kadın" sözkonusu olduğunda son olarak şunu diyeceğim : Birşeyler yapmasam da sevilebileceğimi "annem" dışındaki birisi bana ispatladığında, söz veriyorum onu baştacı edeceğim!..
Zaten "evli çiftler ve uzun süredir sevgili olanlar" birbirinin törpüsüdür derim.
Seviştikten sonra ya da günlerce birbirlerine dokunmadıkları halde, odalarının "tahtı" olan yataklarının çarşafı sürekli kırışır. Düzeltilir, yine kullanılır, yine kırışır.
Çarşafın "zaman" denilen buldozerden aldığı pay "küçük bir ütü operasyonu" ile yokedilebilir ama o "kırışıklıklar" evli insanın yüzünde "geçen yıllarla orantılı derinliklerde" acımasızca sırıtır...

Gelelim DoH ve Annem'e.
Potansiyel bir suçlu ve profesyonel bir günahkar olduğumu ilk annem farketmiş olmalıydı diye düşünüyorum. Ve tüm annelerin de kendi yavruları için aynı farkındalığa aşağı yukarı aynı yaş dönemlerinde ulaşmaları gerekirdi. İlk anlar oldukça heyecan vericidir çünki. Bir aileye henüz dahil olan "yeni bir bebek".
Gözlerini göremesen de yumuk olduğundan, gözkapaklarının tümsekliğiyle varolduklarını hissettiğin, ve ellerinde on ayaklarında on parmak olduğunu görüp de "oh çok şükür, klasik bir seçim" diyerek rahatlayabildiğin, ilk intiba ve fiziksel kontrollerden sonraysa "herşeyi gerçekten bilindik şekillerdeyse" seni mutluluklara garkeden, ve %50 ihtimalle de geleceğin "kötü - katil - canavar - bencil" SÖ'lerden biri olma ihtimalini o an aklına bile getirmediğin "yeni bir bebek".
Ve annelerin, o masum ve misk kokulu bebekleri bir sabah uyanıp da kollarını boyunlarına doladığı an "yürekten kopup gelen katışıksız bir sevgiyle", artık onun "bebek" gibi kokmadığını, hatta, o yoğun ve sıradan kokuyla karşılaştığında, içine çekmeye doyamadığı eski "şekerimsi süt kokusu" arasında dağlar kadar fark olduğunu hissedip de, hayvani bir dürtüyle kendini biran olsun geriye çektiği refleks hareketinden sonra "ayaklarının suya ermiş" olması gerekirdi.
Ama hiçbir anne bir ömür yüzleşemez ki böyle birşeyle. Hiç hem de...
Bu olağan durum yetmezmiş gibi, yaramazlık yaptığımda ve aklım henüz ermeye başlamamışken, annemle babamın karşısında başım öne eğik vaziyette fırçamı yerken, iki ejderhanın alev saçan ağızlarına benzetirdim çemkiren suratlarını.
Birinin nefesi azıcık kesilecek oldu muydu diğeri soluklanıyor ve hemen devreye girip devam ediyordu sözümona "öğüt dolu haykırışlara" nöbetleşe.
Çoğu zaman da bu tip bir çabaya bile gerek duymaz, direk döverlerdi. Hem de ne dövme.
Geleceğin katilinin aklını alır, şiddetsever olmasına ve psikopatlaştırmaya katkıyı sürdürürlerdi...
***

AHKAMLARA SONSÖZ : Şu ana kadar anlattığım İnsanoğlu - Fakirlik - Alkol - Kadınlar - Cezaevi ve Aile hakkında çok daha detaylı şeyler bulacaksınız kitapta. Tabii ki bir Hacker'in kurbanlarıyla yaşadıklarının arasına serpiştirilmiş olarak.
Agresif – saldırgan - şiddet bağımlısı olduğumu söyler dururlar.
Söylerler de "acaba neden?" demezler.
Bazen de "sevgi şelalesi" olup aktığımı veya "şefkat abidesi" bile sayılabileceğimi iddia ederler. Ederler de "acaba neden?" demezler…
Bilirsiniz ki; hangi din'e mensup olursa olsun, inançlı bir insan dininin gereklerinden ayrılmadan yaşadığı zaman, gününün her dakikasında; cezalandırıcı - yapılan yanlış dolayısıyla zulmedici - helak edici, /ve/ , koruyup kollayıcı – affedici - şefkatli bir Tanrı arasında gidip gelip, iki taraflı bir "durumlar silsilesi" ile karşı karşıya kalır.
Ben de; çoğu zaman, uçsuz bucaksız komplekslerle donatılmış ve birbirine tersyüz olmuş duyguların orjini olan ruhumla sohbet etmek isterim. Hiç tınmaz!
Öfkeden birbirine geçmiş dişlerimi binbir güçlükle ayırır, egoma seslenirim.
Oralı olmaz!
Tüm sesli girişimlerim boşa çıkınca, kılıcı kalkanı kuşanır da "gece karası vicdanıma" ya Allah nidalarım eşliğinde saldırır ve yerle bir etmek isterim.
Sonuç yine hüsrandır!
Hezimete uğrar yenik düşerim.
Korkarım ki bir Tanrı olmayı asla beceremeyeceğim.
Taklit etmektense hiç vazgeçmeyeceğim...
Farkındalık, hele "insanüstü farkındalık" çok yorucu birşey.
Çünki, "oyun kuralına uygun olsun" diye, yapmaman gerekeni bile yaparsın, ve kendini çarkların arasına balıklama atarsın. Birine, hatası ya da iticiliği yüzünden fenalık edeceksem, daha önce işlediğim günahlarım ve kan bulaşmış geçmişim hep gözümün önünde, beynimin terkisindedir.
Ve bilirim ki, kötü bir olay da kötü olayı takip eder.
Ve yine bilirim ki, bu saatten sonra ne vicdanımı temizleyip rahatlayabilirim ne de maziyi silebilirim.
Binlerce "iyilik ve sevap" yüklü tavır, bana, ne şeref ve onurumu ne de namusumu geri verebilir.
Eh, o halde, aynı alçak insan DevilofHacker (DoH) olarak kötülükler edebilir - yeni kurbanlar edinebilir - burnumun dikine gidebilirim.
Nasılsa biri de bir bini de bir…
Adam olmam mı?
Derim ki bu noktada adamlıkla ilgili olarak;
küçücük bir çocukken "askere gitme zamanım için", "ohoo, bilmem kaç sene var daha" gibisinden laflar ederdim.
Sonraları büyüdükçe iş, bir adam - bir erkek olmanın gününü hesaplamaya döndü.
Ben bunun için de çok vaktim olduğunu sanıyordum.
Yaş kırklara geldiğinde anladım ki, yokmuş.
O zaman da içinden çakamadığım tek hesap şuymuş aslında :
"İp mi kısa, kuyu mu derin?".
Anlayacağınız bu bağlamda çaktım matematikten ve, birdaha da dünyaya, bu hesaplar kumpanyasına zor gelirim…
"- Peki mutlaka DevilofHacker olmalı mıydın, başka bir yol bulamaz mıydın?" derseniz;

Hayır!
Çünki yöntemlerim korku saldığı kadar yapıcı ve eşsizdir de.
Bu da kurbanlarımın bana "gayr-i ihtiyari de olsa" hayranlığını sağlar.
Korku zaten bir sihirdir ve insanı da diri - uyanık tutar.
"Saf bir iyilik" metodunu da tercih edebilirdim.
Fakat o zaman ben eksilir - değişir - tükenirdim.
Çünki iyilikler kısa süre sonra ruha "muhteşem ve insanüstü" olduğunu haykırır.
Fakat kötülük yapıp duran DoH, en olmaz ihtimalle,
Sıradan Ölümlü'lerin (SÖ.) bulunduğu saftadır...
Kitabı okudukça, sayfalar ilerledikçe;
DoH'un yıllarca kendi kendine konuşmuş, ve hangi mertebede budalalıklar içerirse içersin, bütün hareket ve hallerine hayran - kendini beğenmiş bir şizofren olduğuna mı kanaat getirmeye başladınız?
Demek ki farkında olsanız da olmasanız da anlattıklarımdan birşeyler öğreniyorsunuz.
Ama bilin ki; her insan bir dönem boyunca da olsa öğretmenine muhalefet etmeden onun mertebesine - yüksekliğine yaklaşamaz.
Size tavsiyemse; şu an absürt veya sürreal fikir ve saplantılı düşüncelerden oluştuğuna inandığınız, ama, belki de para vererek aldığınız şu kitabı "sonuna kadar okumak" işkencesine katlanmayı, yani sabretmeyi, bundan sonraki her işinizde alışkanlık haline getirin ve DoH'a da teşekkür edin.
Çünki siz ne derseniz deyin, bu kitap size, diğer insanlarda rastlayamayacağınız bir "dostluk ve canayakınlıkla" ilgi gösteriyor olacak aslında.
Çoğunun düştüğü hataya düşüp de "araç"'tan zevk almaya çalışmayın, ve herbir cümlenin size fısıldadığı "amaç'ları " farkedin. Bu da, dünyadaki en zor şeydir, deneyin.
Ah, keşke DevilofHacker'dan (DoH) birden fazla olsaydı dünya üzerinde, ve bazı DoH'ların uçuk olan neyi varsa sabırla görüp - değerlendirip - katlanıp, diğer DoH'ların "neyi neden?" yaptığını o zaman belki azıcık da olsa anlardınız.
Çünki bilimdeki birçok şey, ancak ve ancak "kıyas metodu" uygulanabildiğinde sağlıklı ve kesin sonuçlara götürebilir…
DevilofHacker'ın (DoH), en ütopik ve bir o kadar da absürt söylemi; diğer insanları "Sıradan Ölümlü (SÖ.)" diye tarifleyerek, kendini ölümsüz veya onlardan çok bariz şekilde "farklı bir ölümlü" kefesine koyuşudur.
Birgün ölecek oluşu ilkini silip atarken, ikinci şıkkın doğru değerlemesi için tek bir şey yeterlidir : Normal insanların kendi ömürlerinin uzunluğu hakkında en ufak bir "bilgi ve tespiti" olamaz iken, DoH ne zaman öleceğini bilir ve kitabın birkaç yerinde de o ölüm anından bahsedilir.
Sıradan Ölümlüler (SÖ) böyle bir bilgiye sahip olsalardı kendi adlarına, kimbilir, belki de, o an olduklarından çok daha çılgın hayatlar yaşarlardı.
Çünki onların tamamını "sistemliliğe ve ölçülü bir yaşam sürmeye" iten yegane şey, ne zaman öleceklerine dair bilgiden yoksun oluşlarıydı. Belki de o bilgi ellerinde olsa, hepsinin aklını alır, delirtirdi.
İşte DoH'u farklı kılan şey, o bilgiye sahipken bile, evrenin bütününe "renkler - zevkler - dehşetlerden ibaret bir alem" gözüyle bakıp, hiçbirşeyi zerre kadar ciddiye almamaktı. Kendi ölümü bile, pantalonunun cebinde sürekli taşıyıp da, arada eline alarak stres attığı küçücük bir oyuncaktı…
Yaptığı bunca kötülüğe(!) ve olabildiğince acımasızlıkla attığı adımlara bakılırsa da, DoH'un, ulaşabildiği Sıradan Ölümlüleri (SÖ) "en acı tecrübelerle karşı karşıya bırakarak da olsa" uyandırmak yerine, kök söktürmesi – süründürmesi - rezil rüsvay etmesi umulur.
En kötü ihtimalle de, herbirini kendine, ayrı ayrı amaçlar için tamamen köle yapması düşünülür.
Oysa O, daha bu yolun en başında, tüm insanlığı, bütün salaklık ve sapkınlıklarına rağmen bağışlamış, ve belki de sevmiş, belki de tarifi imkansız biçimde acımıştır.
Buna sebep de, her insanı dış dünyanın organik saldırılarından koruyan derisi gibi, ruhlarını da çevreleyip saran bir "soyut derinin" olduğunu düşünmesi, ve o derinin altındaki mükemmel sistemleri bir bir keşfetmek isteyişi, ve yaratanın hatrına da oradaki marazları tedavi etmek maksadını taşımasıdır…
Yaparken keyif aldığı anlaşılan sözkonusu kötülüklerin(!) "gerçek kötülükler" olduğu çağları da vardı DevilofHacker'in (DoH).
Yakın komşuları ve mahalle esnafı dahil herkes onun sağır olduğu konusunda hemfikirdiler mesela küçük bir çocukken.
Çünki hemen hemen hepsi ona seslendiklerinde duyuramıyorlardı. Sağır değildi fakat, duymak ya da yüzleşmek istemediği şeyleri gözardı edebilecek olgunlukta, beş yaşındaki bir oğlan çocuğuydu. (5 / 40 / 55 yaşların da "sırlı yaşlar" olduğunu belirteyim bu arada).
Dış dünyayla arasına "görünmeyen bir duvarı" hemen örebilen, ve o dünyanın rahatsız edici etkenlerinden kendini yalıtabilen karakterdeydi. Fakat, mesela, annesinin yaklaştığını hemen sezerdi ve salondan gelen ayak sesinin ona ait olduğunu – tıklatışından, kapının önünde onun durduğunu bilir – hatta evin bahçesindeki hayvan damından ulaşan “kuzu boku kürüme” sesinden bile küreği babasının veya birbaşkasının değil de annesinin kullandığını anlayabilirdi.
Yalnızken oyalanabilecek çok şeyler bulabiliyordu ve o yalnızlıklardan da hoşnuttu.
Bahçe onu en mutlu eden yerdi.
Çoğu zaman da karıncaları gözlemlerdi. Bıkmadan usanmadan onları ve hareketlerini izler, yuvalarını yeniden ve ne kadar sürede inşa edebileceklerini merak edip bozar, eline aldığı kibritle bazı karıncaları yakar ve acı çekişlerini izlerdi. Bazısının tek bazısının da birden fazla bacak veya antenlerini koparır, ne tepki verdiklerini belleğine kazırdı.
En çok da, annesi onu ansızın çağırdığında, onlarcasının üstüne basar ve ölürken çıtırdayışlarını dinlerdi.
Acı - kötülük - ölüm - haram - günah sıfatlarını henüz bilmiyordu ama bu yaptıklarından keyif alıyordu. Sadece 5 yaşındaydı ve mutluydu…
Büyüdükçe, derin ve daldan dala düşünceler eşliğinde kendini sürekli yargılar, muhasebe eder, ve dün - gün - yarına ait "olmuş ve olası yaşanmışlıklara dair" bilançolar çıkarırdı.
Bütün sosyal olaylarda ne kadar değişken olduğu sonucuna varırdı.
Sonra da kişilikleri ve tarzları oturmuş olanlara gıpta etme ihtiyacı duyardı.
Öyle ya; yüz insandan doksandokuzu tehlike anında frene olanca gücüyle basıp durdurmaya çalışacakken bir arabayı, sadece DoH tüttürdüğü ıslığı bile kesintiye uğratmadan, "ya olağanüstü birşey olur da kazadan sıyrılırsam" şeklindeki, saniyenin binde biri sayılabilecek zaman diliminde beyninde oluşan düşünceler demetiyle frene hamle yapmayabilir, hatta kazadan kurtulabilirdi.
Ve bu halleri de kesinlikle değişkendi.
Lise arkadaşı ve kankası İzzet Yasin'e konuyu açtığında, ondan, " - Senin kişiliğin yok. Kişiliksiz kişisin sen. "Her" kişilik sen, "hiç" kişilik yine sen. Ve bu da bir ayrıcalık!" gibisinden sözler işittiğinde Altıeylül pasajının altındaki bir kafede İzzet Yasin ve onun sevgilisi Arzu ile birlikte çaylarını yudumlarken;
"saçmaladı yahu!" diye düşünmüştü belki ama, şimdilerde, daha bir analitik bakabiliyor olaya.
Evet, DevilofHacker, şiirimsilikten küfürselliğe saniyenin milyonda biri kadar süre içinde değişebilen zihin sıçrayışına, zihinsel kişilik bolluğuna sahipti.

Ve bütün bunlar ışığında kendini; "- Sıradışı bir arızayım ben. Hem eli kanlı katil, hem tutucu bir Epikür’yen, üstelik de Aristokrat!" şeklinde tanımlardı...
Maceralarından sadece 60 kadarını okuyacağınız ve onların benzeri olarak binlercesini yaşamış olan DevilofHacker; bütün o yıllar boyunca yalnızca doğru bildiklerini yaptı, ihtiyacı olduğuna inandıklarını hackledi.
"Vicdan sahibim, Acı öğretmenim, Adalet Tanrım" düsturu da dilindeydi…
Dünya zaten karmakarışık biryer, bilirsiniz.
Hemen hemen herşeyde "ahlaki netlik" eksikliği varken, DoH'u ve yaptıklarını yargılama cüretini gösterebilenler, mesela, kedilerle köpeklerin bile doğ-a-mamış bebeklerden daha çok hakları olduğunu;
doğup da birkaç saat yaşayabilen ama tümüyle hastalıklı bir insan yavrusunun dahi kürtaj ile değil de doğal yollardan ölmesi gerektiğini ne düşünür ne de savunurlar…
Durum o ki; DevilofHacker bir kaos olsa da, sağduyusu ve yapıcılığı da vardır aynı zamanda.
Kitabı okuyup yaptıklarını öğrendikçe, keseceğiniz ahkamları ve kendinizce vereceğiniz hükümleri; "DoH yıllarca işbaşındayken yakalayıp da direk kendisine iletseydiniz ya madem?". diyebilirim. :D..
Sağduyulu da olsa bir kaosu reddetmek acizliğini gösterebilirsiniz, ama, ikaz etmeyenin suçlama hakkının da olmadığını hiç mi hiç aklınızdan çıkarmayın…
Velhasıl; ben hepsine ulaştım, ve sizin de bütün, (ütopik de olsa), "ideallerinizin" gerçekleştiği bir dünyaya kavuşmanız temennilerimle, iyi okumalar…
***
Kitabı Cezaevinde yazdım. Anlattıklarım tümüyle gerçek ve kendi hayatım...
"İyi bir hacker'ı herkes bilir. Ya yakalanmıştır, ya da kendisi bilinmek istemiştirve çıkar demeç verir medyaya. Mükemmel hacker'ı ise hiç kimse..." cümlesi size ne anlatıyor bilinmez ama;
DeViLofHaCKeR isimli Beyaz Şapkalı HaCKer, NSA'da (Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi) bir binbaşıyı istifa ettirecek kadar iyiydi, onların güvenlik duvarlarını aşarak sistemlerinde cirit atmıştı.
Sıradan kullanıcıların hayatlarına dalışı bir elmaya ısırık atmaktan öteye gitmemiştir...
***
***
***
DeviLofHaCKeR'ın hikayesi bitti,
ama,
aşağı doğru
kaydırmaya devam edin,
ve,
yeni sürprizlere hazır olun...

Yeni başladım okumaya, güzele benziyor.